31 Mayıs 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 197 - YÜCELMEK VE ALÇALMAK

- İnsanı alçaltan nedir? alçak kimdir?

Bizim kullandığımız tâbirde alçak, büyüklerin zıddıdır. Cenâb-ı Hak bizi malâyâniden uzak etsin, bu bir sohbettir; Büyüklerin yolunu tutan selâmettedir. Küçüklerin yâni küçük dediğimizde alçakların mânâsıdır, küçüklerin değil. Alçakların yolu şekâvet yoludur. İnsanı alçaltır. Büyükler var, alçaklar var. Büyüklerin yolunu tutan selâmetle hem bu dünyada hem de âhirette kurtulur. Alçakların yolunu tutan ne bu dünyada ne de âhirette hayır eder.

- Büyüklenen ne sebeple büyük oldu? alçak olan ne sebeple alçak oldu?

Birisi büyüklük yoluna girdi büyüdü. Birisi alçaklık yoluna girdi alçaldı, orada çok mühim olan bir nokta var. İnsanı yükselten nedir, insanı alçaltan nedir bilmen lâzım. Bilmediğinde, arabaya binmiş ve ne tarafa gideceğini bilmeyen sersem bir herife benzer. Bu hayat bir defâdır. Bize takdim olunan hayat bir defâ takdim olunur, ikinci defâ takdim olunmaz. Onu için dünyada alçalan insanlar kıyâmet vakti feryat edecekler:

“Ey Rabbimiz, bizi tekrar geri döndür, bu alçakların yolunu tutmayalım, biz alçak olmayalım. Senin yücelttiğin, büyüttüğün şereflendirdiğin ve sevdiğin kulların yoluna girelim ki; biz de şeref bulalım. Nitekim onlar bugün senin yanında şeref buldu, yükseldi senin yanında kadir kıymetleri oldu. Döndür bizi, bize bir şans daha ver!”

Bunun üzerine hitap gelir ki;

“Hayır! O şans size bir defâ verildi, iki defâ olmaz. Çünkü siz öyle bir yol tuttunuz ki, bir defa değil yüz bir defâ döndürsem siz gene bu alçaklık yoluna gireceksiniz!”

- Acaba insanı parası yüceltir, yükseltir ve büyütür mü? Milletvekili olmak, bakan olmak, başbakan olmak, cumhur reisi olmak yüceltir mi?

Bu zamanın insanı, insanı yükselten sebebi para ve servet sayıyor. Her kim zengin ise kendini yükseldi zannediyor, her kim omzuna yıldızları takıp rütbesi artarsa yükseldiğini zannediyor. O zan bir zamana kadar devam eder ancak o omzuna yıldızları takan kimseye bir gün;

- Senin vazîfen şimdi tamam oldu, bu elbiseleri giymeye artık bundan sonra sana izin yok.

Dendiğinde o rütbeleri ağlayarak çıkaracak. Neden? Ertesi gün olduğunda ona kimsenin selâm vereceği yok, emret paşam! diyecek yok, bitti.

- Ben bey, paşa değil miydim be?

- Beyliğin paşalığın bu esvaplaydı!

Lâkin gafil insan hâlâ dünyadaki rütbelerin veya malın mülkün onu yükselttiğini zanneder. İnsanları gururlandıran ve aldatan iki şey vardır:

1 – Rütbe,

2 – Para.

Rütbe elden gitti mi o adam sıfırlandı. Güm! diye aşağıya düştü. Servet sâhibinin elindeki serveti bitince ki, şimdikilerin çoğuna iflâs geliyor, bitti sıfırlandı. Bitmese bile o servet insana hakîki yükseklik getirmez.

Omzundaki kılıçlar, taçlar ve yıldızlar isterse kuyruklu olsun, yıldızın yerine ay, ayın yerine güneş koysan da neticesi yoktur. Onlar omzundan ceketi aldı mı, oldun âciz insan. Yâni hiç. Bu ibrete alınacak meseledir.

Dünya ehli yüksekliği parayla,malla, rütbeyle ölçer. Paran var, zenginsin, yükseksin. Kılıcın var, göğsünde ve omzunda nişanların var, üzerinde resmi kıyâfetin varsa insanlar bu kendisine üstünlük veriyor zanneder.

- Büyüklük nedir?

Büyük Allah’tır. İnsanın büyüklüğü Allah’la beraber olmasıdır. Allah’la olmak demek Allah’a tabi olmak demektir. Bunlar öğrenilecek ve öğretilecek meselelerdir. Zenginlik büyüklük sebebi olsa Yahudilerin hepsi büyük sayılacaktı. Onların kadar kafası dünyaya çalışan adam yok. Zenginlikte onlara yetişecek kimse yok.

Bazı gazetelerde en zenginlerin listesi çıkar, öbürlerini zeflemek (Dalga geçmek, taşak geçmek) için koyarlar. Çünkü listenin en başındaki en zenginini, Yahudilerin en aşağısı geçer. Onların hepsi parayla yüklüdür. Bırakın gazeteler ve mecmuaları, Yahudilerin milyoner zenginleri ansiklopedilere bile sığmaz. Sayamazsın, onun için oraya adlarını hiç koymazlar. Meselâ: Brunei sultanı zengindir, İngiliz kraliçesinin bu kadar parası vardır, Robert Taylor un bu kadar, Margaritanın şu kadar, film yıldızının şu kadar, antenler (yâni mankenler) gecede bu kadar milyar para alıyor diyorlar...

Büyüdüler mi? Zengin çok, hele Yahudilerinki hesâba gelmez. Yahudilerin en fakiri o listenin en çok parası olan en zenginin ismini duyduğunda güler. Her Yahudi’nin evinde bir mahzen vardır. Onların dâima giyip gezdikleri siyah sakkoları vardır eğer o esvabı kazana atıp kaynatsan 1 litre yağ çıkar, değiştirmezler. Yiyemezler ve yediremezler. Yükseklik, büyüklük onlarda yoktur. Yahudiler kendilerini, bilhassa servetlerini çok gizler ve onlar dâima fukara görünmeyi severler.

20. asırda yükseklik-alçaklık diye düşünen adam kalmamış, ne düşünüyorlar, ne arıyorlar, ne soruyorlar. İnsan insanı takdir ettiği derecede insandır ve tabî insanı takdir ederken insanı yücelten vasıflarıyla insanı takdir etmektir. Takdir olunacak insan, yüksek meziyet sahibi olan insanlardır yâni yüksek insanlık vasıflarını taşıyan kimselerdir. Bunlar hakîki insan rütbesinden takdir olunan kimselerdir, dünyada da takdir olunanlara âhirette de takdir vardır. O vasıflar insanları yükseltir.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

27 Mayıs 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 196 - AHİRET BANKASI

Hacı Eyüp hurma kesti ve bir kutu hayır yaptı. Çekirdekli olan hurma makbûldür. Aşk ve şevk taşıtan insan mânâsındadır ki o tohumu eksen ağaç olur, ağaçlar, bağlar bahçeler olur. O tohum çekirdeği ilâhi aşk ile doludur. O aşk olmasa açılmaz. Tohumlar o aşk ile açılır, Allah’ın muhabbeti onları besler. Onlar Allah’a olan muhabbetle açılır ama onların vazîfeleri bu kadardır ya senin? Nerde açılan muhabbetinin gülü gülîstânı nerdedir? Nereye sakladın? Yok! ekmemişsin.

Âhiret evlâtları âhiretindir. Dünya evlâtları yani dünyayı sevenler, onlar dünyaya yatırım yapmış, muhabbetlerini dünya için yatırmışlardır. Sağlam banka diye yatırmış ama o çürük çıktı. Dünyadan çıkarken banka battı, sende battın. Ama âhiret bankasına yatıranın batması yoktur, âhiret’in bankası batmaz.

Muhabbet, sermâyemizdir. O sermâyeyi artırmaya bak. O bir parça verince sen de bir parça artır. Bir parça artırırsan Cenâb-ı Hak senin artırdığından en az on misliyle artırır. On misliyle artırsan gene Cenâb-ı Hak lütfu keremiyle on defâ daha artırır, yüz misline çıkarır. Allah(c.c.) ile alışveriş eden çok kârlıdır;

1 - Bir verirsin 10 verir,

2 - Bir verirsin 70 verir,

3 - Bir verirsin 700 alırsın,

4 - Bir verirsin bî gayrihisap (hesapsız) alırsın.

Hangi şartlarla nasıl yatıracaksan yatır, o batmayan bankadır.

- Senin arayacağın nedir?

Sana âhiret sevgisini, peygamber sevgisini, âhirete âit olanların sevgisini, Allah muhabbet ve sevgisini verecek kimseyi aramalısın.

“ilim Çin’de bile olsa gidip arayınız”

Açıklaması; Sana muhabbet dersi verecek muhabbeti ilminden sana açacak kimseyi Çin’de de olsa ara bul! Çin denilen yer dünyanın öbür ucuydu, oraya git al demek istiyor, yoksa, tarih, coğrafya, mühendislik, hekimlik veyâ avukatlık okumaya göndermiyor. Öyle dediği vakitte;

“Sana ilâhi muhabbetten aşılayacak ve verecek kimseleri ara” :

Git, onlar sana ilim verir. Âhiret ehli kimseleri gidip aramalı, bilgiyi almalısın. Buna dikkat etmek lâzımdır, bu şans bize bir defâ verilir. Bu kadar mahlûkatın içerisinde bu bize büyük ikrâmiye gibi çıktı. Cenâb-ı Allah peygamberimize söylüyor:

“Söyle onlara istediklerini sevsinler ama bilsinler ki ayrılacaklardır!”

Kendisinden ayrılmayacağa muhabbetini verirse, o muhabbet tamamdır. İnsana sevdiğini yitirmekten ve kaybetmekten daha ağır gelen bir azap yoktur. Onun için seveceğini bil ve sevgin Allah(c.c.) için olsun.

Cenâb- ı Hak o sevgiyi kabul eder ve seni kendi kulluğuna çağırır. Kendi huzurunda cennetlerini de, cemâlini de gösterir. Dikkat et! elinden fırsat gitmeden Allah’ın muhabbetini ara. Aramazsan sen bilirsin.


Dua: Mutlak sultan Allah’tır, O’nun kulları ve Habîbullahın ümmetleri olduğumuza, evliyâlara muhabbet ettiğimize şükür secdeleri edelim. Allah(c.c.) dünyevî ve uhrevî fazîhattan, her türlü derdî ittikâdan bu mübârek ay hürmetine hepimizi çoluk çocuğumuzu ahvâlimizi, ihvânımızı muhafaza eylesin.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

25 Mayıs 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 195 - İLAHİ MUHABBET

Yunus’a sormuşlar;

- Biz canlı değil miyiz?

- Atların eşeklerin canlılığını söyleme bana, hayvan canlılığını istemiyorum, demiş.

Hayvan canlılığı dünyada hepsinde var ama öldüğü vakitte biter, tükenir, atılır. Hayvan gibi seven adam hayvan sınıfındadır

- Hayvanların sevdiği nedir?

Yemek, içmek, gezmek ve tozmaktır. Hâsılı kelâm, dünyada yemenin, içmenin, giyimin, kuşamın,arabaların, atların, şunların bunların sevgisiyle yaşayan insan o da hayvan sınıfındadır. O sevgi aslî sevgi değil, hayvanlar sınıfındaki sevgidir. O dünyadan giderken bitirdi, verdi, dağıttı. Sevdikleri o tarafta kaldı. Bu tarafta olana sevgiyi verseydi, dünyada görülmemiş karşılama olacaktı.

Allah’a karşı muhabbeti olan adam ebediyetin mührünü almıştır. Ebedîlerden diye mühürlenir öyle geçer. Seni ebedî kılan Rabbine olan sevgindir. Rabbinle berâber olan peygamberine sevgindir. O tarafta bulacaksın. Peygamberine bağlı olan evliyâların sevgisidir. O tarafa gittiğinde evliyâları da bulacaksın. Burada da o tarafta da onlara olan muhabbetin kesilmez. Onun için dünyadaki boş şeylere muhabbetini veren, dağıtan ve tüketen adam toplayamadan öbür tarafa gider.

“Söyle habîbim, senin ümmetlerine bildir ki; istediklerini sevebilirler lâkin bilsinler ki, o sevdiklerinden ayrılacaklardır”

Yâni dünyadan ne sevdiyse ölüm ânında bitirir. Ayrıldı bitti artık. Allah’a Resulüne ve evliyâsına muhabbet vermediysen sıfırlanmışsın. Verdiysen orada öyle bir karşılanma olacak ki dünyada öyle bir saltanat görülmez, görülemez, görülmemiş ve görülmeyecektir. Öyle bir saltanatla karşılanacak ki;

“İşte Allah’ı seven bir kul; Allah’ın kendisine verdiği sevgiyi Allah’a veren kul geliyor ne yüce kulluk! Ne kadar dehşetli güzel yüksek rütbe! işte muhabbetini dağıtmadan Allah’ı seven kul geliyor,”

Diye çağrılır. Sevgisini Allah’a veren dendiğinde, peygamberin evliyâların muhabbeti içerisindedir, çünkü ne peygamberler ne evliyâlar dünyadan sayılmaz. Onlara: emnâül âhıra derler, İnsanlar iki sınıftır;

1 – Emnâ üd dünya: dünyanın çocukları,

2 – Emnâ ül âhira: âhiretin çocukları.

Sen bak, kendini dünyayla beraber dünyanın çocuklarıyla yazdıysan, dünya batacak seninki de bitecek. Sen bu dünyada âhiretin çocuklarındansan korkma. Sen makbûlsün.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 194 - GERÇEK SEVGİ

Peygamberi sevenlere de Cenâb-ı Hakk’ın melâikesi salâ tu selâm eder. Efendimizi sevenleri sayanları Allah sayar ve sever. Efendimize saygısı ve sevgisi olmayanları Cenabı Hak sevmez.

- Peygamberi en çok seven kimdir?

En çok onun sünnetini tutandır. Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini kim daha ziyâde tutarsa, o kadar efendimizi seviyor demektir. Her kim Efendimizin sünnetini daha ziyâde tutarsa ve yaparsa o kimseyi de Efendimiz(s.a.v.) seviyor. Peygambere sevgili olanlar kurtulmuştur. Peygamberi sevmeyenler için bizim bir tâbirimiz var:

“Ağzıyla kuş tutsa cennete giremez.”

Yahudiler: Lâilâheillallah Mûsa Resullûllah der, Muhammed un Resullûllah demedikleri için cennete giremezler. Efendimizi sevmeyen, Efendimizin peygamberliğini zâten kabul etmeyenlerdir. Efendimizi seven peygamberliğini kabul etmiş demektir.

- Sevmeden Muhammed ur Resullûllah demek makbûl mü?

Sevmeyen adam demez zâten. Muhammed ün Resullûllah diyen kimse elbette ki Efendimizi seviyor demektir. Onun için Cenâb-ı Hakk’a şükredelim, belki Muhammed ur Resullûllah diyemeyen milyarlarca insan var. O çok insanların dışında, bugün sayıları belki 1.5 milyarı geçen Müslümanlar Lâilâhe illallah Muhammed ur Resullûllah derler. Allah onun muhabbetini Efendimizin sevgisini kalplerimizde sabit kılsın.

Muhammed(s.a.v.) arabaya benzin gibidir, benzinsiz araba yürümez. Muhammedsiz bir kimsede din yolunda yürüyemez. Sevgiyle yürür. Zorla yürüyen (hâşâ) hayvandır, insanın hayvandan ayırt eden sevgisidir. Onun için zoraki iş yok, her şey sevgiyledir. Cenâb-ı Hak emir buyurdu;

“Her kim îman edecekse sevgiyle îman etsin”

Zorla inanan kimsenin inancı olamaz. Hiçbir sûretle zorla inanan kimse Allah’ın yanında makbûl değildir. Muhabbetle îman makbûldür. Îmanı geliştiren muhabbettir. Bir kalp var insanın iki kalbi olsa biriyle Allah’ı sever, biriyle dünyayı sever. Cenâb-ı Hak şerik yâni ortak kabul etmez. Şimdi sen;

- Ben Allah’a şerik koşmuyorum!

Doğru, sözünle şerik koşmazsın, sevgi meselesinde nasılsın? Muhabbette? Muhabbeti yalnız Allah’a mı tahsis ettin yoksa dünyaya da sevgin var mıdır?

- Dünyamızı da seviyoruz yahu.

- Haaa demek dünyayı sen Allah’a şerik ettin!

Muhabbet sırf Allah içindir, sen dünyaya da muhabbet verdin. Sevgini ikiye taksim ettin ve bütün muhabbetini Allah’a vermedin. Allah’ın sevgilisi, Cenâb-ı Hakk’ın tek sevgilisi; Habîbullah ...

Peygamberin sevgisi Allah’ın sevgisindendir. Bir kimse Allah’ı sevmeden peygamberi sevmeye yol bulamaz. Allah’ı sevdiği vakitte peygambere olan muhabbetle sevecektir, peygamberin muhabbetiyle Allah’ın sevgisine ulaşacaktır. Allah peygamberi sevdiğinden dolayı, onun sevgisiyle biz peygamberi seviyoruz ve peygambere olan sevgimiz Allah’a olan sevgimize bize delil oluyor. Onunla gidiyor yâni peygamber sevgisiyle. Peygamberin Cenâb-ı Hak’tan ayrılığı gayrılığı yok. Cenâb-ı Allah “ey habîbim” diyor, Cebrâil a.s.’ı gönderip Efendimiz(s.a.v.)’e bildiriyor.

“Ben kullarıma sevmek hasletini verdim”

Yâni; insan sever bazı insanda sevmez. Her şeyi seven insan; insan-ı kâmildir. Onun dışında herkes bütün insanlara kalbindeki derecesine göre muhabbet taşır.

Hitap: bütün insanlara haber ver ki; bu hayatta istediği şeyi sevebilir;

1 - Kadınlardan kızlardan sevebilir,

2 - Oğullardan evlâtlardan sevebilir,

3 - Ana-babayı sevebilir,

4 - Kardeşlerini akrabalarını sevebilir,

5 - Mal sevebilir,

6 - İşini gücünü sevebilir,

7 - Hatta arabasını, kolundaki saatini,

8 - Evini, köyünü, torununu sevebilir.

Hâsılı kelâm dünya metâından bir şey sever, sevsin lâkin şunu bilsin ki, o sevdiği şey onu bırakacaktır. Yâni dünya metâından neyi seversen bil ki onu bırakacaktır. Dünyanın eşyasını cevâhirini, antikalarını, arabalarını, dağını, taşını seviyorken bir gün gelecek ki onlardan ayrılacaktır. Belki hepsinden birden ayrılır, belki teker teker ayrılır. Hepsinden birden ayrılık öldüğü gün olur. Öldüğü gün insan sevdiklerinin hepsini bırakır. Dünyaya âit neyi sevdiyse dünyada kalır.

Hiçbir şeyi beraber alamaz. Birde öldüğü günde arkasında canlı-cansız bir çok şey bırakacaktır. Canlıları; torunları, çoluk çocukları, hayvanları hâsılı malı-mülkü, bağı-bahçesi,paraları kendinden ayrılacaktır neyi biriktirdiyse biriktirsin ayrılacaktır. Cenâb-ı Allah öyle söylüyor;

“İstediğini sevsin...”

- Asıl murat nedir?

Sevginin kimden geldiğini bilmek ve sevgiyi ona döndürmektir. Sevgi, ilâhi bir lütuftur. Allahın lütfu olmasa kimse kimseyi ve hiçbir şeyi sevemez. Allah(c.c.) lütfeylemiş seviyor.

- Bu sevgiyi beraber götürmek ister misin ey insan?

Sevgi candır, götürenler kabrinde çürümez. Seven canlıdır, sevmeyen cansızdır, sevmeyen ölüdür. Onun için sevgiyi beraber götüren kabrinde çürümez, ölmezde. Ama Allah’ın verdiği ilâhi lütfu olan hediyesini dünyada çar-çur eden oraya buraya, dünyaya dağıtan âhirete giderken;

- O bizim sevdiğimiz her şeyi dünya aldı!

- Ya, neyle gidiyorsun sen öbür tarafa? Öbür tarafta kim var?

Sevgini Allah’a vermişsen;canlısın,gezen ölü değilsin. Her kim Allah’a muhabbetini vermişse canlıdır, vermediyse ölüdür.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 193 - RIZIK MESELESİ

Bu bir sohbettir. Doğru yolu, hak yolu arayanlar için, Allah’ı arayanlar için yol gösteren bir sohbettir ve bir meclistir.

- Kalbin doğru olması nedir?

Cenâb-ı Hak bizim hem kalbimizi hem dînimizi doğrultsun. Kalbi doğrulmayanın dînide doğrulmaz. Dîni doğrulacak kalbide doğrulsun. O vakit kalp, sultandır, bütün âzâlarımıza hükmeder. Kalbi doğru tutan kimse, âzâlarını da doğru tutabilir. Özü gibide sözü doğru olur, yaptığı iş doğru olur ve Cenâb-ı Hakk’a yakın olur, O’nun rızâlığını bulur.

Bir insanın kalbi doğrulmadan dili doğrulmaz, yâni âzâları doğrulmaz.Vücudun 360 âzâsı vardır hepsi kalbe bağlıdır ve kalpten emir alır. Kalbinde Cenâb-ı Hakk’ın emrini ve fermânını tutan bir kimse, o emir ve ferman üzerine yürür, ondan ayrılmaz. Ancak bunun aksini yaparsa, yâni Allah’ın emir ve fermânını tutmasa o kimse Allah’tan uzaklaşır, iki yakası bir araya gelmez;

1 – Dünyada da eziyet çeker,

2 - Dünyadan giderken de eziyetle ölür,

3 - Kabre indiği vakitte kabirde de azap çeker,

4 - Mahşere çıkar, mahşer gününde azap çeker, Hâsılı kalbini doğrultmayan adamın işi zordur ve ileriye doğru daha zorlaşır. Günden güne vücûdu koy verir; neşesi kaybolur, ümîdi kaybolur ve ümitsiz kalan adam Allah’tan uzak olur.

- Ümitsizliğe düşünce ne olur?

Ümitsiz olan insan küfür deryâsına düşer. Ümit, insanı yaşatan kuvvettir. Bir kimse Allah’tan ümidini kesti mi o kimse öldü demektir. Madden ve mânen o kimse ölür. Onun için Allah’tan ümîdi kesecek yere varma. Kullardan ümidini kes, Allah’tan ümidini kesme. Kullar sana bir şey yapamaz. Kulun yapacağı;

“Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz” Kâbilinden olur.

İstediğini Allah’ta bulursun hatta istediğinin milyon defâ fazlasını da Allah’ın hazînesinde bulursun. Öyleyse Allah’ı bulasın ve Allah’a gidesin ki, Allah sana istediğini versin. Allah’a gitmezsen kulların vereceğiyle bir yere varamazsın. Hakka yüzünü dönen adam halktan ümîdini keser.

Halktan yüzünü dönen ve halkın peşine düşen insanda zararın içerisine düşer o da kımıldayamaz, hareketleri sıfırlanır, doğduğuna pişman olur ve yaşadığı dünlere kaçırdığı fırsatlara pişman olur. Lâkin bir defâ elinden geçip gitmiştir, başka türlüsüne imkân kalmamıştır.

- Mümin niçin kuvvetlidir?

Mümin; Allah’tan ümidini kesmediği için kuvvetlidir. Allah’a güvenen kimse, ümit etmediği vakitte Cenâb- Allah’ın bir kapı açacağına inanır;

Eskiden tarlayı kara sabanla sürerlerdi. Çok kimselerden işitilir, tarla sürerken sabanın ucu bir yere takılır, zorladığında bir delik açılır veya testi meydana çıkar veya bir küpün kapağı açılır veya bir gömünün üstündeki taş yerinden oynar. O kimse sabanı bırakır, o delikten içeriye girmek murat eder ve etrafını açar. Bazı defâ yakın yerde bir testi dolusu altın bulur veya bir dehliz bulur, kapı bulur içeriye girer. İçeride çeşit türlü altın eşya ve yâ cevâhirler bulur.

Ümit etmediği vakitte Cenâb-ı Hak o mümin kula bir hazine açar. Cenâb- Hakk’ın âdeti ilâhi âdettendir yâni kendine dönen kuluna, Mevlâ ya yüzünü dönen, kalbini gönlünü veren kimseye mevlâ;

“Umud etmediği taraftan rızık veririm” der.

Onu bulur ve karun kadar zengin olur. Bu sefer der ki;

- Bu kadar servet iyidir işimize yarar saklayalım kimse görmesin ağır ağır sarf edelim. Der.

Pintileşir. Halbuki Cenâb-ı Hak kuldan ister ki, onu alsın hem kendine, ehline, iyâline hizmet versin, hem millete, hem muhtaç olanlara hizmet versin. Kendisi ona kapatırsa Cenâb-ı Hak’ta ona kapatır. Onun için Allah (c.c.),mümin kuluna ummadığı taraftan rızkını verir. Rızkı biten adam dünyada günü bitmiş demektir, ölecektir. Mâdemki dünyadadır, daha günleri vardır, rızkı gelecektir.

- Rızık meselesi nedir?

Rızık, aylığa bakmaz, yıllığa bakmaz eve apartmana bakmaz, rızık meselesi başkadır. Rızkı Allah yollar. Sana tâyin olunan rızık Allah’tan gelir; aylıktan bekleme, işinden gücünden zannetme, rızık Allah’tandır. İsterse çalıştırır beni isterse çalıştırmadan öyle verir.

Rızık ilâhi bir sırdır ve insan ölürse rızkı kesilir, ölmeden rızkı kesilmez. Her gün rızkımız gelir; sabah namazında iki melek gelip herkesin rızkını kapısının önüne veya evinin içine koyar. Bir melek rızkını getirir, diğer melek bereket getirir.

Ölecek adamın rızkı getirilmez. Bereket getiren melek her gün kapıya gelir ama eğer Allah’ın emrettiği secdeyi yapmışsa bereketi de koyar. Rızık bereketle olduğunda; hem elinde hem cebinde olur. Eğer secdesizse elinde görür, cebinde görmez.

Şimdiki zaman insanlarının her birinin kazandığı para akıl almaz derecede çok. Bu memlekette eskiden 2 kuruş yevmiyeyle geçinilirdi, ayda altmış kuruş yani 7 şilin. Şimdi para o kadar çoğaldı ki; milyon milyarla sayıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) 1500 sene öncesinden haber verdi;

“Ahir zamanda para çok çoğalır, zaptiye kuvveti artar”

Para artar lâkin bereket çoğalır demedi. Bereketsiz para öbür adı; kara para. Kara parayla dünya dolmuş, bende düşünüyordum;

- Nasıl kara para yâni? Kara kağıdın üstüne mi basıyorlar? Boyası mı kara?

- Yok sen bilmezsin, âdi para ama...

Hâsılı âhir zamanda para artar ve şurti denen polisler artar.

- Para artmasıyla polislerin artmasının ne münâsebeti var?

Çünkü para arttıkça insanların azgınlığı artıyor, azgınlık arttıkça suç artıyor, suçlar çoğalıyor ve o kadar artıyor ki polisleri artırmak lâzım geliyor. Polisler arttıkça yinede zor zapt ediliyor, çünkü para çok. Bu kıyâmet alâmeti olarak bize bildirilmiştir;

“Çarşılar kesat olur para çok olur”

Çarşılarda iş durgun; “ortalık kesat iş durgun” deniyor. Para çoğaldı bereket bitti ve insanlar Allah’tan uzaklaştı, işleri zorlaştı.

Allah’tan uzaklaşanın işi zorlaşır. Tabîr-i temsil yoluyla açıklayalım:
Cumhur reisinin yanında duran adamın işi zor olmaz herhalde. Cumhur reisinden uzak olanın işi zorlaşır. Sultana yakın olanın işi yolundandır, sultandan uzaklaştığı vakitte işi zordur.

- Peki Allah’tan uzaklaşanın işi kolay olur mu?

İnsanlar Allah’tan uzaklaştı ve hayatları zorlaştı, nesilleri zorlaştı. Şimdi hiçbir tedbir kâr etmiyor, bitti. Ne tedbir söylesen yüz bin kanun yapsan baş edemezsin. Çünkü Cenâb-ı Hak önlerini kesti. Allah’tan kaçtıkları için boyuna bir belâdan ötekisine, bir sıkıntıdan ötekisine uğruyorlar tâ ki Allah’a dönsünler ki rahat olsunlar.

Allah’tan kaçtıkları müddetçe rahat olamazlar. Bugün içinde bulunduğumuz hâl ve şan budur.

- Çare bulalım para bulalım da derdimize dermân olsun. Diyorlar.

Sizin derdiniz para değil, para dolu. İşsizlik de değil işte dolu, lâkin insanların üzerinde musîbetlik var çünkü Allah’tan kaçıyorlar. Allah’tan kaçtıkları için kırbaçlanıyorlar. Avrupa sı, Amerika’sı,Türk’ü, Arab’ı, Kıbrıslısı, Hintlisi, Çinlisi, Japon’u hepsi kırbaç yiyor ve bu bize Allah’tan cezâdır! demiyor. Hâbire kaçıyorlar, kaçtıkça kırbaç daha fazla geliyor. Allah kaçırtmak istemiyor, Allah kendisine döndürmek istiyor.

İnsan; Allah’a dön! Allah’a dön O’nda her şeyi bulursun. Allah’a dönmediğin vakitte hiçbir şey bulamazsın, hazînelerin üstünde otursan sana kârı olmaz.

Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

21 Mayıs 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 192 - DÖRT MEVSİM

- Hava çok sıcak!

Sıkılma, daralma, darılma..! Cenâb-ı Hak yapacağını bilir. Çöl çok sıcak olursa onu da bilir.

- Sıcaklardan bunaldık! Deme,

- Soğuklardan donduk! Diye şikâyet etme.

Cenâb-ı Hak kadir, isteseydi dört mevsim yerine bir mevsim yaratırdı. Doğrudan kış ve ya doğrudan yaz olurdu ve ya bahar yapmazdı da sonbahar yapardı.
Cenâb-ı Hak biz kullarına rahatlık olsun diye dört mevsim halk eylemiş, her mevsimi bir türlü kılmıştır.

Her mevsimin karakteri farklıdır. Yazın meyveleri başka, kışın meyvelerini başka yaratmıştır. Kimileri soğuk mevsim için hazırlanır, kimi meyve ve nîmetler yaz mevsimleri içindir. Mevsimlerin değişik olması kulların rahatlık ve ferahları içindir. Allah(c.c.) yapacağını bilir, senden akıl istemez.

- Senin ne aklın var? Çok sıcak oldu diyorsun..!

Şikâyet etmeye senin ne salâhiyetin var? Çok soğuktur diye işe karışmaya.. Senin vazifen değil o. Senin vazîfen: Allah’a kulluktur. Dört mevsim haktır, her mevsimin kendine has olan husûsiyetleri, özellikleri vardır. Yazda insan dara düşüp kelek kavun yese,

- Her gün her gün kelek kavun yiyoruz!

Diye şikâyet ettin mi o devam eder.

- Mâdem bu kul şikâyet etti, kelek yesin!

Başka kullar;

-
Cenâb-ı Hakk’ın bize vermiş olduğu üzümler, incirler, ne güzeldir.

Dese Cenâb-ı Hak,

- Kulum memnun kaldı Benim nîmetimi beğendi, artırayım ve dünyadayken kendisine vereceğim nîmetlerden kat kat fazla hesapsız derecede cennet nîmetlerinden vereyim.

Der, onun için ey Müslüman Allah ile kavga etme.



Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 191 - HAZİNELERİN DEĞERİ..!

Hârun-u Reşitin huzuruna dangul dungul bir zat girmiş. Büyük ve ihtişamlı sarayları görünce demiş ki;

- Ey Hârun! ahrette de böyle saraylar bulursan işin iyidir, yâni epey yük altındasın.

- Ey Allah’ın kulu; sen aklı başında biri görünüyorsun, bana bir nasihat söyle,

- Kıyâmet gününde böyle bir binâ bulup içine girdiğimde muhafaza altında olurum. Dam altında olmayanlara kıyâmet gününde çok zahmet var!

- Güzel nasihat ettin, devam et,

- Ey Hârun; bir sahrada at koştururken, yolunu şaşırıp ta kaybolsan ve gayet susasan, ölümle aranda kaş ile göz arasındaki kadar yakınlık kalsa, hayattan ümidini kessen(Allah susuzlukla terbiye etmesin), sana bir bardak su takdim edecek kimseye ne verirsin?

- O raddede hazînemin yarısını tereddütsüz bağışlarım!

- Güzel, peki bu su içtiğin vakitte biraz sonra seni sıkıntıya sokacak, içtiğin çıkmakta isteyecek, içtiğin suyun çıkacak yolu kapansa, (haps-î bevl derler Allah göstermesin kabir azâbından bir azaptır) ne verirsin yâ emir? Cenâb-ı Hak öyle bir hâle düşürür ki, yanında ordularından kimse yok, bir başına sahrânın içerisinde kalmışsın, ne çoluk çocuğun, ne karın, ne de saray ehlin bilir. Aman ne oldum? Ben tahtın üzerinde kükremiş aslandım şimdi miskin kediye döndüm diye ağlarsın. İçtiğin su zorlanıyor,dışarı çıkacak çıkamıyor, kilitlendi, hapsoldu. O azaptan kurtulmak için ne takdim ederdin ey halîfe, ey melik?

- Şüphesiz haps-î bevlden, işeyememekten kurtulmak için geri kalan hazînemin yarısını verirdim.

- Ya emîrel müminin, ey pâdişah, görüyorsun ki senin bütün hazînelerinin değeri bir içmeye bir işemeyle bitti. Niye büyüklenirsin öyleyse? Sarayın önünde oturuyorum, önümde su ardımda su, havuzlar sular, fıskiyeler... diye düşünme, Cenâb- Allah ansızın bir raddeye getirir; saraylarından uzak olursun, hüddamlarından, câriyelerinden, hizmetçilerinden, askerinden, âilenden uzak olursun, sahrânın içerisinde tek başına kalırsın. Düşün; ben bu hâldeyim demeyesin diye sana ispat ettim; bütün hazînelerin: bir içim su birde işeme. İşte hazînelerinin kıymeti bu.

Hikâyenin açıklaması: Sen nasihat istedin ben sana söylüyorum; Sen ki dünyanın mağribine maşrık’ına hükmeden bir pâdişah, bir ulu sultansın. Hâlini şânını bilesin diyerekten bu temsîli getirdim. Senin kudret ve azâmet tavrı takınmaya bu hazînelerin sebep oldu, bende sana o hazînelerinin değerini söyledim. Dikkat et! dikkat et ki o gün yaklaşıyor. Susayacaksın belki su verecek kimsede bulunmayacak, o gün için kendini hazırla, çok açılma, çok dünyaya dalma. Çeneni elini ayağını bağladıkları o anda dünya seni bırakmıştır, senin işini bitirmiştir,.

Paraları istif yapıp bankaları doldurduğunda sen kendini adam mı zannediyorsun? 24 saatin herhangi bir ânında Azrâil a.s. pençesini çarpıverir;

- Emâneti almaya geldim gel ! Diyebilir.

O zaman amerikan paraları, sterlinleri, alman paraları on para etmez.

Bu nasihate dikkat et, bankada para biriktirme, âhirete gönder, âhiretteki hazînelerin dolsun, ahîret mülkünde onları bulasın. Âhiretin bankasına bir yatırırsan on alırsın, on koyarsan yüz alırsın. Cenâb-ı Hak dünyadaki gibi yüzde 3.5 vermez koyduğun miktârın en az on katını verir.

Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 190 - ALLAH’A GİDİŞ ADABI

Madem ki Allah’tan gelip Allah’a dönüyoruz, bize lâzım olan Allah’ın huzurunda, O’nun sevdiği bir karakterde bir görünüşte hazır olmaktır. Bu meclise elbette temiz olan kimseler gelmelidir. Çünkü burası bir Dergâhtır. Herkes buraya feyiz almak için gelmektedir. Öyleyse buraya gelmeyi düşünen kimse o meclise;

- Temiz gideyim, temiz görünümlü olayım herkes benden ikrah etmesin, beni ayıplamasın, benden kaçmasın..!

Diye kendisini hazırlar ve gelir. Meclise gelmek isteyen insan kendisine çeki düzen verir öyle bu meclise gelir...Düşün;

- Allah(c.c.)’ın huzuruna girmek için nasıl olmak gerekir?

Allah’ın huzuruna en güzel ve en mükemmel sûrette girmek gerekir. Ondan büyük huzur yoktur. Davetli olan insan bu en yüksek olan huzûra en güzel elbiselerini giyip temizlenerek gelmek ister. Biz dünyadan çıkıp Allah’ın huzuruna doğru yürümek istiyoruz.

Dünyadan çıkmak demek: dünyadan atmosferi yırtıp çıkmak değil, dünyada neyi seviyorsak o dünyadan sevdiğimiz ne varsa onları kalbimizden uzak edelim mânâsındadır.

Evet, Cenâb-ı Allah İslâm’da bir nizam ve intizam koymuş binâenaleyh o nizam ve intizamı gözetmek bize vâcip olmuştur. O vakit bir delile ihtiyacımız var, yolu bilen bir adama tâbi olmamız gerekir. Sormadan yol bulunmaz. Yolu bilen kimseyi bulmak lâzım, ondan sonra onunla beraber yürümek lâzım sonra o kimse bize ne emrederse onu da dinlemek lâzımdır. O bize böyle şöyle yapınız diyerek nasihat eder. Dinlemek şarttır.

Bir mümine en güzel nasihat: Ey mümin; kalbindeki Allah muhabbetini biraz arttır ve ey mümin kalbindeki dünya muhabbetini de bir parça düşür. Allah’a gidiyoruz mâdem Allah’a gidiyoruz, Allah’a muhabbetimiz ziyâde olsun, Allah’a olan saygımız artsın. Dünyaya olan muhabbetimiz o zaman düşecektir. Çünkü bir kalpte aynı zamanda iki muhabbet cem olmaz. Bir tarafında dünya, bir tarafında Mevlâ’nın muhabbeti olmaz. Kalp bir muhabbete yetişecek derecededir.

Bu bir kaptır, ya yalnız suyla, ya yalnız yağla ya yalnız sirkeyle dolar. Aynı zamanda yağla sirke olur ama o zaman bozulur. Kalp bir muhabbete yetişir;

1- Ya Mevlâ’nın muhabbeti,

2 - Ya dünyanın muhabbeti,


Öyleyse Allah’ın muhabbetini bir parça arttıracaksın dünyanın muhabbetini bir parça azaltacaksın. Allah’ın muhabbeti yükselecek kalbini dolduracak, dünyanın muhabbeti diyecek ki, bana yer kalmadı.

Sakın Allah’ın dîvanına dünya muhabbetiyle gitmeyesin. Cenâb-ı Allah sana der ki;

- Kalbinde benim muhabbetim hani? Sen kalbini dünyanın muhabbetiyle doldurdun? Sevdiğin dünya burada görüyor musun? Hani nerde? Senin muhabbetin boşuna gitti. Sen döktün muhabbetini bitirdin. Bana muhabbetin olsaydı, bugün o muhabbetle Benim huzuruma gelecektin. Sen Benim muhabbetimi yitirdin.Bende seni muhabbet dâiremden uzak atarım. Sen beni sevmedin Bende seni sevmem.

- Öyle derse ne yaparız?

Ey kulum sen beni sevmedin dünyayı sevdin. Sen beni sevmedin bende seni sevmiyorum karşımdan git derse nereye gideceksin?

Sana hiç bir kapı açılmaz. Açmak istersin, hangi kapıya gidersen kapılar kapalıdır. Ona bir kapı dışında öbür kapıların hepsi kapalıdır.

Allah’ın seni sevmiyorum! dediği kula bütün kapılar kapanmıştır. Cehennemin kapısı açıktır, cehennem hüüüp diye alır.

Allah yolu bu; bu yola giren günden güne dünyanın muhabbetini kalbinden düşürerek azaltsın, Allah’ın muhabbetine yol versin, nasihat budur. Seni sevdim, seni seviyorum ya Rabbi! desin. Hiç olmazsa orada dilden söylediği de makbûldür.

Allah’ı zülcelâl cehennem ateşinden bizi saklasın. Biz bir parça sıcak oldu mu dayanamıyoruz, dağları eriten ateşin içinde ne yaparız?

Aman ya Rabbî, tövbe ya Rabbî, tövbe ya Rabbî, tövbe Estağfurullah! Allah Allah Allah, Sultan Allah, ey Rabbimiz seni seviyoruz, Ya Sultan, muhabbetin artsın kalbimizde ya Rabbî..!


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

18 Mayıs 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 189 - İSLÂMIN ESASLARI


Dînin sahibi hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak’tır. İslâm Allah’ın bize lütfu ihsânı olan dindir. Evvelden âhire Cenâb-ı Hakk’ın kullarına peygamberlerle kitaplarla göndermiş olduğu din Müslümanlıktır. Başka din yok, Allah yanında makbûl olan din Müslümanlıktır. Mûsa peygamber de Müslüman’dı. Bir Yahudi’ye sor bakalım;

- Mûsa peygamberin dîni neydi? Îsa a.s.’ın dîni, Nûh peygamberin dîni, İbrahim a.s.’ın dîni neydi?

Öyle ya, İslâm’dan başka bir din var mı? Peygamberlerin getirdikleri din İslâm’dır. Şeytanın musallat olduğu da İslâm dînidir.

Hıristiyanlar İslâm dîninin ismini değiştirdi, kendilerine Hıristiyan dediler; yâni Îsevi; Îsa peygambere tâbi olanlar. Mûsa peygamberin kavmi, onlarda İslâm’ın adını değiştirdi, onlarda kendilerine Mûsevi dediler. Mûsevi, Îsevi... biz Müslüman’ız, evet peygamberimize nispet olunursa Muhamedîyiz lâkin biz de adet olup söylenmemiştir. Ehli kitap Hıristiyan ve Yahudiler, Müslümanlara Muhammedî derler. Müslüman veya İslâm demeye tenezzül etmiyorlar.

Bir din var, iki din yok. Değişmeyen bir îman var. Adem peygamberden son peygambere gelinceye kadar budur;

1 - Allah’ın birliğine îman,

2 - Allah’ın meleklerine îman,

3 - Allah’ın kitaplarına îman,

4 - Allah’ın peygamberlerine îman,

5 - Ahirete gününe îman,

6 - Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine îman,


Adem peygamber evlâtlarına bunlara inanacaksanız! dedi. Nûh peygamber de kavmine aynılarını söyledi. Îmanın esâsı altıdır, değişmez. Mûsa peygamber geldi, o da öyle bildirdi.

- Mâdem Müslüman’ız neye inanacağız?

Müslüman’san Allah’ın varlığına ve birliğine ve melâikesine, göndermiş olduğu kitaplarına, peygamberlerine, Ahirete, cennet cehennemin hak olduğuna, kadere inanacaksın. Sen düşüne düşüne bulamazsın. Allah gönderiyor.

İnanan kimse ibâdetle mükelleftir. Mûsa peygamberin kavmine Cenâb-ı Allah nasıl ibâdet edeceklerini bildirdi. Onlarında namazları var, onlarında orucu, hacları, zekâtları var. Hiç bir peygamberin şeriatında namaz olmasın olamaz. Çünkü her peygamber namaz kıldı ümmetlerine de namaz kıldırdı, her peygamber oruç tuttu, haccetti, hayır yaptı, sadaka ve zekât müessesesini bildirdi ve bizim Peygamberimize (s.a.v.)’de bildirildi. Her peygamberin ümmeti şeytanla muharebeye mükelefftiler. Şeytanı temsil edenlerle de harp ettiler. İslâm’da zâhir ve gizli olan şeytanlara karşı gelmek her peygambere Emr olundu.

- Başka din var mı?

Başka din yok, bunlara inanacaksın ve yapacaksın.

- Ya birbirimize karşı olan mükellefiyet?

- O da değişmez, Cenâb-ı Hak;

Bana kulluk yapınız, kullarıma iyilik yapınız, fenâlık yapmayınız”

Diye bildirmiştir.

Kulların kullarla arasındaki münasebeti bir kelime tâyin ediyor. Bir emir var, bir yasak var:

1 - Emir bu: iyilik yapacaksın.

2 - Yasak bu: kötülük yapmayacaksın
.

İşte Müslümanlığın hülâsâsını söyledik, başka din aramaya ne lüzum var? Şimdiki millet önünden ısırır ardından teper. Isıran tepen adama iyilik yağmaz. Her peygamberin dînide budur.

Millet 21. asra giriyor, acaba insanları top yekun nasıl öldüreceğiz? Hangi silahla öldürebiliriz, diye bütün uğraşılanlar kötülük için.

Bu kadar atomlu silahlar îcat ettiler sonrada atom tedâvi merkezleri kuruyorlar;

“Öldürebildiğimiz kadar öldürelim, yakabildiğimiz kadar yakalım, yeryüzünü harab turab edelim, bu kadar silah hazırladık kullanmazsak elimizde kalacak...”

Bir zaman gelecek top atılamaz, denizde gemi yürüyemez, havada tayyare uçamaz, tank yürüyemez hepsi o âlete (computer) bağlı. Büyük bir muharebe çıkarsa, insan cinsinin yedide biri kalır, gidecek sâir hayvanatın haddi hesâbı yok, denizlerde karalarda tutuşacak. Sonra şeytan çıkacak deccalla karşı karşıya oturacak ve diyecek ki;

“Oh,insanoğlundan intikamımı aldım, işi bu raddeye getirdim, tüten baca kalmadı, insanlar yanıp kül oldu binlerce senelik çalışmaları bitti hah hah hah...” Diye baykuş gibi ötecek.

Din tektir, ikincisi yoktur.

- Müslümanlık?

Müslümanlığı da hülâsa söyledik. Dînine sahip ol, sahip olursan kurtulursun, sahip olmayana kurtuluş yok. Yedide bir olmak istersen dînine sahip ol. Olup olmadığından Allah(c.c.)’haberi var. Yukarda başka kompüter var, yukarıdaki kompüter kalbinden geçenleri bilir; kalbine bakar:

Bu zararlı mahlûktur bu kalmayacaktır, “Kûllu mudirru yuktel.” Her zararlı mahlûk öldürülülebilir” diye bu hükümle zâlimler tüketilecektir. Zâlim sınıfına girme. Girdin bitti. Adın yukarda ki kompütere yazılırsa kurtuluş yok, nereye kaçsa tam tepesinde 12’den vurur.

Mehdi a.s. çıktıktan hemen 40 gün sonrada Deccal çıkar. Deccalın yeryüzünde 40 hükmü var. Arkasından Îsa peygamber iner, Deccalı öldürür ve Deccalla beraber bütün Yahudileri de öldürür. Yahudiler tükendiği vakitte bütün dünya rahattır. Îsa peygamber dünyada 40 sene İslâm şeriatıyla hükmedecek, yâni uyduruk kanunlarla değil, Allah’ın kanunuyla emredecektir. Onu kabul edenler yaşayacak, kabul etmeyenler ölüp gidecektir. ...Ve sonunda kıyamet kopar. Bu günler yaklaşmıştır. 124 bin peygamber gönderildi hepsi geldi ve geçti.

Ya Rabbî, İslâm’ın sultanını, İslâm’ın pâdişahını gönder. İslâm’ın aslanı çıksın, çakallar, ayılar, tilkiler, kurtlar ortadan kaybolsun. Bizi aslanlarla beraber eyle, çakallar ve sırtlanlarla beraber etme...!


Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

13 Mayıs 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 188 - SEYAHAT, SABIR VE ŞÜKÜR

İnsan nasihate muhtaçtır. İnsan dediğimizde mümin, nasihate muhtaçtır. Peygamber a.s.


- Sefer ediniz sıhhat bulursunuz. Buyurdular;


1- Hasta olan iyi olur,

2 - Aç olan tok olur,

3 - İşsiz olan iş bulur
,

Seferde her halde hayır vardır. Zâhiri ve mânevi hayır ve bereket vardır. Çok uzak mesafelerden buraya Allah(c.c.) için ilk defâ gelenler oluyor. Kendi memleketlerine benzemeyen yerler, benzemeyen işler, insanlar, yemekler görüyorlar burada. Müminin en güzel hâli; her yerde ve her halde uygunluk göstermektir. Mümin bir kimse;

- Oooo..! Nasıl bir memleket burası, Demeyecek.

Burası da Allah’ın mülkü, Malezya da Allah’ın mülkü. Orayı o sûretle yarattı, burayı bu sûretle yarattı. Oradaki insanları öyle yarattı, burada ki insanları böyle yarattı. Her memleketin ayrı bir görünüşü, her milletin ayrı bir vasfı vardır, yadırgamamak lâzım.

Derviş olan kimse, derviş olmak isteyen insan yâni Allah’ın yolunu bulup o yola girmek isteyen insanın birinci derecede sabırlı olması lâzım. En sabırlı olan insan en yüksek mertebe sahibidir. En sabırsız olan adam, en ziyâde hüsrana uğrayan ve zarar çeken kimsedir. Sabırlı insan dâima kazanandır, sabırsız insan daima kaybedendir. Onun için kendi hâline bak. Sabredersen hep kazanıyorsun. Sabretmiyorsan hep kaybetmektesindir.

Sefer; sabır ister. Yâni seyahat eden gezen insanın sabretmesi lâzımdır. Belki indiği yerde birinci sınıf otelde konaklar lâkin o otel onu sıkar. Bir otelin en lüx dâiresi verilse de o adam der ki;

- Eeee..! Benim ev buradan iyidir..!

Çünkü ne de olsa oteldir. Otel o zengin adamların evi gibi olamaz. Ama 5 yıldızlı otel, isterse 10 yıldızlı olsun, hotel palas değildir. Onu için seyahat eden adam, misâfir olan insan sabredecektir. Sabrettiği vakitte kazanacaktır, sabretmediği takdirde kaybeder.

Allah (c.c.) Sabretmeyi ve şükrü emreder. Sıkıntılı günler gelirse sabrediniz, ferahlı günler gelirse şükrediniz der.

Sabretmek, üzerine inen sıkıntıyı def etmez ama sevap kazandırır. Azaltmaz ama sevabı çoğalır. Sabır zamanında nîmete şükür başkadır. Şükrederse Allah nîmetleri artırır. Şükür;nîmeti arttırır. Azıcık nîmete şükreden çok nîmetlere kavuşur, az nîmetlere şükretmeyen onu da yitirir, kalır. Onun için şükür çok önemlidir.

Aslında mümin kişi dâima Cenâb-ı Hakk’ın nîmetinin içinde yüzdüğünü kabul etmeli ve demeli ki;

- Her taraftan üzerime hesapsız nîmet yağıyor, sıkıntımız yok nîmetin içerisinde yüzüyoruz.

Bunu dediğinde Cenâb-ı Hak:

- Kulum şükrediyor nîmetini artırın, dünyada da ver âhirette zaten hesapsız...

Malezya ahâlisi; Cenâb-ı Hak onlara çok nimet verdi, yerinde sarf edemediler. Allah yolunda ellerini tuttular, dediler ki;

- Avrupalılara yetişelim, şehirlerimiz Avrupa şehirleri gibi olsun. zenginiz, yüksek binâlar yapalım, gökdelenler yapalım, Avrupa’yı geçelim.

İktisadımız kuvvetli, paramız çok, aklımız çok, memleketlerimizi evlerimizi süsleyelim, yenileyelim, beton nemrut kuleleri dikerim..!

Reisleri de çok kabardı, dedi ki;

- Ben ki altını teraziyle tartıyorum, benim sayemde siz bu servete kavuştunuz, benim gibisini bulamazsınız, ben en muktedir olan reisim, bana minnet borçlusunuz..! Paramızı compüter sayamıyor.

Yaaa? Cenâb-ı Hakk’ı unuttular, paralarının peşine düştüler. Cenâb-ı Hak para birimlerine (Ringgit) bir kurt düşürdü tıpkı ağacın içine düşen kurt gibi kemire kemire para aşağı gitmeye başladı. Acayip. Daha baştakinin aklı başına gelmedi, paranın düşüşü dursun diye;

- Tövbe ya Rabbi Estağfurullah..! Demedi.

Müslümanlar Allah’a tövbe etmezse, bu bizim Türk parası gibi olacak.

Kibir; Allah(c.c.)’ı unutturan sıfattır. Yalnız kendini görmek, kendini beğenmek insanları sıfırlatan sıfattır. Kibir ve azâmet Allah’adır. Başka bir sultan, geleyim yardım edeyim demiş, 7 sultan da gelse 7 sultanın hâzinesi biter ringgit gene aşağı gider.

75 senedir İslâm’ın sultanı, halîfesi, imamı kalmadı ve ümmeti Muhammed’in kullarına perîşanlık geldi. Gene Osmanlının gelmesi mukarrerdir ve bu peygamber (s.a.v.)’in müjdesidir. Avrupa’nın kâfiri, İslâm’ı Avrupa’dan söküp atmak ister lâkin bırakın Avrupa’dan çıkmasını, cenâb-ı peygamber müjdeledi ki;

- İslâm Roma’yı da fethedecektir!”


Fatih sultan Mehmet, zamanında bitiremedi çünkü zamanı değildi. Şimdi vakti geliyor Roma da fetih olacaktır ve yeryüzünde küfür bitecektir. Hıristiyanlık zâten ölmüştür, İslâm pâyidardır onun karşısında olan her şey perîşan ve nâdedid olacaktır. yani o da bitecektir.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

12 Mayıs 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 187 - KALPLERİN SOHBETİ

Allah için yapılan sohbetler nefsi terbiye yollu sohbetlerdir ve hayır da topluluktadır, cemiyettedir. Topluluk her vakit için matluptur yâni istenen bir şeydir.

Allah(c.c.)’ın kudret eli kalpleri bir olan toplulukla beraberdir”

Kalpleri bir olan mânâsı: Her toplulukta yoktur, kahvehanede biriken insanların üzerinde Allah’ın kudret eli bulunmaz. Kudret eli, kalpleri bir olan, Allah’ı arayan ve Allah’ı isteyen kişilerin topluluklarıyla beraberdir. Onların sözüne uymakta saadet ve selâmet vardır, cihâdül ekberden sayılır. Çünkü insanın nefsi;

- Namaz kıldık, tespih çektik niye daha oturuyoruz?

Allah(c.c.)’ın şânına tâzim için oturuyoruz. Allah’a ibadetten doyulmaz. Allah’a kulluk bizim şerefimizdir. Ne kadar fazla yaparsan o kadar şerefin artar. Lâkin hain nefis onu dinlemez.

- Yeter! fazla oturma, beş vakitten fazla ne yapacaksın? zikrin fikrin ne gereği var? dünyayla barış dünyayla beraber ol, dünyanın istediklerini yap!

Açıklaması:

“Dünyanın istediklerini yap Allah’ın istediklerini yapma.”

Demektir, dünyanın nasihati budur. Bu günkü insanların umum yekûnu zaten dünya ne isterse yapmak ister, meselâ dünya, yüksek okumak ister: oku!, dünya en yüksek rütbede seni görmek ister: yüksel!, sonra seni yükseltir yükseltir, yükselttikten sonra seni yere atar. Yere atmayla da bırakmaz açılır;

“Gel bakalım buraya, şimdi beni dinledin dinlediğinin karşılığını bul, benim için öde”

Bazı memleketler de dolabın gözleri gibi göz göz odalar yaparlar, tabutla beraber oraya iterler. Dünya üstünde istemiyor gene de dışarı koymuyor.

Dünya aldattığı insanları iyi aldatır.

- Üstünde kalayım hiç olmazsa..!

- Yok yok! çok Çirkinleştin sana bakamam gel gir karnımda otur.

İşte Allah için yapılan sohbetler yanlış yolda olanlara “yanlış yoldasın” demek, iyi yolda olanlara da , “aman ayağını yerden kaldır, ecel gelmeden önce konacağın yere varmaya gayret et” diye uyarmak içindir. Bu yüzden dünyaya aldanıp nefsine uyma, Kendini Allah için yapılan sohbetlerden ayrı kılma.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

11 Mayıs 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 186 - YANLIŞ YOLLAR

Hak yücedir onun üzerinde daha yücesi olamaz . Bâtıl hakkın ayağının altındadır. Bâtılın gösterişi olur lâkin varlığı olmayan bir şeydir. Her kim hakka tutunursa işi selâmettir, her kim bâtıla tutunursa bâtıl ile olan batacaktır. Yalan deme, aldatma! Yalan söyleyen iflâh olmaz, haram yiyenin karnı doymaz.

Haram, deniz suyuna benzer; içtikçe susar susadıkça içer ve sonunda patlar. Onun için hak cânibinden ayrılma, işin tamamdır. Her kim Allah’tan uzaklaşırsa üzerine lânet iner, lânet inen kimse ne kendi kalır ne kendine benzeyen kalır, o da gider.

Hakkı tut. Şeytanın vekilleri çoktur. Şeytan vekille iş tutar. Asıl olarak görünmez çıkmaz, yasaktır lâkin adamları çoktur. Şeytan kadar adam kandıran bir şey yok ve her şeytanın insanlara yaptırmak istediği haramlardır. Her haram bâtıldan ibârettir ve bâtıl mahvolacaktır. Hakkın cânibinde hakkın yanında ol, o zaman kazanırsın. Hakla beraber olan Cenâb-ı Hakk’ın ilâhi lütfuna mazhar olur.

- Durmadan ateş eden silahın önünde duran adamın aklı var mı?

Ansızdan vurulur ve telef olur. Allah’ı gazaplandıran dâireye girme, onlarla beraber oturma. Allah ile beraber olmaya, o beraberliği devam ettirmeye de gayret et.

Günler herhalde yaklaşmaktadır; bu dünyada ademoğluna 124 bin peygamber geleceği bildirilmiş. İlk peygamberden îtibaren 124 bininci peygamber Efendimiz(s.a.v.)’dir. Biz onun vaktinde yürüyoruz. Kıyamet koparsa orda işi biter.

Sen hakla beraber ol, hak seni zâyi etmez. Bâtılla ahbablık kurmaya çalışma,bâtıl ehli helâktedir, helâk olucudur. Cenâb-ı Hak nasara, yâni Hıristiyanlar için;

Onlar yolunu şaşırmış dallindir” Buyurdu;

Yollarını şaşırdılar bir yol tuttular, doğrudur diyerek ısrar ederler ama değildir, şaşırmış delâlete düşmüşlerdir. Yahudiler yolumuz doğrudur diye iddia ediyorlar, yanlış yoldadırlar.

Cenâb-ı Hak Fâtiha sûresinde Hıristiyan’ları: dallin; yolu şaşırtan, şaşırttıran diye onları ayırmış, Yahudiler hakkında: mağdubil alêyhim; gazap edilmiş kimseler diye belirtmiştir.

Yâ Rabbi, bizi ne delâlette kalanlardan ne de ilâhi gazâbı üzerine çekenlerden etme. Yolu o kadar şaşırttılar ki Yahudiler Hıristiyanlara ne kadar etse, onlar gene de Yahudileri Islâma tercih ederler.

Cenâb-ı Hak, Îsa peygamberi gönderdiğinde Yahudiler ona muharebe açtı tâ ki onu çarmıha gerdirmeye azmettiler. Geremediler ama öyle bir hâl oldu ki, Hıristiyanların itikatlarını öyle bir alt üst ettiler ki; Îsa a.s. gökyüzüne çekildiği hâlde illâ çarmıha da gerildi dediler. Yahudiler bunu yaptı, aslında yapamadılar lâkin Hıristiyanlara öyle yutturdular ve dediler ki;

- Yok! Sizin inandığınız Îsa, çarmıha çakıldıktan sonra çıktı!

Hâşâ! Îsa peygamber ne çarmıha gerildi ne de üzerine dokunulabilindi. Yahudiler ortalığı öyle bir karıştırdı ki, Hıristiyanlar şaşkın oldu ve delâlete düştüler.

Bu tarafta İslâm geldi, İslâm’ın peygamberi, kâinatın efendisi geldi, Îsa peygamberin bütün hâl ve şânını en ince teferruatı ayrıntılarıyla bildirdiği hâlde bize inanmaz melunlar.

Yahudilerin yalandan

Çarmıha gerildi” dediğine inanırlar. Ama Müslümanların;

“Hayır dokunulmadı, Îsa peygamber mümtaz ve yüce bir peygamberdir, doğuşu, gelişi hayatı bir mûcizedir” Diye söylemesine rağmen bunu kabul etmezler.

Yahudiler mağdubil alêyh im’dir, Allah kendilerine gazap etti. Hiçbir yerde îtibârı yok, lâkin her yerde hükümleri geçer. Hiç bir millet onları sevmez, sevmediği halde onlar her milletin üzerine hükmeder akılları karıştırır. Hıristiyanları da Müslümanları da karmakarışık ettiler.


Hıristiyanları bozdular bitirdiler, Müslümanları da nihayet rûhaniyetinden sıyırdılar, kupkuru bir din gösteriyorlar.

Son zamanda ortaya çıkan Vahâbi mezhebi Yahudilerin uydurduğu bir yoldur, mezhep dışıdır. Savunduğu düşünce şudur;

“İslâm’da rûhaniyet yoktur, takur tukur kupkuru bir dindir. Şeriattır, onun dışında Müslümanlığın insanları yükseltecek, rûhani mertebelere yüceltecek hiç bir fonksiyonu yoktur. Hepsi bidattır!!!”

Evliyâyı kabul etmiyor, peygamberler için;

“Onlar postacıdır postacı mektubu getirir ya gazete ya mecmua getirir bırakır ve gider bundan ibârettir. Onlar getirdiler söylediler, başka bir şey yok, senin benim gibi adam!” deyip çıkıyor.

O da Yahudi mezhebidir. Müslümanlığı buraya getirdiler! Ve insanları maddeperest, müsavisi putperest ettiler. İnsanlara kendi putlarını yaptırdılar ve taptırdılar, dünyanın başlangıcında da böyleydi; Mûsa kavmine bile..!

Musa a.s. Tûr dağın gitti,Tevrat- ı Şerif’i getirinceye kadar altından dana yaptılar ve o hîleli oyunu yapan Yahudi dedi ki;

- Tanrınız bu dana! nasıl tapmazsınız bunu görüyorsunuz işte Mûsa’nınki görülmez, size gösteriyorum tapın buna!

İşte Yahudiler insana kendi putunu yaptırdılar ve taptırdılar. İlel yevm yâni bugüne kadar. İnsanlara putlar yapıp taptırıyorlar ve Allah’ın gazabına uğradılar; “mağdubil aleyhim” oldular. Kendileri bütün milletleri puta taptırmaya alıştırdılar ve zorladılar; 20. asrın kafası ne kafadır ki taş ve tunç bir timsalin önüne gelip selâm veriyor, tâzim yapıyor çelenk koyuyor (Çelenk yerine bir tepsi baklava koysunlar da çoluk çocuk yesin!).

Bugüne bugün Yahudi bunu yaptırtıyor, her yerde her memleketlerde ve bilhassa bizde timsallere taptırıyor, işte sizin tanrınız budur, görülmeyene bakma görülene bak diyor.

Âleme yaptırdılar ama kendileri onu kullanmaz. 20. asrın kafası: hâlâ taşın önüne, tunçun önüne durup baş eğmesi, selâm durması, yemin vermesi, şükran sana demesi nedir? Demek Yahudiler bizi maskaraya çevirdi ve insanoğlu onların kavgasına tutuldu mu kurtuluş yoktur. Şeytanda müthiş bir zekâ vardır ve onların oltalarına tutulmamak çok zordur.

Ya Rabbî; onların eline yem olmaktan, eline düşmekten sen koru, beş vakit namazda Fatiha sûresindeki o münâcatta gayrûl mağdubi alêyhim: kendilerine gazap ettiklerinden yapma; bizi onlardan etme ne de yolunu şaşıranlardan...demekteyiz.

Yahudiler Hıristiyanlara yollarını şaşırttılar, Müslümanlara da yapacaklarını yaptılar ve İslâm’ı ters anlamaya başladılar. İslâm’ı da zâhirdeki bir görünüşten ibâret yaptılar; zâhirde bir görünüşü var, ondan ötede rûhaniyet yoktur dedirttiriyorlar. Allah’a sığındık.Tek sultan Allah(c.c.), sûretten münezzeh, Hak; Cenâb-ı Hak, yâ Rabbî bizi de senin istediğin îtikat üzere kıl, yanlış yollardan ve yanlışlıklardan bizi sakın,



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 185 - DÜNYA…!


Bir gün Abdülkadir Geylâni Hz.lerine(Allah ondan râzı olsun);

- Dünya sevgisi kalbinden nasıl çıkar? Dediklerinde;

- Bak, dünya kendini sevenlerine ne yapıyor? Kaldırıyor, kaldırıyor çok kaldırdıkları gümbedek düşüyor, az kaldırdıkları az mesâfeden düşüyor..! Demiş.

Bir merdivenin ikinci üçüncü basamağından düşmek başka, bin basamak çıkıp ta gümbedek düşmek başkadır. Dünya sevdikçe kaldırır, der ki;

- Arkadaş; artık sen yaşını da aldın, seni ne kadar kaldırayım? Şimdi seni uçuracağım..! Bak, gözünü yum, kollarını çırp, ayaklarını birbirine vur, buradan yukarı artık rahat çıkarsın... dikkat et ben ne yaparsam sende onu yap!

Dünya kendini sevenlere bunu yapıyor.

- Dünya sevilir mi?

Dünya elinde olsun kalbinde olmasın. Elindeki zarar yapmazda kalbine sevgisi girdimi batırır. İşte, dünya bir yere kadar bizi getirir ondan ötede bizi bırakır. Dünyaya kim bel bağladıysa sonu böyle gelmiştir. Dünya uçmadı uçamaz, uçurtamaz. Lâkin peygamberler uçtu, peygamberin vârisi olan evliyâlarda uçar ve uçurtur.

Sen uçamazsın ama tayyâre uçar; ne acayip iş. Tayyâreyi sen yaparsın, tayyâre uçabilir. Dev gibi bir alâmet binlerce kilometre güçle uçar ama sen üç adım uçamazsın. Koca deryâları, okyanusları ve kıtaları aşar geçer, sen geçemezsin. Lâkin sen içine binersen senide geçirir.

Sen evliyâ olamasan da evliyâlar kafilesinden ayrılmazsan onlarla berâber olursun. (Allah bizi evliyâlardan ayırmasın). Tabî vilâyet ilâhi sırdır; istediği kuluna verir, istediği kulda kalbi selim sahibidir. Bir kimse kalbi selim olursa Cenâb-ı Hak ona ikrâm eder ve o kimse uçar. Kalbinin içindekini açar, kalbine bakar eğer dünya varsa geç! der ona bir şey verilmez. Yoksa kalbinde Mevlâ varsa alacağını alır gider.

“Ennezâfetüminel îman”,

Temizlik îmandandır veya îman insanı temizler, iki mânâda doğrudur.

Mümin temizdir. Çünkü îman pislik kabul edemez. Îman sahibi temizdir. Îman sahibi ne zâhirde ne bâtında pis olamaz. Onun için zâhiri temizlik ve bâtini temizlik kemâli bulduğu vakitte îmanda kemâlini bulur. O kimse tamamdır: mümindir; gerçek mümin. Temizliğe meşgul ol, temiz olmaya gayret et,

- İnsan neyle temiz olur?

Seni temizleyen zikrulahtır, Allah(cc.)’ı zikret ki temiz ol. İnsan ne kadar çok zikrederse o kadar temiz olur. Ne kadar çok zikrederse Cenâb-ı Allah’a yakınlık bulur ve Allah o kulunu daha ziyâde kendine yaklaştırır. Temiz olana Allah yakın olur, pis olan şeytana yakın olur.

Ya Rabbî bizi temizlerin arkasından ayırma. Ümid olunur ki, dünyadan çıkarken bizzat temizlerin arkasına göndersin. Öyle ya pislerin arkasında gidecek olursan iş berbattır.

Ey dünya ve âhiretin mülk ve melekutun mutlak Rabbi olan Mevlâ’mız; başımıza hayırlılarımızı gönder, başımızdan şerlileri def eyle.

Bir kimsenin alnı secde etmese işe yaramaz. Bundan sonra kimin alnı secde görmezse tez günde fiyaskosu meydana çıkıp berbat olacaktır.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 184 - ŞEYTANIN ÇAĞDAŞLIĞI

Şeytan işin başından cennete inanmayın! diyor. Şeytan Ademle Havva’ya geldi ve dedi ki;

- Bu ağacın size helâl olmadığını biliyor musunuz?

- Cenâb-ı Hak bize ondan yemeyelim bize helâl değil. dedi ve biz Rabbimizin bu sözüne gâil olup inandık.

Şeytan dönüp dolaşıp dedi ki;

- Olmaz bunun asıl mânâsı bunu yiyeceksiniz sonra bakacaksınız ve gözünüzle göreceksiniz hadi bakalım tat ve bil, ye bakalım şunu..!

Yediği anda cennet elbiseleri üzerlerinden düşüp cascavlak kaldılar. Ne yapacaklarını nereye gideceklerini şaşırdılar. Aradan şeytan çekildi,

- Benim dînim yok, biz ilâhi emre tâbi değiliz, biz serbestiz, görerek iş yaparız, ben materyalistim, pozitivistim ve dâima çağdaşım, her çağda bulunurum, her çağın adamıyım ben... Dedi.

Allah bildirdi ki;

“Ben bir mahlûk yaratacağım, bir emir vereceğim ve emri dinlemeyecek ve tard olacak, lânet halkası boynuna geçecektir”

Şeytan;

- Bu sözü ispat etmek için secde etmedim, bütün melâikeler secde etti, ben durdum kim secde etmedi göreyim ispat edeyim diye bakarken kendim orta yerde kaldım. İspat ettim! Pozitivist müspet ilim adamıyım, teknolojiye inanırım hem çağdaşım, onun ötesinde inanmayacaksın!



İnsanlara nasihati bu şeytanın. Âdem peygambere nasihat etti, Âdem peygamber yasak meyveyi yedi ve dışarıya atıldı. Şeytanın bütün uğraştığı “gözünle görmediğine inanmayacaksın!” diye inandırmamak. Ve bugün bütün dünyadaki dalga bundan ibârettir.

- Biz hangi asırdayız? Göreceğiz inanacağız! diyor..

Cenâb-ı Hak Mûsa peygambere

“70 tane benî İsrâillilerin ileri gelenlerden getir” diye emir buyurdu. O da kelâm söyleştiği yere 12 kabîleden 70 kişi getirdi. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını işittikleri hâlde dediler ki;

- Bunu Allah’ın söylediğine gâni değiliz, Allah’ı bize âşikâre göster!

Korkunç bir şiddetle gökyüzü bir çaktı yetmişinin de üzerine yıldırımlar indi, hepsi öyle kalakaldı.

Kelâm işittikleri halde hâlâ onlar Mûsa peygambere;

- Hayır, Allah’ı bize göster! dediler, haddini aştılar.

Zamanımızın materyalistleri olanlar da;

- Büyüğü küçült bize göster.

- Yahu büyüğü küçültmek nasıl olur? Bu ne azgınlık?

- Kartpostalın içinde Allah mı olur?

- İkonların içinde Allah’ın sûreti mi yazılı?

- Senin gözlerinin görebileceğinin içinde Allah olur mu?

- Hudutsuzu nasıl sen gözünün hududunu içine getireceksin?

- Allah’ı nasıl sen gözünün önünde duran bir cisim hâine getirmek istersin?

Pozitivistler;

- Bir ilericiyiz sizin gibi hurâfeye inanmayız” derler (hâşâ)

Hâlâ şeytan mezhebine uyan milyarlarca kaz kafalıyı topluyorlar. Müminlerde toplanıyorlar, aman bunlardan bir söz işitmeyelim diye ürküyorlar.

İşte böyle böyle şeytanın mânâsız ve mantıksız sözleri 20.asırda rayiç bulmuş alıcı bulmuş. Arkasından milyarlarca insan kaz kafalıyız diye koşturuyor. Bir kaz insanı göremezken insan Allah’ı nasıl görsün. İnsanın şerefi, bize gayb olan, lâkin varlığı sâbit kendisi gayb duran Hakkı kabul etmektir. Sonra ondan hareket ederekten gayb âlemleri sana açılmaya başlar.

Sultan Allah’tır… !

- Bu memlekette sultan var. Deniyor.

- Yok! görmeden inanmam.

Dediği vakitte o adama sultanı mı gösterirler veya onu söyleyen adamı doktor raporu üzerine çavuşlar alır götürür falakayı ayağına basarlar.

- Gördün mü sultan var mı, yok mu? Vur! Var mı?

Var deyinceye kadar...

- Sultan olmasa bu dayağı yer misin sen? Sultanı görmek istersin ha?

İnsanlar böyle şaşkın oldu, illâ sopa yemek istiyor, sopa yedikten sonra diyecekler ki;

- Varmış!!!

Allah(c.c.) aklı selim, kalbi selim versin ve hakkı kabul edecek aklı maad versin. Cenâb-ı Hak peygamberimizin şânını âli eylesin ve onun sancağını bütün dünyaya atsın.



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 183 - KÂİNATIN GÖRÜNMEYEN TARAFI

Cenâb- ı Allah bize rahmet kapılarını açsın. Bizim yolumuz Nakşibendi yoludur. Bütün yollar gayba îmandan geçer, gayba îman edip gayba inanan kimseler gayıb olan âlemlere yol bulur. Cenâb-ı Hak’tan kullarına gönderilen Kur’an-ı Azimüşan da, gayba inananların vasfı birinci derecedir. İlk şart gayba îmandır. Gayba inanmasan gayb âlemde olanlara muttâli olamazsın. İmkânı yok.

Bir veliyullah; “Yıllar yılı maksuduma uyanıkken erişmek niyetiyle çok uyanık durdum, lâkin uykuda buldum” diyor.

İşâret odur ki; insan yüzde yüz gizli âlemlere bu vücutla bakamaz seyredemez. Ancak yolu gayb dan geçer ancak gayba îman ettikten sonra gözü açılır: O zaman işte gayb en inandıkların bunlardır! diye gösterilir. Bütün peygamberlerin uğraşması insanlara gayb âlemlerini bildirmek içindir:

“Ey insanlar! iş, yalnız bu görünenlerden ibâret zannetmeyin, bunun gerisinde görünmeyenlerde var”

Ağacın gövdesi görünürde kökleri görünmez. Yâni ağacın kökleri gizlidir, saklıdır. O ağacın varlığı o köklere bağlıdır, o kökleri sen inkâr edip: “Bu ğaca; gövdesine, dalına inanırım ondan ötede bir şeye inanmam” demek ahmaklıktır. Kâinat var, var da kâinatın birde gerisi var; ay görünür ancak bir de ayın arkası var, ama senin gördüğün ayın sana bakan tarafıdır. Görünen tarafını görüyorsun, görünmeyen tarafını göremiyorsun. Lâkin ayın görünmeyen tarafı da olduğuna inanırsın, dersin ki;

- Bunu inkâr etmeye gerek yok, evet bize görünen yüzü var birde bu yüzün gerisi var.

Demek ki gayb âlemlerini Cenâb-ı Allah bize türlü vesîlelerle bildiriyor;

- Ayın gerisi var mı?

- Var.

- Görüyor musun?

- Görmüyorum.

- Olduğuna inanır mısın?

- İnanır mısın da ne demek? İşte ay! ayın gerisi var, bu kadar basit.

Bu içinde yaşadığımız âlem var, birde bunun gerisi var.

- Bu âlemin gerisi olduğu neden bellidir?

Bu âlemin gerisi olmasa her gün binlerce insan bu dünyadan nereye sefer ediyor?

- Nereye?

Bu dünyanın ötesine. Görünmeyen bir âleme. Bugün görünüyor yarın görünmüyor.

- Bu insanlar ne oldu?

- Bir yere sefer ettiler.

- Nereye sefer ettiler?

- Bu dünyanın görünmeyen tarafına.

- Görünmeyen tarafı nasıl yahu?

- İşte be kör müsün? Kabiri eşiyorsun, içine yatırıyorsun üstünü kapatıyorsun, görünmeyeni sana ispat ediyor.. Bu insanlar görünmeyene sefer etti. Çünkü biz kapattık, onlar bu âlemden çıktılar başka bir âleme sefer ettiler. Biz baktığımızda göremiyoruz lâkin onlar oraya gömüldüler, oradan seyir ediyorlar; bu onlar sefere çıktı demektir.

İşte görünen var görünmeyen var; görünmeyen olmayacak olsaydı sözlükten ve lûgatın içinden görünmeyen sözü kalkması lâzımdı. Demek ki “görünmeyen” sözünün delâlet ettiği bir mânâsı vardır ki, her insanda görünmeyen tâbiri vardır. Görünmeyen şeylerin mevcûdiyetine dâir bu söz her insanda vardır. Görünenden görünmeyene gidilir ve görünende olan insanın görünmeyene gitmesinde birinci şart görünmeyenin mevcûdiyetine inanmasıdır.

- Görünmeyen nasıl bir şeydir?

En basitinden, o insanı kabre koyduktan sonra biz o insanı görünmeyen âleme emânet ettik demektir. Görünmeyene sefer etmiştir.

- Ya ben?

Daha sana sıra var, şimdi görünüyorsun dolaşıyorsun. Görünmeyene dâir ismin çıktığında seni de hadi bakalım sende görünmeyene sefer ettin diye yüklenirler götürürler.

Herkese görünmeyene bir sefer mecbûridir. İster istesin ister istemesin herkes görünmeyene sefer edecektir. “ben inanmam” deyip inanmazsan sefer ettiğin günde inanacaksın. Üzerine 5 araba toprağı yıkıp sağlam taşları koyup o kimseyi yatırdıkları vakitte “inanmam!” dediğinin mânâsını o vakit göreceksin.

“İnanmayız” diye ısrar edenler: peki inanma bir gün gelecek inanacaksın lâkin o gün gelmeden önce gayba inanıp ta giden adamın hâli başka, hücceten (aniden) karşısına çıkması başkadır.

Gideceği yere mâlumatı olan adamın seferi başka, mâlumatı olmadan hücceten âni olarak bir memlekete gittiği vakitte insanın hâli gene başkadır. Onun için gayba îman deniyor. Bütün peygamberler gayba îmanı bildirmiştir.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

4 Mayıs 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 182 - ZORAKİ İMAN

Zorla hiçbir şey olmaz. Zorla yapılan iş geri döner. Onun için su derinden yukarı çıkmak için motor ister. Motor olmasa su yukarıya çıkmaz. Basma kuvveti bittimi su kendi yolunda devam eder. İnsanlarda baskıyla bir yere kadar; baskının devam ettiği yere kadar gider.

Dünya işinde insan nerde zorlanırsa zor devam ettiği müddetçe o baskının neticesinde o baskıyla durur. Baskı kalkınca eski haline döner. Onun için kim baskıyla iş yapmaya kalktıysa sonunda işi berbat olmuştur. Hatta sustaya çok bastırıp bıraktığında kendisini devirmiştir.

Baskı sistemleri sonunda insanları kendilerinin istemediği yere döndürür. İş, baskıyı yapanların istemedikleri yere dönecektir. Bunu câhiller bilmiyor, zannediyorlar ki baskı yaptığımız takdirde bizim istediğimiz olacak veya devam edecek. Düşünemiyorlar ki, baskı kalktığı zaman her şey geri tepecek eski hâline gelecektir.

Evet, bir şeyin devamı kendi hâline bırakıldığı sûrettedir. Kendi hâline bırakılmadığı takdirde kesilip durur. İnsan tabiatı acâyiptir, onun için Cenâb-ı Allah hiçbir peygambere, zorla inandırınız diye emretmedi. Hayır, zorla inandırmanın bir netîcesi yoktur. Bu büyük bir hikmettir. Zorla inandıramazsın, inandım görünür, baskı kalktığı vakitte eski hâline döner.

Bizim bir eski tâbirimiz vardır;

“Domuzun kuyruğunu 40 yıl mengeneye koymuşlar..”:

Domuzun kuyruğu çok kıvrıktır. Biri bu canavarın kuyruğunu ben doğrultayım diye 40 yıl mengeneye koymuş, sonra bırakmış çıktığında o kuyruk gene kıvrık dururmuş. Mengenenin baskısı onu doğrultamamış.Yâni insanın yaratılış hikmetine karşı gelinmez.

İnsanları elbette ki baskıyla düzeltmek olmaz. Kendi tabiatına doğru yürütürse muvaffak olur, ama zor kullandığı takdirde olamaz. Şimdi bütün dünyada insanlar bu hikmeti bilmiyor. Zorla bir şey yaptıracağız diye uğraşıyor ve muvaffak olamıyorlar. Bu hikmetten dolayı Cenâb-ı Allah peygamberimize buyurdu ki;

“Dinde zorlama yoktur; isteyen îman etsin isteyen îman etmesin”,

Açıklaması:

“Yâni eline topuz alda başlarına vur demedim, isteyen inansın, isteyen inanmasın. İnananda Bana dönecektir inanmayanda Bana dönecektir, başka gidecekleri yer yok. Siz onları zorlayıp uğraşmayın, çünkü zorla onları inandıramazsınız”

Bu büyük bir hikmettir; bugün 20. asırda kendi inançlarını bıraksınlar ve kendilerince uydurma bir inanç bulup oraya bağlansınlar diye milletle bir asırdır uğraştılar. Bir parça serbest bıraktılar ve millet gene eskisine dönüyor. Bizim bu kadar sene yaptığımız uğraş işe yaramadı dediler...

Bu fıtrattır.. İnsanlar Müslüman doğar ve Müslümanlıktan onları ayırmak için ne kadar uğraşsalar İslâm’ın boyasını değiştiremezler. Bir yağmur yağdığında uydurma olan boyayı götürür, altından eskisi meydana çıkar. İşte böyle. Siz bu hikmeti gözetiniz. İnsanın vicdânı ve içindeki hisleri doğruya akar da, nefis karşı gelir. Nefis, kendisinin boyasını alsın diye zorlar ve ister. Sürekli boyasını sürer sürer, en sonunda bakar ki; “Bu bizim sürdüğümüz boya çıktı, üzerinde gene eski boyası kaldı.” Çünkü her insan doğuştan doğru yoldadır, Allah(c.c.) doğrudur;

- Doğumda anne neden sancı çeker?

Çocuk dünyaya gelirken ana karnındaki hareketinden ana sancılanır. Bu iş için iki melâike gönderilir; bir melek bir taraftan tutup çıkarmak ister, o öbür tarafa kaçar. Bu taraftaki melek tutmak ister, o başka tarafa kaçar. O ana karnındaki yerinden dışarı çıkmayı istemez. Orada çok rahattır, dışarıda kim bilir başıma neler gelir diye çıkmak istemez. Melâikeler Allah’ın emriyle gelir onu almak ister veya doğdurmak isterler. Ne zaman ki onlar uğraşır ana sancılanmaya başlar. Netîcede melâikeler der ki;

“Ey Rabbim, bu senin kulun itaat etmiyor, biz bunu dışarı alamıyoruz”.

O zaman Cenâb-ı Hakk’ın tecellisi olur, tecellisi olduğunda çocuk secdeye kapanır. Doğan çocuk secde halinde doğar.

Dünyada her ne kadar başka yere secde ettirmek İstese de insanın vicdanı râzı olmaz. Belki zorla eder lâkin vicdan ile secde etmez. Ve en sonunda yine insanın rûhu secde edecektir. Nasıl ana karnında secde edip çıkmışsa yine sonunda Rabbisine secde edip çıkacaktır. Onun için secdeyi gözet, secde mühimdir, secdesiz durma. secdesiz olan şeytan yolundadır, ondan sakın.

Asıl olan insanın Allah’a olan kulluğudur. Şeytana köleliği bırak. Şeytana secde eden Rahmana secde etmez. Lâkin en sonunda rûhaniyeti ona vuracak, nefse diyecek ki;

“Geri dur sen şeytana secde edersin, geri dur ben Rabbime secde edeyim!”

Ve insanın rûhaniyeti secde ederek dünyadan çıkar. Tek sultan Allah(c.c.), ikincisi olmayan Allah, mutlak sultan Allah’tır.

Not Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

3 Mayıs 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 181 - DİPLOMALI KİBİR

İrâde kuvvetidir, vücut kuvveti değil. İnsan dehşetlidir; azâmeti ilâhi yenin temsilcisidir. Lâkin kullananmıyorsun, ezilmiş ve bitmiş bir halde kalıyorsun. Cenâb-ı Hak senin ezilmeni bitmeni istemiyor. Seni yarattı ki; kendi kudret denizlerinden sana vermek ister. İstersen çalış o mertebeye ulaş. İşte bu yüzden Allah(c.c.)’ı anmak için Allah’ı yâdımıza getirmek için haftada bir zikir meclisine geliyoruz.

- Diplomayla kibirlenenlerin hâli nedir?

Yirminci asrın iddiası, biz her şeyi biliriz! Hâlbuki hiç bir şeyi bilmezler. Çünkü ilmin hududu yok ki. Her şeyi kavramak imkânsızdır.

- 15 sene okuyup üniversite diploması alan insana ne öğrendin?

Dersem 15 dakika konuşabilirse aşk olsun. 15 dakikada 15 senede ne öğrendiğini, hülâsa olan kalbindeki ilimden hikmetten yaz bana desem yazacak kimse yoktur. Mâlumatın ne? diplomayla her şeyi bildiğini ifâde edebilecek kimse yok ama iddiaya gelince bir şey söylesen hemen karşı çıkar, îtiraz eder, olurdu-olmazdı dâvâsı yapar.

Senin bildiğin nedir? Seni bırak profesörlerin gelsin kalplerinde ne var söylesin. “tez yazıyorum doçentlik tezi vereceğim” diye senelerce oraya gider gelir: ya 40 sayfalık bir şey yazar, ya bir sayfalık bir şeyi “tez” diye getirir:

- Ooo..! çok güzel doçent oldu!!

- Mâlumatı nedir? Kitaba bakmadan ne söyleyebilir? İlme ne gibi katkıda bulundu?

O eskilerin yazdığından alıp yazdın kopya ettin sen kopyacısın! Senin kalbinden söyleyip eskilerden olmamak şartıyla yenilerden söyle bakalım, ne ilâve artırabildin? Hiç! Ama burunları Kaf dağında kibir ve azâmetlerinden geçilmez.

Kibirden berbat ahlâk yok, büyüklenme! Neyimize kibirleneceğiz? Kibrimizde yok ki. Allah(c.c.) bize kulluğun şerefini bildirsin, kul olan haddini bilir, kulluk yapmayan haddini geçer; firavun olur nemrut olur. Nemrut, firavun olma Allah’a kulluk yapmaya bak.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden