29 Ocak 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 121 - MADDİ VE İLAHİ İLİMLER

- ilmûl ebyân ve ilmûl edyân nedir?

Zâhiri ve mânevi mânâsına iki türlü ilimi takdim ettiler,

ilmûl ebyân; Vücutlara, bedenlere ait olan ilim, insanın yaşamasına ait olan her türlü dünyevî ilim bunun içerisine girer. İnsan vücudunu gözetmeye, bilhassa sıhhatini korumaya ve azalarında bir noksaniyet olmamasına gayret edecektir.

ilmûl edyân ; Dine ait olan ilimler. Din insanın ruhaniyetini kemâle erdirmek içindir, ruhaniyette zaten kemâl vardır. Lâkin ruhaniyetimizin nefsaniyetinden serbestliğe çıkaracak, mahkûm iken hâkim makamına çıkaracak bütün yol usul, ilmûl edyanda dır.

Şimdiki insanların değil yüzde doksan dokuzunda belki yüz binde doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu nefsâniyetine mahkûmdur. Nefsâniyetini ve rûhaniyetini hapsetmiştir.O insan kemâl makâmını kazanamaz.. Bir kemâl hâli kendisinde hâsıl olamaz.

Görünen, süfli nefsâniyetinin kötü tabiatları ve kötü sıfatlarıdır, rûhaniyetini durmadan tekmeler atar. Ergenlik çağına girerken kalpte oturuyor. Ondan dışarı çıkamaz. Nefsâniyet yetmiş bin başlı dehşetli bir ejderha gibidir.

İnsanları nefsaniyetlerinin mahkûmiyetinden kurtarmadıktan sonra sîrette insan, sûrette hayvan görünür derler. Sûretinde insandır, mânâsında hayvandır.

Kıyâmet gününde her şeyin mânâsı meydana gelecektir. İnsanların da dünyada örtülü duran mânâları kıyâmet gününde sûretine galip gelip, mânâlarının sûretiyle gelecektir. Kimisi yılan, kimisi akrep, kimi ayı, kimisi öküz, kurt, eşek, tilki, sırtlan, kimisi kaplan sûretinde görünecektir.

Dünyadaki manzarası ne türlüyse ona göre zehir olacaktır. İnsanı kâmil, dünyadan insanı kâmil olarak çıkar. Sûretiyle mânâsı bir olarak gelir. İnsanoğlunun kötü nefsi hekime gitmek için günde yetmiş bahane bulur;

- Gözüm böyle, kaşımın burası böyle, karnım böyle oldu, nasıl oldu bu sivilce niye çıktı?

Midesi için başka, kalbi için başka hekim. Hatta şimdi abdest olma şekliyle de hekim arıyorlar. Kötü nefis kendi statüsünü korumak maksadıyla insanı öyle bir meşgul ediyor ki hiç sorma gitsin. İnsan nefsaniyetine mahkûm, insanı kâmil sıfatında adam var ama piyasadan kalkmıştır. Aramalısın;

El yazması Kuran-ı Kerîmleri, kakmalı kılıçları, kaşıkçı elmaslarını, paha biçilmez küpeleri piyasada ararsan bulamazsın, müzehânededir. Piyasadan toplandı müze haneye gönderildi, orada saklanıyor.

İnsanı kâmiller de var lâkin piyasada değildir. Eksilirse dünyanın müvâzelesi bozulur, batar.. Görmek isteyen onları iyice araştırıp karıştırıp bulacaktır.

HİKÂYE

İstanbul’da zamanın birisinde (Allahû mâfina) vebâ zuhur etmiş. Vebâ, salgın bir hastalıktır. Biri bu hastalığa sabah tutulursa akşama çıkmaz. Salgın fenâ gidiyormuş, ahali cenazeleri defnetmeyi yetiştiremiyor, camiden cenaze alıyor, sekiz on tane götürüyor gelinceye kadar sekiz on başka cenaze, onları alıp yükleninceye kadar on onbeş başka cenaze geliyormuş. O vakitte Azîz Mahmud Hûdâî Hz.lerinin zamanıymış. Üsküdar’ın eşrafı ve ûleması hazrete gitmiş el etek öpmüşler;

- Sultanımız başımızın çaresine bakın, zâhirde bizim elimizde bir şey yok, bu âfetin durması ancak dili pak olan, Cenâb-ı Hakk’a nazı geçen bir kimse ister ki onun niyâzı kabul olunsun ve bu salgın dursun.

O mûbarek;

- Allah’ın iradesinden çıkmak meşrebimize uymaz, şimdiye kadar bir yere karışmadık, bundan sonrada karışamayız. Bununla beraber sizi bir kimseye göndereceğim ki o sağı solu belli olmayan mêczup sınıfındandır, o işinizi görür, kavga eder, çekişir bağırır, onların terkûl edebi bir şey yapmaz zarar vermez, onlar mêczup sınıfında olduğundan mecâziptendir, delâlet edeceğim. Karacaahmette filân yerde Hasırpuş Dede var, gideceksiniz. O sizi görünce istediğini söyler, sizi katiyen kabul etmez, çok ileri giderse benim yolladığımı söyleyin.

O mübarek, mezarların arasında çıplak, anadan doğma hasırda sarılı yatarmış, hasırın içinden bir yere çıkmaz, başını ara sıra hasırdan dışarı çıkarıp tekrar içeriye gizlenirmiş. O zaman Karacaahmet mezarlığında gündüz içerisinden geçerken bile bir huşû âhiret kokusu gelirmiş.

Bu alçak vahabiler her şeyi dümdüz ettiğinde artık mezarlıklardan âhiret kokusu gelmiyor. İlâhi havf kalbe girdiği için o selviler, mezar taşları güzel kokulara izin verirdi.

Hazret bunu söyleyince el etek öpmüşler, dönüp tarif olunan yere gitmişler. Mêczuplar kendileri bilinsin istemezler, tâ uzakta dedik ya gizli duruyor. Ayak sesleri ve konuşmalar duymuş, derken hasırdan başını uzatmış bakmış ki, kelli felli adamlar geliyor. Cenâze getiriyorlar zannetmiş ama bakmış ki tabut yok, hududuna girdiler mi, yaklaştırmak istememiş, onlara söverekten;

- Bre ne işiniz var burada niye geliyorsunuz? Gezme yerimi burası? İşinize baksanıza, başlarınız sarıklı, kendiniz kelli felli insanlar burada ne dolaşırsınız? uyuyordum, beni de rahatsız ettiniz, gidin!

Onlar hiç bir şey yapmadan yaklaşmışlar, nihâyet fazla ileri gittiğinde zâtın birisi ileri gelmiş;

- Bak bize çok dil uzatıp sataşma, biz buraya kendiliğimizden gelmedik, Efendi Hazretleri gönderdi.

Deyince, o hasırın içerisinden nasıl ayağa kalkacağını şaşırmış;

- Nedir emri Sultânın? Niye daha evvel söylemezsiniz? Ne var?

- Bak merhamet et, ümmeti Muhammed’in ümmetleri vebâdan kırılıyor, bizi bu şeyden rahatlandır, kurtar.

- Peki Sultanın emri başım üstüne, bu ikindi namazından sonra defin kesilsin İnşallah,

O cevabı alıp döndüklerinde, ikindi namazından sonra camilerde cenaze kalmadı her şey bitmişti.

Not; Ş.Nazım kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

27 Ocak 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI 120 - “HASTA” OLMAYI İSTEMEMEK.

Elhamdulillâh, Allah’a arzuhâl veriyoruz.Yirmi dört saatte yirmi dört bin nefes vardır. Nefesler sayılıdır. Her nefeste bir yol alıyoruz. Ahirete doğru ömrümüzden sürekli eksilmektedir. On milyon, yirmi, kırk, altmış milyon nefes..! Ne kadarsa herkesin alacağı nefes sayılıdır. Alıp verdikçe eksiliyor, eksiliyor, eksiliyor..! En sonunda gözümüzden perdenin açıldığı vakitte bir melek gelir. Hastanın dünyasına bakmaz, o zaman melâike görünür ve der ki;

- Ben senin nefeslerine müvekkil olan meleğim, senin bu dünyadan alacağın nefes bitti.

Bitti, bir nefes daha olsa bir nefes daha, yaşayacaksın. Şeytan doktorları para sağsın diye sayısız aletler koyar, ağzına burnuna ciğerine karnına hortum sarkıtır. Eskiden künkler tıkandığında tulumba basarlardı onun gibi ağır ağır pompayı basar, lastikleri çekse ölü yâni adam zaten öldü;

- Yok yâhu daha yaşıyor, merhumu çok yaşatalım.

Artık bu dünya ona kabir eziyeti gibidir. Sayılı nefesler bitti, onun rızkı kapandı. Allah bizi dünya fitnesinden saklasın.

Dünya bizi sersem etti. İnsan bu dünyayı kazandığı vakitte ömrü artacak zanneder.Yok, belki yer odasında otururken gökdelende, nemrut kulesinde oturur. Belki yayan yürürken otomobile binip gezer yoksa para ömrü artıracak değildir.

Aslında insan Efendimiz s.a.v.’in vasiyetine dikkat etse ve parasını Allah yolunda harcasa, hasta olmaz. Peygamberlerin gösterdiği yol hasta olmamak için, hastalığı men etmek içindir. Testiyi kırmadan önce testiyi gözet, tekrar eski hâline getirilmesi ya olur, ya mümkün olmaz. Onun için Efendimizin ümmetlerine göstermiş olduğu yollar hastalığı men eder.


HİKÂYE

Efendimiz s.a.v., Mısır sultanı Mukavves’e Nağme-î Şerîfini gönderip İslâm’a dâvet ettiğinde memnun kalmış ve hediye olarak bir merkep, bir câriye bir de hekim göndermiş. Efendimiz s.a.v.;

- Bu hizmetkârlar gelen gidene hizmet için hânemizde iyidir, kabul ettim, hekime lüzum yoktur.

Ümmetlerinin zâhiri ve mânevi bütün hastalıklarına, dertlerine ve müşküllerine, derman ve deva şeklini getiren Peygamber s.a.v. seni başkasına muhtaç bırakmaz. Hekim demiş ki;

- Ben kralımdan bu emri aldım, izin verirseniz bir müddet kalayım.

- Kal, bizimle duruver lâkin hekimlik yapacaksın diye aklına gelmesin, eğer senden ilâç soran olursa tedâvini yaparsın.

O hekim,Efendimiz s.a.v.’in ve Sahabelerin huzurunda bir sene durmuş. Bir seneden sonra;

- Yâ Resullullah, izin verirseniz yerime döneyim,

- Niçin?

- Bir senedir burada sizinle ve sahabeyle beraber bulunuyorum ve kimse gelip ben hastayım diye şikâyet etmedi. Benim kapım bilinmiş doktor kapısıdır, Beyhude durmaya gerek yok. Orada hastalar çok onun için izin verirseniz gideyim.

- Gidebilirsin, biz burada hasta olmayız, çünkü biz öyle bir topluluğuz ki, acıkmadan yemek yemeyiz ve tamamıyla doymadan yemekten elimizi çekeriz. Hacâmat oluruz.

- Söylediklerinize göre siz ebediyen hasta olmazsınız.


Bu tertibi kim muhafaza ederse o hasta olmaz. Mide hastalıkların evidir, perhiz de devâların en birincisidir. Her kim midesini gözetebilirse, hazım cihazı tamam olduktan sonra o kimsenin vücudu zinde olur. Hastalık ona gelmez. Her kim midesini gözetemez, yorulursa muhakkak hastalanır. O vakitte hekim zaten perhiz emreder. Perhiz hastalığı önler. İlacın yapacağı zaten fazla bir şey yoktur. Bir kimse perhizle sabretse, vücut kendi kendisini müdafaa eder ve hastalığı dışarı atar.

Bu zamanda insanları zâhiri hastalıklardan çok mânevi hastalıklar tutmuş. Mânevi hastalık, uyuz cinsinden ve kuduz cinsinden olmak üzere iki çeşittir. Çok kimselere uyuz dokunmuş, çok kimselere de uyuzla beraber kuduz dokunmuştur. Çok kimselere de sırf kuduz dokunmamıştır, Onun için uyuz insanın yanına yaklaşma, kuduzlarla beraber düşüp kalkma, seni ısırırlar. Seni ısırdılar mı iflâh olmazsın. Uyuzun yanında oturma uyuz olursun.

Âhirete inanmayan uyuzdur. Allah’a inanmayan kuduzdur. İkisinden de sakın.

- Allah’a inandım, Âhirete mahirete inanmam diyenler uyuzlardır.

- Allah’ı kabul etmem. Diyenler,onlar kuduzdur.

Allah şerlerinden saklasın ısırırsa senide berbat eder. Sakın! Gözünü aç. Bu zamandaki insanların yüzde doksan dokuzunda uyuzluk vardır. Belki yüzde biri kurtulur.

Her kim şeytan işi yaparsa uyuzluğu vardır. Dikkat et, şeytanın işini yapan adamların hepsinde uyuzluk vardır. Uyuzlukta derece derecedir; elinde, kolunda, bazısı vücudunu kaplar.

Bir de içini kaplayan uyuzluk vardır. Yanına yaklaşma nefesi pis kokar, yüzü cehennemlik sıfatıdır. Meclisin bereketini kaçırır. Olduğu mecliste de nerde olursa diken gibidir. Uyuzluğu bellidir. Onlardan kendini sakla. Bu zamanın uyuzluğundan ve kuduzluğundan Allah bizi muhafaza etsin.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

21 Ocak 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 119 - İSTEKLERİN OLUŞUMU

- Neden en yüksek ve en güzel edep Efendimiz s.a.v.’in edebidir?
“Eddebe nî Rabbi fî ahsene tedili”

Rabbim beni edeplendirdi diye Resulullah s.a.v. buyurmuştur;

Cenab-ı Allah onu edep tâlim eyledi ve insanlığa numûne-i intisâl yapmıştır; Yâni “ona bak ve yürü”.

İnsanların hayatlarında karşılaşacakları ne varsa hepsine dâir bir vesile ile Resullullah Efendimiz, bizim nasıl hareket edeceğimizi bildirmiştir. Şimdi hülâsa olarak her hareket ve sükûnda ya bir hayır ya bir şer görülür. Her hareket ya hayra bağlanır, ya şerre bağlanır. Mubah olan işlerde de hayra yakın olan vardır ve şerre doğru götüren işler vardır. Hâsılı her harekette ya hayırdan ya şerden bir şey esas bulunuyor. Hayırdan ve şerden ne zuhûra gelirse Allah’tandır. Cenâb-ı Mevlâ kullarından yükü alır. Hayırdan mânâsı kulun ne yapmak istediğini Allah bilecektir.

- Allah bilmeden sen bir şey isteyebilir misin?

Allah’a gizli bir şey yok. Cenab-ı Allah, sen fikrine getirip düşünmeden önce, senin aklının veya fikrinin nereye doğru kaydığını bilir.Yâni Allah senin ne yapacağını, neye meylettiğini, neyi düşündüğünü, neyi hedeflediğini elbette ki bilir. O bilmeden sen nasıl bilirsin? O istemeden sen nasıl istersin? Allah’tan nasıl gizlenmenin mümkünü yoktur. Zâten kalbine koyan, kalbinde olan kapanı bilen O’dur. Kalbine ve aklına koyan Cenab-ı Allah’tır ve senin hareketine göre kalbine verir;

Meselâ; Senin arzun sinemaya gitmektir, kalbine öyle getirdin ve kararını verdin; Cenab-ı Hak o zaman, senin aklında veya kalbinde tuttuğun neyse o tarafa yol verir;

- Kulum bunu istiyor, mâdem istiyor gitsin.

Ama Cenâb-ı Hak bildirdi;

“Şerre yürüdün mü sana şer bulaşacaktır”

Şerdeki kötülük ve akabinde gelecek olan zarar, ziyan ve arkasından gelecek hüzün ve esef hepsi birbirini bularak gidecektir. Yalnız başındakiyle iş kalmaz. Yanlış yaptın yanlış karar verdin.

Yanlışını bilip te tövbe ederse; “Tövbe yâ Rabbi” deyip dönerse döndüğün yere kadar ziyan etmiş bulunursun, oradan dönemezsen daha fazla problemin artacak, dönmen daha zorlaşacak. Hüznün daha ziyade olacak, keyfin daha çok kaçacak, ümitlerin sönecek bitecek. Çünkü kul şerri istedi ve dedi ki;

- Bana şerre yol ver!

- Peki madem şerre yol vermek istiyorsun vereyim git.

Yok eğer hayır talebinde bulunduysa Cenâb-ı Hak şerri men eder, şer kapısını kapatır, hayır tarafını açar. Onun için müminin hayat nizamı bu İslâm’ın altıncı şartının farzının üstünde yükselir.

Mümin hiç bir zaman bilerek ve isteyerek şerrin içine girmez ancak nefsine mağlup olursa şeytana uyup o şerrin içerisine düşer.

- Yâ bu ne iştir?

Dese oradan geri dönse kârdır. İleri gittikçe batağa düşen insanın kendi kendine kurtulmak istedikçe batması gibi daha da batar. Batağa düşen adam, dışarıdan el verecek veya sırık uzatacak bir kimseye muhtaçtır.

- Kendi kendime ben kurtulurum.

- Ya nasıl kurtulursun? Uğraştıkça aşağıya gidiyorsun.

Bataklığın dibi yumuşaktır. Su belki yukarı çıkarır. Uzak doğuda adacıklar vardır. Denizle beraber karadan gelen büyük ırmak karıştığında, deniz mi, ırmak mı bilemezsin. Rengi gayet bozuk bir kahverengidir. Onun altı bataklıktır yâni (Maâzallah) bir kayık devrilse, aşağıya düşen yukarı çıkamaz. Bizim Akdeniz’in suları gibi berrak ve temiz değildir. Batağa düşen birine dışarıdan ip tahta veya mertek atılmazsa, onun kendi kendine çıkmasına imkân yoktur. Onun için Cenâb-ı Allah buyurur;

“Sizi Esfele sâfilîne yolladım, yâni batak ve kötü dünyaya hikmetimle gönderdim. Batanları batmaktan kurtarmak için size melekut âleminden bir de ip sarkıttım”

İp yanına kadar gelir, tutarsan seni yukarıya atar. Çoğu kimseler, ip yanına gelmişken beğenip almaz ve “sarılmam!”der.
Bataklığa düşene yardım edip elini verecek adam lâzımdır. İnanmayanların tuttukları yol doğru olsa Allah’ın rahmeti iner, ama onların üzerine rahmet inmiyor azap iniyor.

- Ey Müslüman Allah’a sarıl! dendiğinde anlamamız gereken nedir?

Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. O bilmediğinden ne kadar bilirsen, bildiğin sana âittir. Cenâb-ı Hak hakkında; bildim dersen o sana âit olan bilgidir, sen gene Allah’ı bilemezsin. Ne kadar yetiştiysen, sana verilen sen de açılan bir ilimdir o, ama Allah o değil. Allah senin bildiğin değil veya Allah senin bildiğin gibi değil. Senin bildiğin gibi olursa senin gibi olur.

Ebedî Allah senin benim bildiğimiz gibi olamaz. Allah’a sarıl mânâsı; Allah’ı bilene, Allah’ı bulana, Allah’a gidene sarıl mânâsındadır. Allah’ı bilen, Allah’ı bulmak ister. Allah’ı bulan Onu bırakmak istemez. Allah’ı bulduktan sonra kendisine dönmek istemez.

- Allah’ı bilip bulan tekrar kendisine dönmek ister mi?

Ne münasebet? nasıl dönecek kendisine, kendisinde ne yapacak? Deryayı bulmuş,deryanın içine dalmışken onu bırakıpta küçücük bir havuzu,küçük bir hazneyi sormak ayıp değil mi? Artık “Kendime döneyim, kendi bildiğime döneyim” yoktur. Senin bildiğin orada bitti. Allah’a sarıldı mânâsı; Allah’ın veli kullarına sarıldı demektir. İnsan Allah’ı tasavvur edemez.

- Allah nasıldır?

Ne aklına gelirse o değildir, çünkü aklına gelen mahlûktur. Aklına gelen, temsil yoluyla senin çizmiş olduğun krokidir. Senin aklına Allah hakkında ne gelirse nihâyet karikatür veya resim cinsinden bir şeydir. Kâğıda çizilmiş bir resimle fotoğraf bir olmaz. Veya sana benzeyen bir heykele bu benim diyemezsin, çünkü taştandır.

İşte insanların Allah hakkında düşündükleri, akıllarında şekillendirdikleri sûretten ibarettir ki, o katiyen Allah olamaz. Onun için Allah’ı bilmek ve bulmak çok uzak bir meseledir, lâkin sana bildirilen var. Kendi kuruntularından değil, ilâhi kitaplardan sana bildirilenlerle sen Allah’a bir yol bulursun.

O hakîkattir, onun dışında senin kara kalemle veya boyayla mücessem şekliyle yaptıklarının îtibârı yoktur. Allah’a sarıl dediğimizde; Allah’ı bulan kimseye tâbi ol ve yürü o seni tevhit denizlerine gönderir.

Tevhit denizlerine girdiğin vakitte, sen bir damlasın o deryadır. Damla deryaya düştü mü damlayı bulamazsın. Damla da derya olur,ayırt edemezsin. Orada hakîkate bakmaya ve görmeye o sûrette yol verir ki kendinden eser kalmaz,kendi aklından fikrinden hayâlinden bir şey kalmaz. Hayâl dünyasından çıkarsın hakikate bakarsın;


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

6 Ocak 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 118 - RABITA

- Resim yâni fotoğraf ne için çekilir?

Hüviyet için, tanınmak için, filân zamanda böyle haldeydik, bu halden bu hale geldik, çocuktuk, gençtik, delikanlı olduk, yaşlandık, ihtiyarladık, işte bunlar bizim resimlerimizdir demek için. Hem kendisine ibret hem çoluk çocuğa Fâtiha okumaya vesile olur.Onun için bir mahsuru yoktur. Ama senin eline kalemi alıp adam resmi yapman gerekmez, ama ondada hayırlı bir maksat varsa zararı yoktur.

- Râbıta meselesi nedir?

Resme bakıpta râbıta yapmak: Müritler râbıta dediğinde duruyor. Râbıta kalbin kalbe ulaşmasıdır. Sen şeyhine râbıta yaptığında, gözünü yumduğun vakitte şeyh olan zat, senin huzuruna gelip duruyorsa râbıta tamamdır. Şeyh olan zâtı kalbinde göremediğin vakitte aklına getirmek için resme bakılabilir. Resme baktığında gene kalbi şeyhini bulur. Kalbi şeyhini bulduğunda Evliyâların hepsinin kalbinde feyiz çeşmeleri vardır, dokunduğu anında gelir. Elektrik kontağına taktığında geliyor gibi birden akar. Tabî zâhiri şeriat sahipleri onu anlayamadıklarından resme bakıp tapıyor gibi bir sürü lakırdı söylüyor.

Bütün ashapların gözünün önünde Peygamber Efendimiz s.a.v. vardır ve gözlerinin önünden hiç gitmez. Hatta bâzı Evliyâlar gözlerinin önünden Peygamber bir lâhza giderse derhal kendilerini îmandan dışarı çıkmış sayar. Nereye gitse gelse Peygamberledir. Onun için onların işi başkadır. Bilenin işi başka bilmeyenin işi başkadır. Bilmeyene illâ öğreteceksin diye bir kâide yoktur.

Türkçeden başka dil anlamayan adama Arapça konuştun mu beyhûdedir. hiç fizik bilmeyen görmeyen, okumayan adama fizik öğretmeye kalksak anlatamayız. İmkânı yok, çünkü anlayış seviyesi çok aşağıda, anlayacağı şeyde çok yukarda kalır. Ayın üzerine inmeyen adam ayın üzerinde ne var ne yok diye dünyadan bakmakla göremez. Bilmeyen ve anlamayan adama anlatacağım diyerekten anlatma. Bu meseleler binlerce, yüz binlerce insanı meşgûl etmiş kavga bitmemiş, ne o anlatabilmiş, ne ötekisi anlayabilmiş, binâenaleyh sürüp gidiyor.

Râbıta meselesi mühim meseledir. Kalbimizin Allah’ın has kullarıyla buluşmasıdır. Buluştuğumuzda onların kalbi zaten Allah iledir. Evliyâ ile kavuşan Allah ile kavuşur. Şeytanın evliyalârı şeytanla beraberdir. Rahmanın Evliyâlarını istemezler ve çekemezler. Salyaları akan kuduz kelpler gibi hücum ederler. Onlar yaklaşırsa kafasına vur başka bir şey istemez. Bu tasavvufta insan makâmının başlangıcı tasavvufun yüksek makamlarıdır. Allah’ı görür gibi ibâdet etmek bu makamlardan biridir.

Hiç kimse kendi başına bir şey olmadı
Hiçbir demir kendi başına keskin kılıç olmadı
Mevlâna, Şems-i Tebrizî’nin mürîdi olmadıkça
Aslâ Mevlây-ı Rum(Rum diyârının efendisi) olmadı.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

4 Ocak 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 117 - SOHBETLERİN HİKMETİ.

Allah bizi affeylesin; Şah-ı Nakşibendi Hz.;

“İki davar sağacak kadar zaman olsa da sohbet size mekânet ve metânet kazandırır” Diyor.

Metânet olduğunuz makamda sizi sabit kılar, metânet sizin üzerinize gelecek olan zıdda karşı direnç, dayanma gücü verir. İsterse yılda bir, isterse ayda bir, isterse günde bir, her sohbette hazır olan kimse ne kadar hazır ise o kadar nasip olur.

Kalıbıyla hazır olup kalbi burada olmayanlar, burada bulunduğundan dolayı rütbe alır. Hazır olduğun kadar sana verilir. Lâkin sen rahmeti bırakıp başka şeyle meşgûl olduğunda o rahmetten mahrum kalırsın. Allah uyanıklık versin, uyanık olduğun vakitte alırsın.

Allah için içtima ettikten sonra o mecliste sen nasıl dursan da makbûl olur, her rahmetten nasip alırsın, çünkü burada kendini zapt etmende bir cihattan sayılır. Nefsimizi burada yarım saat veya bir saat zikirle fikirle mecbûri tutuyoruz. O kalkıp gitmek ister biz dur bakalım diyoruz. Böyle meclislerde en azından bunun faydası vardır ki azdan çoktan nefsine söz geçirebilmeye sana bir salâhiyet verilir. Tabî yüzde yüz alması kolay mesele değil, hiç bir kimse bir günde doktor olmaz, bir günde okur yazar olmaz, bir günde hâfız olmaz, bir günde usta olmaz lâkin zamanın çokluğunda öğrenir.

Kumaşı boyacı küpüne beyaz getirirsin, boyacı küpünden yeşil çıkar. Bizim işimiz boyacı küpü işi değil ki, insan bu. İnsan ağır ağır alışır. Cenâb-ı Allah isterse insanı bir geceden sabaha kadar halk eder; gece anası o çocuğa gebe kalır, sabahleyin o çocuğu doğurur. Bu Cenâb-ı Hak’ka güç değildir. Lâkin bu âlemde bir maksada ağır ağır yürümek vardır.

Bu bir imtihan ve iptilâ merkezidir. Onun için ağır ağır alışırsın, ağır ağır bırakırsın, ağır ağır büyürsün, ağır ağır küçülürsün. Ağır ağır öğrenirsin. Bu mecliste biz bir saatten fazla duruyoruz, o bir saat içerisinde sen nefsini mahkûm ediyorsan, emrine alabiliyorsun demektir. Nefsini emrine alamayan adamın son nefeste îmanını kurtarması çok zor olur.

Nefsini birdenbire kumanda edip emrinin altına alamazsın. Ama tedriç ile yavaş yavaş emrinin altına alabilirsin. Müezzini minârenin başında gördüğünde;

- Ey müezzin minârenin tepesine nasıl çıktın?

- Ayağımı vurdum burada bulundum!


Dese inanmayız çünkü merdiven basamak basamak çıkılır. Tayyâreyi yapanlar motorların mukâvemetini, süratini, hızını ve dayanıklılığını, içinde uçacağı havaya göre tâyin ederler. Çünkü gökyüzünde düz hava, orta fırtına şekli veya kasırgayla esen hava şekli olabilir. Hava şekillerine göre hesabı vardır ve tayyâre gene uçar. Bizim hareketimiz ki; biz Allah’a doğru hareket etmek istiyoruz, çünkü Cenâb-ı Hak;

“Ve îleyna türceûn” (Dönüşünüz banadır.) diyor.

Dönüşümüz mâdem ki Cenâb-ı Hakk’a olacaktır bizde ağır ağır tedârikte bulunup, Allah’a dönmeye hazırlık yapmalıyız. Söylediğimiz bir kaç söz bu maksat içindir. Elbette çevredekilerin mukâvemeti kuvvetlidir. Evdekilerin nefsinin karşı gelmesi kuvvetlidir. Sana yol verirken Evliyâullahın ona göre hesabı vardır. Bir makamdan bir makama çıkacağın vakitte nasıl geçeceğini, nasıl yükseleceğini, ne gibi bir yol takip edeceğini sohbet esnasında bize tâlim ederler, çünkü dönüşümüz Allah’a dır.

-
Allah’a nasıl dönülecektir?

Davul zurna çalarak değil, böyle bir şey kazandırmaz. Allah’a dönüşümüz mânevi yoldandır. Öldüğümüz gün zâhirle muamelemiz kesilir, şimdi içinde yaşadığımız zâhir hayatla bir âlâkamız kalmamıştır.

- Bundan ötede Allah’a nasıl yürüyeceğiz, Allah’a nasıl gideceğiz? Allah’ın huzurunda nasıl duracağız? Allah bize hitap ettiğinde nasıl cevap vereceğiz?

Çünkü Cenâb-ı Hak’kın hitâbı olacaktır, hitâbına karşılık nasıl hareket edeceğiz? Nasıl cevabımız olacak. Mahşer gününde akla fikre gelmedik işler olacaktır. Buradaki uğraştığımız ve verdiğimiz saatlerin hepsini versek gene tedârikimiz az olur. İşte bu zikir meclisi ve sohbet meclisi tedârikten sayılır. Kulu hazırlar, kul tedarikte bulunur. Kul, Cenâb-ı Hak kendisine hitap ettiğinde nasıl söyleyecek, nasıl duracak diye hareketlerini ona göre edep dairesinde tutar ve edep dairesinden çıkmayı istemez.

- Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna nasıl çıkacağız, yürüyerek mi koşturarak mı?

İnsan sevdiği insana kavuştuğu vakitte üzerine koşturur. Sevgisine ve hasretine göre onu gördüğü zaman yavaş yavaş yürümez, üstüne koşaraktan gider. Allah c.c.,

- Gel bana ey kulum!

Dediğinde kanatlarımız olsa da uçsak diyen kazanır. Günler geçiyor ve bir gün hasretimiz dinecektir. Büyük hasretimiz Allah’adır ve Resulü Ekreminedir ve Âshabı Kirâmınadır ve Evliyâsınadır.

- Hasret çekmeyen neyin tadını bulmaz?

Hasret çekmeyen, hasret çektiği kimseye kavuşmanın tadını bulmaz. Bizim Efendimiz s.a.v., hasretimiz ne kadarsa onunla buluştuğumuzda o kadar zevk bize hâsıl olacaktır. Cenâb-ı Allah’a karşı hasretimiz ne derecedeyse o kavuşmada da o kadar zevk hâsıl olur.

Biz Allah’ı bilen adamlar değiliz ki, Allah’ı bilen adamların hâli bizde yok, biz sûretayız yâni kopyacı. Sûreta muhabbet söyleriz, asıl muhabbet olsa...



HİKÂYE İLAHİ MUHABBET.

Mûsa Peygamber Tur dağına giderken bir Âbidin savmağasından geçiyormuş. Savmağa: evvel zaman âbidleri orada otururlar, ibâdet ve zühdü takva üzerine olurlardı. Ne âile derdi, ne çoluk çocuk derdi, hiçbir şeye bakmazlar, Allah ile olurlardı.

Mûsa Peygamberin görüp geçtiği âbid, yalnız başına Allah’ı gözeten adam, tecellî ne zaman olacak, geçerken kapsın diye Mûsa Peygambere demiş ki;

- Rabbin Celle ve âlâyla sen kelâm söyleştikten sonra, benim için ilâhi muhabbetinden bir kıtta, hardal tanesi kadar bir şey yollasın, muhabbetine âşıkım! Demiş.

Musa Peygamber o risâleti Cenâb-ı Hak’kın huzurunda takdim etti;

- Kullarından filân kimse bir kıtta(küçük bir tane.), muhabbet istiyor Yâ Allah.

- Verdim Yâ Musa. Demiş.

Musa Peygamber geldiği yere geri dönünce bakıp, çağırdı;

- Ey filân kimse nerdesin? Çıksana meydana sana müjde veriyorum!

Bağırdı, çağırdı kimse yok, kapıyı açmış bakmış ki yer ikiye ayrılmış, o içerisine düşmüş, gözleri ateş gibi nefes kesiyor, yukarıya bakıyor. Mûsa a.s.;

- Ona Cenâb-ı Hak’tan müjde getiriyordum..!

Cenâb-ı Allah;

- Onun istediğinin bir zerresini yolladım, eğer onun istediği kadar ben gönderirsem dünya yanardı.

Allah’ın muhabbetinden dünya çatır çatır çıra gibi yanar. İlâhi muhabbetin, aşkın, zevkin, lezzetin içerisinde gark oldu gitti o. O bizden geçti. Ondan tatlı bir şey yok ki. Tasavvur bile edemezsin. O lezzeti târif etmek, hayâl gücünün ötesindedir. Biz burada saman çiğneyen adamlarız. Dünyada lezzet ararız. Dünyada lezzet yok ama bize göre çok lezzet var. İşte o ilâhi muhabbet bizim kalbimize düştüğü zaman biz Allah’a mensup oluruz. Biz bizim olmaktan çıkarız. Bizde bizim irade diye bir şey kalmaz. O’nun bizi sevk ettiği yere artık gideriz.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.