31 Mart 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 162 - HİMMET

Rûhaniyet çalışmaya başladığında insan yerden yukarı çıkar. Rûhaniyet olmayınca insan yeryüzünde dolaşır durur. Himmetini âli tut, medet ona göre yetişir. Bir ton çeken arabaya on ton yük yüklemezler çünkü fazla geldiğinden makine çekemez ve kırılır.

Sohbet; mümine dâima mânevi güç kazandırır. Tayyârecinin önünde sıfırdan başlayan sürat saati vardır, koşu yolunun üstünde 200km.hızlandığında vitesi takar ve tayyâre kendiliğinden kalkar. Daha evvel kalkamaz, denerse tepe takla gider. Bazı ufak tefek, hafif uçaklar orta yere yetişinceye kadar havalanır. Bir de dev gibi alâmetler (jumbo jet) vardır, o süratini 250km’ye çıkarınca ancak havalanabilir.

Senin rûhani kuvvetin seni kaldıracak dereceye geldiği zaman vücudun sana, yâni senin rûhaniyetine yük olmaz, çeker kaldırır. O sürati bulmayınca yeryüzünde koşar ama havalanamaz. İbâdeti çok olanın rûhaniyeti kuvvetlenir. Rûhaniyeti kuvvetlenen insan melekûta doğru kalkar. Onun için ibâdeti çok yapmak mühim meseledir. Birde yaptığın ibâdeti ve ondan aldığın kuvveti bozmamak, zây etmemek şarttır. Zây edersen gene havalanamazsın,

- İbâdetin kuvvetini kesen nedir?

İnsanın nefsine tâbi olup hak yoldan ayrılmasıdır iman yolunda hızlanırken şeytan yoluna döndüğü anda, o koştuğu zây olur. Mâdem döndü, tekrar baştan başlayacaktır. Onun için ibâdet yapmak aslında kolaydır ama yaptığı ibâdetin kuvvetini gözetmek zordur. Îman ve İslâm’ı israf eden, îman ve İslâm’ın bize kazandırdığı kuvveti zay zuy eden şeyler: bakışlarımız ve söylediklerimizdir.

“Âhir zaman insanları Allah’ın emrini tutmayacak” diye bize bildirilmiştir. Bu zamanda insanlar Allah (c.c.)’ın emrini tutmamak için yarışmakta. Yarış; günah üzerinedir: Hangimiz daha çok günah işleyeceğiz? Hangimiz daha çok Allah’ın emrini kırabiliriz? Hangimiz daha modaya uyacağız? Hangimiz daha çağdaş olacağız?

Günahta yarışmak vücudun zâhiri kuvvetini kırar ve mânevi gücü infilâk ettirir. Vücut, kazanı patlamış bir arabaya benzer. Mânevi güç eksildiği anda, bizim melekûta olan yollarımız kapanır, yol geçit vermez.

İbâdet yapmak kolaydır, ibâdetten hâsıl olan kuvveti gözetebilmek mühimdir. En ufak bir yerden, gözünün sana helâl olmayan bir kimseye şehvetle bakmasıyla senin mânevi gücün alınır. Bunu yapmazsan kalp gözleri açılır.

Hüseyin bugün bahçeyi suluyordu, yardım olsun diye bir adam geldi musluğu açtı, sssss diye ses geldi ama su gelmedi, su yoktu. Bunun gibi gözle harama baktığında, mânevi güç bizden (suyu akmayan çeşme gibi) sssss biter. Her ibâdette muhakkak bir kuvvet vardır ve mânevi güç aşılar, lâkin musluğu açık bırakırsan akar gider sonunda hava alırsın. Onun için ibâdeti yapmak kolay, ibâdeti gözetmek zordur.


Mevlâna Celâleddîn-i Rûmi Hz.’leri semâ yaparken kuvvet alır yükselmeye başlardı. İçeride kuvvet olduğundan yedi defâ döndü mü yukarıya doğru havalanmaya başlardı. Mevlevî dervişlerinin dönmesi iki çeşittir;

1 taklit dönmesi,

2 tahkik dönmesi,


Bir taklit ederek dönen derviş var, bir de hakîkaten dönen derviş vardır ki; dönerken onun kendi kuvveti artık orada değildir. Tıpkı tayyârenin uçması için tekerlekleri değil, motorları çalıştırması gibi. Tekerleği tayyâre meydanında bir taraftan bir tarafa hareket etmek için kullanırlar. Gökyüzüne havalandıktan sonra uçağın tekerlekle işi kalmaz. Onun için tayyârenin tekerleğinin bir ayrıcalığı yoktur.

İnsanlarda da yükselecek kimsenin ibâdet kuvveti ne kadarsa ona göre yürür. Kimisi yedi defâ döndükten sonra uçar, kimisi yetmiş defâ yerinden oynatsan yukarıya kalkacağı yoktur, çünkü motorları yoktur. Mevlâna Hz.leri âşikâre gösteriyordu ki;

“İnsan havada dönebilir, durabilir ve havada yürüyebilir”.

İnsanın havada durabileceğini insanların % 99’una desen belki;

Yâhu şeyh Efendi bir hoş oldu” diyebilir,lâkin insan yerden gökyüzüne yükselebilir, hareket edebilir, kendi feleğinde dönebilir.

Biz kendimizi tanımıyoruz, kendimizdeki kuvveti tanıyamıyoruz, çünkü bize tanıtmıyorlar;

Yeryüzünde duracaksınız, gökyüzüne yol yoktur!” diyorlar.

Gökyüzüne yol ibâdetten geçer. Dediğimiz gibi, Mevlâna Hz.leri yedi defâ döndü mü kelebek gibi yukarıya kalkarmış.

Büyük Şeyh Abdullah Dagıstânî Hz.leri(Allah ondan râzı olsun) bir keresinde “Gözünü yum,aç” dediğinde, Kâbe’nin etrafında öylesine temiz, sessiz ve sedâsız, yanındakini hiç incitmeyen bembeyaz kelebekler gibi bir bir tayfa gösterdi.

Isıran ve tepen; hayvandır. İnsan sıfatını aldığında, hemen yükselir ve rûhani kuvvet alır. Rûhani güç; gözden boşalır, ağzımızdan söylediğimiz sözlerle, mânevi gücümüz düşer. En azıdan malayâni ve lüzumsuz kelâm söylediğinde de mânevi güç geriler. İşte lüzum eden, ibâdeti artırmakla beraber gücünü gözetmektir.


Gücünü gözettiğinde; yeryüzü de, deniz de, gökyüzü de sana musahhardır. Denizin ister üzerinden, ister dibinden gidersin. Denizin içindeki mahlûkatı seyredersin, derinliği sana zarar vermez, binlerce metre olsa da o suyun ağırlığı seni ezmez. Bu sana mânevi güçten dolayı verilir. Mânevi gücün okyanusu çeker. İbâdete bir parça kuvvet vermekle beraber, kuvveti gözetmeye yani kuvveti biriktirmeye gayret etmek lâzımdır. Onu yapamadığın vakitte avam-ı nas’tansın.

Avam: Yerde sürünen kertenkele, yılan veya timsah gibi sürüngen mahlûk cinsindendir ve sürünür gider. Başını yukarıya kaldır; tayyâre kalkarken ilk burnundan kalkar, inerken gene burnunun üstüne iner. İbâdet bizim içindir. İbâdet ve kulluk Allah(c.c.)’ındır, kulluk Allah’a dır. Lâkin o ibâdetten hâsıl olan mânevi güç, bize verilmek içindir. Başka türlü yoldan sen o gücü alamazsın. Cenâb-ı Allah sana ibâdeti tâyin etti ki; hem kendisine bir taraftan tâzim edersin, öteki yandan mânevi güç kazanıp Rabbine yol bulursun.Onun için;

İbâdetsiz ve zikirsiz kimse Allah(c.c.)’a yaklaşamaz, Salâvatsız kimse peygambere yaklaşamaz, Muhabbetsiz kimse kimseye yakın olmaz,

- İnsan tayyâreyi yapar ve uçurur peki kendi niye uçmasın?

İnsanın yaptığı koca tayyâre uçuyor ancak o tayyârenin bir disiplini vardır. O disiplinden nokta şaşmaz, şaşsa havalanmaz. Sen de uçma disiplinine girdiğin takdirde pekâla sende uçarsın .

Lâkin dedik ya; disiplinini bilemeyip gözetemez. Hepsinin bir hizmeti var, bir âhenk kurulacak ki havaya kalksın. Senin gözün kalbini dinlemez, dilin-ağzın hiç dinlemez, elin-ayağın, karnın-kıçın ha kêza, her biri bir hava keser. Kalbin âciz olur, disiplinsiz nereye uçacaksın?

Şeytan bana gelin, ben de uçururum diyor. Öyle uçmak istemeyiz. Doğru dürüst uçmak lâzım; nîzam ve intizâmı, disiplinini muhafaza ettikten sonra insanın uçmasına, denizin üstünde veya dibine yürümesine hiç mâni yoktur.

Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

30 Mart 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 161 - SOHBET SOFRASI..!

Gereği olmadan kimseye silah verilmez. Askerde silâh depoları vardır, kime gerekirse verilir ama umûma verilmez. Şeyh Efendi Hz.leri; elimizde olan kuvvet, kimin ihtiyacı varsa kendisine lazım olanı hemen vermeye bizde kuvvet var, Bizim seviyemiz budur; dedi, yâni: “Size bu kadar söyleriz bundan fazlasına gerek yok. Fazlasına da ihtiyaç duyarsanız o fazlalık bizde var” O hizmete müvekkil olan velîyullah, Allah Evliyâsı, kendisinde feyiz arayan kimseye feyiz vermeye mecburdur ve verir.

İşittim ki sekiz yüz kişilik tayyâre yapıyorlarmış. İnsan onun önünde parmak kadar kalıyor, parmak kadar olan insanın salâhiyetine bak. Bizim kasaba kadar ahâli içine binecek.

Hasılı hu, Cenâb-ı Hak bize hidâyet buyurdu ve iyi kullarının yoluna bize yol verdi. Dikkat edin ki o yolu bırakıp geri dönmeyiniz. Onun için müminler;

- Yâ Rabbi, sırat köprüsünde ayakların kaydığı vakitte sen ayağımı sabit kıl, beni nefsime sabit kıl, kötü nefsine uyanlarla beraber etme, kötü nefislilerin eline bırakma, bizi kötü nefsin eline düşürüp te millet içinde ve huzurunda rezîl etme..!

Diye talep eder. Dünyada da ayaklarımızı sabit kalem eylesin. Ayağımız kaydı mı düşeriz. Ayağı kayıp düşen adam sağlam kalkmaz, bir tarafı sakatlanır. Eski halini bulması için nice çileler çekmesi lâzım yinede kırık testi bütün olmaz. Kırık testi kırıktır, ne kadar süslesen de çatlaktır. Şimdi akıllı usluyuz lâkin kötü nefsin eline düşüp te rezîl olan insan çoktur. Mağrur olup;

- Ben iyilerdenim deme, yalnız de ki

- Şerlilerle beni yazma, kötü nefsin eline bizi bırakma.

Bıraktığı anında boyan değişir, hâlin değişir ve kötülerin isminden yazılır. İnsanı rezîl eden kötü nefsidir. İnsan ne zaman aldanır belli olmaz. benim diyen insan bakarsın aldanır ve birden ayağı kayıp küüt! diye düşebilir.

- Ben dağa tırmanan adamım, yüz dağın üzerine çıkarım!

Emniyet olmaz ki. Dağcılar bazen lâhzanın içinde kanca atar. Düz kayanın üzerine kanca atıp çıkan emniyette değildir.

- Ben emniyetteyim, korkum yoktur.

Diyemez, bir ânın içinde en ufak bir kopma ve ya tam kancalamama, aşağıya gitmesine sebep olur belki tozu dâhi bulunmaz. Koca Âdem Peygamber;

- Ey Rabbimiz biz nefsimize zûlmettik, zâlimlerden olduk..!

Dedi. Âdem Peygamber bile öyle dedi de sen nasıl zâlim değilsin?

İşte nefsin halini söylüyoruz. Demek ki ben oruç tutarım, zikir çekerim, namaz kılarım kendim bir şey oldum! Yok. Daha bir-iki metrelik kayaların üzerinde tâlim yapan dağcılar gibidir. Öbür mükellefler iki yüz-üç yüz metrelik düz kayanın üzerine çıkıp yürür. Aklın fikrin şaşar. Onların işi milimetrenin üzerindedir. Milimetre hatası baş aşağıya düşmesine sebep olur. Düşerse bin parça olur ki bir kere daha ayağa kalkması yoktur.

Ama bizim bir-iki metrelik mesafedir, bize zarar vermez. Lâkin bu irtifâı geçip yukarda hazır olan makamlara tâlim olanların hâli başka türlü olur.

Yukarda Sultanın sarayı vardır. Orada da sana tahsis olunmuş olan kürsüler, hikmetler ve saraylar vardır. Ebedî, ezelî Sultan, o kullarına hazır ermiş olduğu gözler görmedik, kulaklar işitmedik ve kimsenin kalbine gelmedik saltanat vardır ki bugünkü gördüğün saltanat dünkünün aynısı değildir. Yarınki bugünü bastırır. Kaybolmadığı gibi daha renkli olur.

Öyle ya bir kat çıkan, ikinci üçüncü kat çıkan insan var, yirmi otuz kırk kata çıkan insan var. Bu senin talêbine göre verilir. Onun için dikkat et, tâlip ol. Geriye bakma ileri bak. Dağcı geriye baktı mı başı döner düşer, yukarıya baktığında kendini yerden bir-iki metrelik mesâfede zanneder. Aşağıdaki uçurumu gördüğünde anında gözü kararır ve düşer.

Bu bir mâidedir yâni sofradır. Rûhaniyetimizin takviye olması için hepimiz bundan yemeye muhtacız. Beyi, paşası, zâlimi de muhtaçtır, kadını,erkeği, okumuşu, câhili, Evliyâsı da muhtaçtır.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

29 Mart 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 160 - RAHMETE KAVUŞMAK

Bizim yolumuz sohbet yoludur. Müminlerin bir araya gelmesi rahmet inmesine vesîledir. İki mümin bir araya gelse üzerlerine rahmet kapısı açılır. Biz Allah’ın rahmetine her zaman muhtâcız ve Allah’ın rahmetine daha fazla ulaşmak için vesîleler aramalıyız.

Topluluk bir vesîledir. Cemaat toplandığında Cenâb-ı Hak bir mâide gönderir, mâide: sofradır ve hazır olanlar yer. Allah için olan her toplantıya rahmet gelir. Kalabalık arttıkça rahmet ziyâde olur. Ehlullâhın ve Evliyâların yardımıyla imdâdı olmasa bir insan günden güne erir ve bitmeye doğru gider.

Allah ve Resulünü hoşnut eden kimseye rahmet gelir. Allah ve Resulüne Evliyâlar yoluyla erişebilirsin. Bir veli bir Evliyâullah bulmasan ne zaman biteceği belli olmayan kendi bataryanın içinde kalırsın. Batarya bitmese bile zayıfladığında umûmi vücut kırılır.

Vesîleler insanın cismâni yetini ve rûhaniyetine hizmet verir. Allah ve Resulünün istediği bir meclis olursa oraya rahmet iner ve o rahmet seni takviye eder.

Cenâb-ı Allah kendi rahmetlerine doğru vesîle aramamızı emretmektedir. Bâzen küçük olan bir hizmet Cenâb-ı Hakk’ın yanında makbûl olur ve onun sebebinden rahmet gelir. Bazı defa da kendi amelinden dolayı zûlmete düşer. Bir kimsenin üzerine zûlmet inerse rahmet kaçar. Rahmet çok hassastır. Bir defâ gerilerse tekrar gelmesi biraz güçtür.

Efendimiz a.s., hanelerinde bir parça kuru ekmeği buldu ve onu aldı ve buyurdu ki;

“Ey hâne sahipleri, nîmeti gözetiniz, çünkü nîmet darılıp giderse barıştırması çok zordur.”

Kötü fiillerle uğraşıp rahmeti ürkütme.

- Rahmeti ürküten nedir?

İnsanın kendi şomluğu ve uğursuzluğudur. Bakarsın bir söz rahmeti durdurur. Yaptığın bir fiil veya bir iş rahmetin önünü keser. Rahmet sana yetişmez. Onun için neyin rahmeti çektiği neyin uzaklaştırdığını bilip şuurlanmak gerekir.

- Rahmeti gerileten ve rahmeti üzerine çeken amel nedir?

Onu kim bilirse rahmet içerisinde yaşar. Mühim olan rahmetin seni kuşatmasıdır. Rahmet seni kuşattıktan sonra korkma. Eğer rahmet seni kuşatıp ta bir yer açık kalırsa o bir yerden sana eziyet gelir. Her tarafta Allah’ın rahmet denizlerinin içerisine girmek lâzımdır. Girdiği vakitte rahatlık olur. Onun için hangi amel Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini üzerine çeker bilmelisin.

“Bu iş rahmeti bu işte zahmeti getirir” veya,

“Bu hizmet Peygamber ve Evliyâ hizmetidir” diye gözünün önüne getir.

Bu hizmeti yapan Peygambere, Enbiyâya olan şerefi alır, kalbi rahat olur. Rahat bir hayat yaşar.

Her kim şeytanın ameline giderse yiyeceği kötektir. Zâhirde olmasa onu melâikeler kamçılar. O kimseler bu sûretle Allah’ın rahmetinden uzaklaştıkça , kamçı lâzım gelir.

Dikkat et rahmet çeşmesini kapatma, azap çeşmesini de kurcalama. Kurcaladığında üzerine gelebilir. Dâima taat çeşmesinin yanında bulun. Onu açtığında rahmet açılır.

Cenâb-ı Hak rahmeti, dilediğin yerde sana ihsan eyler. O rahmet senin üzerine inince üzerinden yük alınır ve Tevfik kapıları açılır. Îman ve İslâm’a vesîle kılar. Azıcık düşünmen sana şeytan ameliyle iyi kimselerin amelini fark ettirecek ilhâmı verir. Şeytan ameliyse kaç, Peygamber ameliyse yaklaş. Bunun ortası yoktur; ya peygamber amelidir ya da şeytan amelidir. Peygamber ameliyse üzerine rahmet iner, şeytâni bir iş yaparsa üzerine azap inecektir.

Güzel amelle meşgul ol, kötü amelden sakın. Kötü amel yapıp ta iyi bir son kazanan insan yoktur. İyi bir hizmet yapıp ta sonunda pişman olan yoktur.

Ya Rabbi Sâlih kulların hizmetiyle bizi şereflendir. Para insana şeref vermez, lâkin îman ve Sâlih amel insana şeref verir. Allahın sevmediği milyonlarca insanın parası çok ama paranın çokluğu insanı kurtaramaz. Belki yükünün artmasına sebep olur. Bununla beraber helâl mal Sâlih amelin vesîlesidir, elinde bulundurmaya gayret et.

Not; Ş Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden
.

26 Mart 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 159 - ALLAH İNSANDAN NE İSTER?

Cenâb-ı Hak kendi zâtında yücedir ve övülmüştür. Kulun O’na hamdlerinden ve tespihlerinden Cenâb-ı Allah’a bir ziyâdelik gelmez, yapmadığı takdirde bir noksaniyet gelmez. Lâkin bizler kul olduğumuz için kulluk yapacağız. Ne çiftçilik, ne çobanlık, ne beylik, ne paşalık, bizden istenilen kulluktur. Eğer biz tam kulluğu yerine getirirsek, sebepsiz olarak bize rızkımız gönderilir. Şimdi sebepli olarak yeryüzüne iniyoruz, diyelim ki, tarlanın yerini süreceksin, sonra üzerine rahmet inecek, yağmur yağacak, ektiğin tohum çimlenecek, büyüyecek, başak verecek sonra ağaracak, sararacak ve biçilmeye hazır olduğunda, onu biçeceksin, değirmende öğüteceksin ve nihâyetinde ekmek yapıp yiyeceksin. Cenâbı Allah böyle verir, istese gökyüzünden hazır sofrada indirir, Allah bunlara kâdirdir. lâkin insanoğlu üzerine düşeni yapmıyor.

- Ey kulların bana vermiş olduğunuz kulluk sözünü yerine getiriniz sonra Bende Benim size vâadimi yerine getireyim, sizi yormayayım, yorulmadan size rızkımı göndereyim, Der.

lâkin İnsanoğlu;

- Biz çalışalım, döğünelim, kulluk bir tarafa dursun, dünyada ne toplayabilirsek toplayalım daha tarlamızı sürelim ekelim, biçelim, dönelim tekrar hazır edelim bunu yapalım senin kulluğunu bir tarafa bırakalım biz dünyaya hizmet verelim sana hizmet vermeyelim.

Cenâb-ı Hak;

- Yanlış yolu seçtiniz,Bana kulluk edene de etmeyene de rızkını veren Benim. Kâfire de, inana da, inanmayana da veren benim. Lakin inanan kimsenin işini kolaylaştırırım. İnananın işi ile inanmayanın işi bir olmaz, birisi azıcık çalışır çok alır. Kullarım bu sırrı bilecek olsalardı bastıkları geçtikleri yerlerden rızık arkalarından koşturacaktı. Ama insanoğlu bizim kullukta işimiz yok dediler.

Bu sene binlerce dönüm arazi ekildi ama toprak kupkuru. Rızkı vereni bileceksin ey insan! vereni bilirsen kapısından ayrılmazsın. Vereni bilmediğin için perîşân olursun. Peygamber a.s. buyuruyor;


“Cenâb-ı Hak mümin kulunun dağınık işini toplar. Îman eden kimsenin işini toplar”

Allah c.c., Âdem as.’ı yarattığında onun vücudunun üzerine daha ruh üflemeden hüzün yağmuru yağdırdı. Kırk sene sonrada bir sene ferah yağmuru yağdırdığı için Âdem zürriyetine kırkta bir ferah gelir.

Dünyanın işi böyledir. Allah’ı bulan dâima ferah olur. Allah’tan uzaklaşan insan dâima belânın üzerine düşmüş olur. Allah’a yakınlık ara, çünkü Allah’tan iyisini bulamazsın. Temiz görün ve secdesiz günün geçmesin. İyilik yapmadığın bir günün geçmesin.


Not: Ş.Nazım Kıbrısî Hz. sohbetlerinden.

24 Mart 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 158 - AHİRETE YATIRIM

Çoğu insanlar bu dünyadan, âhiretten nasibi olmaksızın çıkıp gitmektedir. Belki ellerinin altında trilyonlarca para olduğu halde bunu bu taraftan âhirete akıtayım diye aklı ermiyor. Zengin adam kazandığını dünyada bırakıyor. Sana dünyada bu kadar fırsat verildiği halde âhirete aktarıp bir hesap aç ki tâ ölünceye kadar vâdesi uzun olsun.

- Âhiret Bankası nedir?

Dünya ehlinin yanında en kârlı banka en çok fâiz verendir. Soruyor ve yüzde bir veya iki fazla veriyorsa parasını oraya yatırıyor. En çok veren âhiret bankası’dır. En azından bir koyarsan on katını alırsın. Dünya bankaları çok basit meblağlar verir.

- En çok veren kim?

Allah’a ve Allah’ın Peygamberinin bankasına yatırırsan mahşer gününde sana verilir.

*Bir altına on altın verilebilir,

*Bire yetmiş verilebilir,

*Bire yedi yüz verilebilir,

*Bire yedi yüz bin verilebilir,

*Bire bî gayrihîsab(hesapsız) verilebilir.


Ahirete yarayan akıl artar, çoğalır, eksilmez ve gerilemez. Dünyaya dâir olan akıl buruşur, küçülür ve işe yaramaz hâle gelir.. Şimdi yeni moda hastalık çıktı: genç bunama, vakitsiz bunama.

- Vakitsiz bunamanın nedeni nedir?

İnsanoğlu aklını Ahireti kullanmadığından bunar. Aklını âhirete kullanınca tazelenir, zâhir ve bâtın kuvveti de artar. Dünya aklı taşırsa kırkına varmadan kayıp, gazel olmaya mahkûmdur. İşte bu sebepten dolayı, bu zamanın insanları gerilemektedir. Akıl cevherleri kısalır, içerisinde cevher diye bir şey kalmaz.

- Ahiret aklını nereden alırız?

Ahiret aklını pazarlayan Peygamberlerdir. Sana bir parça maya verir. Bir kaşık maya; bir teneke sütü mayalar. Ya yoğurt ya peynir yapar.

Peygamberlerin aklından bir parça alsan senin de ufkun gelişir. Îman eden kimsenin ufku alabildiğine, hudutsuz genişler. Hududun içinde olan azaptadır. Birine Kıbrıs adası gibi bir cennet verilse, bir müddet sonra onu sıkar,

“Ne kadar darda kalmış bir hâldeyim” der.

Dünya için uğraşan kimse mayasını Peygamberlerden almayanlardır. Onların işi süte döküldüğü anda süt, kesilir. Kesik sütün içine maya atılmaz, bitmiştir.

Dikkat et âhirete yatırım yapmaya bak. Ama dünyaya yatırım yapayım dersen, aklın bir müddet sonra içine bir şey sığdıramaz olur. Unutkanlık arız olur, unutur gider. Unutkanlık derece derece insanın îman zayıflığından ileri gelir. Îmanı gür olan kimse unutmaz.

- Allah’ı unutmayan adam neyi unutacaktır? Onun için;

“feslehû ehluzzikiî in kuntûm la tâlêmun”

Ey Benim kullarım, bir şey sormak isterseniz, zikir ehline, zâkirlere sorun ki Allah’ı zikreden kimse Hakk’a yakındır. Danıştığın vakitte sana cevabını muhkem verir. (1)

Ehli zikir olmayana sorma seni dağda bırakır. Kurda kuşa yem yapar. Çünkü Allah’la beraber olan, cevabını Allah’tan alır. Oturmaktan kalkmaktan münezzeh olan Cenâb-ı Allah;

Ben Beni zikredenle otururum diyor. (2)-(3)

Dinde mümkün mertebe yolunu tutmaya bak, âhirete hazırlıkta bulun.


(1) “Sana indirdiklerimizde herhangi bir şüpheye düşersen, senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden olma!” ( Yunus/10)

(2) “O halde siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.“ (Bakara/152)

(3) “Ben, Beni zikredenle beraberim.” (Hadis –i kutsi)


Not: Ş.Nazım Kıbrısî Hz. sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 157 - SALİHLERİN İZİNDE GİTMEK.

Buğday tanesinin küçük böceği, bakla tanesinin de küçük sineciği olur. Onların ikisi de hemen hemen aynı büyüklüktedir. Buğday tanesinin sineciği bakla sineğine şikâyet etmiş;

- Yahu sen benden büyük değil, benim kadarsın, benden daha sert değilsin, sen değirmene girersin, o kadar öğütüldüğün halde sağlam çıkarsın, biz ise değirmene girdiğimizde un olup çıkarız, hikmet nedir?

Bakla sineciği demiş ki;

- Çünkü biz büyüklerin yanındayız (bakla iri ya!), siz küçüklerin yanındasınız. Onu öğütünceye kadar biz selâmetle çıkarız, siz küçüklerle girdiğinizde sizi ezip geçer.

- Ne yapmak lâzım?

Büyüklere uymak gerekir. Büyükler öyle demiş;

“Büyüklerle beraber giden adam ezilmez, işi selâmettir

Küçüklerle, yâni aşağılık kimselerle giden ezilir ve gider. Büyük bir ibrettir. Büyüklerle yürüyen kimse dünya ve âhirette kendini kurtarır. Alçak kimselerle düşüp kalkanı çarkıfelek öğütür.

- Kiminle arkadaşlık yapayım, dolaşayım, peşinden gideyim?

Diye soran insana cevaptır. Büyük adam bul. Yeryüzünden büyük adam eksilmez, eksilse ertesi gün dünya toz duman olur. Lâkin sen aramazsan aramadığın zaman, o sana ben filânım demez.Onun için büyük zatlar, Evliyâlar boyda posta bizim kadar lâkin Cenâb-ı Hakk’ın indinde büyük kimselerdir. Ararsan bulursun.

“Alebena vecedenâ”: “Bizi arayan bizi bulmuştur”.

Araya araya kâbeyi bulursun. Sora sora Bağdadı bulursun. Sormayan aramayan bir şey bulamaz.

- Ne aramalıyız?

Elmas çıkan memleketlerde, “acaba bir parçacık bir şey var mı” diye toprağı kazarlar, değirmene çekerler, su verirler ve toprağını akıtırlar. Fışkı arayan bulur, lâkin elmas arayan adam yeraltında titiz bir arama yapar. Elmas ara, çünkü elmas yeryüzünde bulunmaz. Cam parçası veya katır boncuğu kolay bulunur ama kıymeti yoktur. Kıymetli olan derin yerlerde bulunur. Midyenin kabuklarını dışarı da bulursun ama içindeki inciyi dışarı da bulamazsın, deryânın dibinde bulursun. Öyleyse iyisini ara. Şimdi iyisini arayan çok az;

- Ne yapalım cam parçası olsun.

Diye ıvır zıvır doldurur. Kıyâmet gününde sana;

- Eh ne topladın bakalım dök seyredelim.

- Sen dünyada bunları mı topladın? Bunlar için mi yaşadın? Benim huzuruma bunlar yakışır mı? Bu kadar sene toplaya toplaya bu zibili mi getirdin? Abdesthânede kabul etmez bunu.

Diye hesap sorulduğunda ne cevap vereceksin?

Topladığımız her şey kıyâmet günü gözümüzün önünde hazır olacaktır. Yaptığı hizmetten dolayı çok değerli mücevherler getirenlerin ve cennet hâzinelerinden doldurmuş olanların yanında, abdesthanedekileri toplayıp getiren utanacaktır.

Sabahtan akşama ne topladığımızı ve ya ömür boyunca ne topladığımızı düşünmek lâzım. Yol yakınken torbayı çöpe dök yeni baştan başla. Az da olsa temiz olursa makbûldür. Ama çuvalların içine deve hararı gibi pisliği doldurup, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna getirmek olmaz. Kıyamet günü muhakkak olacaktır. Amelini bileceksin.

Seylân adasında serendip denilen bir yere gittik (Sri Lanka), Âdem Peygamberin yeryüzüne indirildiğinde Havva anamız Cidde’ye indirilmişti. İndiği yerde Âdem babamızın ayak izi vardır. Oraya inip üç yüz sene tövbesi kabul olsun diye ağlamıştır. Cenâb-ı Hak tövbesini kabul buyurdu ve onun gözyaşlarından yakut taşı gibi sâir kıymetli taşlar halk eyledi. İnsanlar onları toprağı kazarak bulurlar.

O memlekette bir nehir vardır. O nehir değerli taşları kaynağından getiriyormuş. Oraya varan herkes o cevheri bulacak ümidiyle bir avuç alır, işin erbabına, kimselere baktırır. Talihliyse arada bir tane değerli taş çıkar. İnsan bunu işittiği vakitte bana da bir tane olsa diye ümitlenir.

Dünya! Burada sana ebedi hayatı kazandıracak cevherler vardır. Bu hizmetlerden belki mahşer gününde bana cennet nasip olur demiyor. Şimdiki insanların akıl mantık terazisi kırılmıştır. İnsanoğlu acâyiptir;

Not: Ş.Nazım Kıbrısî Hz. sohbetlerinden.

23 Mart 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 156 - İÇMEYİN ŞU SİGARAYI..!

Haram da lezzet diye bir şey yok, Cenâb-ı Allah lezzeti helâle vermiş, harama lezzet vermemiş. Haramda zevk yoktur. Şeytan alıştırdı mı çekip, götürür. En azından sigara içmekte bir zevk, bir mâna, bir mantık yok lâkin alıştırır ve götürür:

- Bu dumanı çekmekten lezzet alır mısın?

- Alıştık, ağzımıza kor, bir kaç defa böyle içeriz.

- Bir duvarda ocak yap, bir paket yansın gitsin,

- Olur mu?

- Ağzın, ciğerlerin ocaktan ucuz mu? Bari ocakta yak akıllı desinler, ağzın ocak değil ki.

Surûri Hz.lerine bir kimse gelmiş ve demiş ki;

- Şeyh Efendi Hz.leri, tütün plakası abdesthaneye düştü, hükmü nedir?

- Vay! Abdesthaneyi de pisletti desene!

Ağzında ateş yakıp burnundan salarsın. İşte böyle şeylerden dolayı aklı kısa kimseler İslâm’a düşmandır. İslam’a kim düşmansa sefer ayının son çarşambasında inen belalar onu bulsun.

Not (1); Sigara neden içilir neden bırakılır, bilmek istiyorsanız ilgili yazıma bir göz atmanızı öneririm. (http://ekabir.blogcu.com/sigara-neden-icilir-nasil-birakilir/3351398)

Not (2); Ş.Nazım Kıbrısî Hz. sohbetlerinden.

22 Mart 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 155 - UYANIN ARTIK..!

Hiç şüphesiz bu insanlar uyandırılmaya muhtaçtırlar. Üzerinden vakit geçmesin uyansın diye insan çalar saat koyar. O dünya meselesi için ufak bir zarardır. Eğer kaybederse , bir zarar ziyan olur. Lâkin ahireti kaçıranın bir daha geri dönmesi yok. Onun için bütün Evliyâların dikkati insanları uyandırmak içindir. Bütün Peygamberlerin vâzifesi oydu.

İnsanlar umumiyetle uyuklar, uykudadır. İnsan nefsi atıldır, uyuşuktur, dürtmezsen kalkmaz. Belki yedi, sekiz saat değil, yirmi dört saat uyur. Belki kırk sekiz saat uyur belki üç gün üç gece uyur;

- Uyur diye o adamı uykudan uyandırmayacak mısın?

- Bırak yahu adam uyuyor!

Müslümanların uyanması farzdır. Şeytan gafil insandan îmanını çalar. Gaflet anını arar îmanını çaldığı gibi kaçar gider. Arkasından ne atla nede eşekle yetişebilirsin. Bazı defâ seni öyle bir yerde tutar ki, îmanını çaldığı vakitte son nefeste olur (hafazan Allah) ikinci defa tedâriki mümkün değil. Terminale adım attı, öbür tarafa geçiyor, şeytan elinden imanı alıp kaçmış.

Şeytan îmana musallattır. O kimse îmanı bıraktı mı cenneti ebedîyen görmez, cehennemde kalır. Îmanını çalmaya yol bulamazsa günah işletir veya günaha sokar. Günah işleyen insan azâba müstahak olur. İlâhi kanuna karşı geldi mi tutacaktır.

Evliyâlar ve Enbiyâlar hepsinin maksadı uyuyan insanı uyandırmak içindir. Şeytan senin îmanını sakın çalmasın. Çalıp gittikten sonra bulması ve tedâriki müşküldür. Uyanıp kalktınsa ilk işin şeytanı kovala. Şeytanın işi bu, mahkemede kâtiplik yapmaz, zaptiye kapısında polislik yapmaz, tarlada ekin ekmez, şeytan âvâredir. Sabah sabah;

- Hey sizi cennet yüzü görememesiceler, küfür ediniz, Allah’a Peygamberine kafa tutunuz, Allah’ı saymayınız(haşa!) der.

Bizim yüzümüzden cennetten çıkarıldı, cennet yolunu bulamayalım diye bize diş biler. Allah bizi nefsimizle bırakmasın.


Not: Ş.Nazım Kıbrısî Hz. sohbetlerinden.

19 Mart 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 154 - YAHUDİLEŞMEK


- Yahudi kimdir?

Nerede bir fesat varsa orada bir Yahudi vardır. Yahudi: ya soyu nesebi Yahudilikten gelir veya ahlâk ve tabiatı Yahudi’dir. Yahudi olan kimse nefsine düşkündür ve kavminden ziyâde altına servete bağlıdır. Onların kalplerinde para yazar. Onların nazarında para her şeydir.

Bir kimsenin nazarında her şey para olursa o da Yahudi’dir. Para bir vasıtadır lâkin gaye değildir. Vasıta insanları kendi maksatlarına yetiştiren bir hizmetçidir. Vasıta olmasa insanlar bir yerden bir yere hareket edemez. Vasıtadan dolayı istediği yere gider.

Para dünyayı temsîl eder. Parayı her şey bilen Yahudi’dir. Her şey bu dünyadadır, “dünyadan ötede bir şey yoktur” dedi mi, o kimse Yahudi’dir. Adını, mezhebini, cibilliyetini sorma, o Yahudi’dir.

Bir kimsenin maksat ve gayesi dünya olduğunda o kimse maksat ve gayesine ulaşmak için her yolu mûbah sayar. Namuslu hareket kadar namussuzlukta onun yanında geçerlidir. Bu sebepten dolayı dünyanın peşinde daha fazla koşup daha fazla çıkar elde etmek için her şeyi itti bak eder. Her kötülüğü yapar fitne ve fesadı çıkarır.

- Bir fitne çıkarayım ki ben meydana çıkayım! ortaya bir söz atayım milleti alt üst edeyim.

Diyen kimse Yahudi’dir. Yahudi’yi tanımasan onun şerrinden kurtulamazsın. Dünya daha Yahudi’yi tanımadı, bizim Türkler hiç tanımadı. Yahudilerin en ziyâde uğraştıkları nokta Türklerin varlığını darmadağın etmek, Türkleri birbirine düşürmek. Türkler dediğimizde Türkler, Müslümanlardır.

Madem Türkler Müslüman’dır, Müslüman’ları Türklerden ayıralım veya Türkleri Müslüman’lardan ayıralım ki bu büyük bir fesattır. İş buraya döndü mü başını kuyruğunu bulamazsın. Onlar tezgâhlar bizim içimizdeki gâfillerde tatbik eder. Yahudi’yi tanımazsan onun şerrinden kurtulamazsın.

Burada bile yedi tane üniversite vardır hepsinde fesat vardır. Allah’ın Resulünün râzı olmadığı bir iş; kadın erkek beraber oturuyorlar. Kadın erkek beraber oturdu mu o demiri çakmak taşına vurdu demektir. Kıvılcım çıkınca kav alev alır. Gençlerin kız ve erkek beraber bir çatı altında toplanması ateşle oynamak ve fesat çıkarmak demektir. Lâkin yirminci asrın insanları Allah yolunu istemiyor da şeytan yolunu alkışlıyor. Allah yolundakilere;

- Bunlar gericidir, niçin kızlarla erkekler ayrı okuyacak?

Kızlarla erkekler beraber oturduğunda ders okuyamaz başka bir şey okur. Okurum diyen adam yemin etsin! Kadın ve erkek beraber oturdu mu fesat bitti. Cenâb-ı Hak onları târif etti;

- Onlar çeşit türlü şeyler icat ederler ki fesat dünyayı kaplasın.

Harpler insanlığı mahveder. Şeytan Yahudi’ye fesadı öğretir ve der ki;

- Senden kabiliyetli insan yok sen bu insanların haklarından geleceksin, ey Yahudi’ler siz birinci sınıf kimselersiniz, efendi olmaya lâyıksınız, diğer milletler sizin ayakkabılarınızı yalayacak

Yahudi’lerin yanında sâir insanlar o kadar düşüktür ki ellerinin altındakilere ayaklarını diliyle yalattırırlar. Fesadı şeytan öğretir.

- Gelinlik kızları, oğlanları toplayınız, üniversiteler yapınız, hem sağınız, hem sağdırınız. Hem eğlendiriniz hem dünyayı fesada veriniz!

Zîna ve sebepleri dünyada mevcut olduktan sonra dinin açılmasına ve gelişmesine imkân yoktur. Dini birinci derecede yok eden zinâdır.

Fesat yapanlar Cenâb-ı Hakk’ı sevmez. Allah fesadı sevmez. Yahudi’nin işi gücü fesat îcat etmektir. Aklına fikrine gelmedik âletin edevatın patentini sorarsan bir Yahudi’ye bağlanmıştır. Büyük deccal geldiğinde kim arkasına düşerse öyle söyleyecek;

- Helâl haram diye bir şey yok, hepsini size helâl ettim, ne kanun, ne şeriat var, mûbah kıldım.

Onlar. onun iradesinin dışına çıkamaz. Şeytanın ve tâbiler ilerin bağladığı ağa düşmeden tedarikte bulun, ağın içine düştükten sonra çırpınmanın faydası yoktur.

- Ağa tutulan bir balığın çırpınarak kurtulduğu görüldü mü?

Ahir zamanda fesadın üzerine düşmeyesiniz. Fesat ocakları sermâye arar, kapitalsiz yürümez. Genç oğlanlar, genç kızlar, kara paralar, içkiler ve onun gibiler deccalın ve şeytanın kapitalidir. Bunlarla dünyaya hükmeder. Onun için sen;

- Şeytanın saltanatını kaldıracağım. Diyeceksin,

Kurtulursun. Cenab-ı Hak seni onların içerisine bırakmaz. Zâhiri ve mânevi saltanat vardır. Zahiri saltanat, manevi saltanatla beraber olduğu vakit dünya gül gülistandır. Ayrıldığı vakitte dünya cehennemden bir kıtadır. Cenab- Allah bizi şeytanın şerrine uğratmasın.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden.

18 Mart 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI 153 - EVLİYADAKİ GÜCÜN SIRRI

- Hakîkatûl cezbet ne demektir?

Tarîkat sohbet mânâsındadır. Sohbet yoluyla terbiye olan kimse insanları ve müritleri terbiye eder. Sohbetsiz hiçbir Peygamber bir kimseyi peşine takamamıştır. Sohbetle onları Hakka dâvet etmiş ve onlarda Peygamberlere tâbi olmuşlardır. Bizim de yolumuz Şâh-ı Nakşibendi Hz.lerinin yoludur. Bizde onun yolunda hizmette olan kimseleriz. Mâdemki onların hizmetindeyiz onların usûl ve erkânını gözetmemiz lâzımdır. Kendin havasıyla bilirsin, bulursun ve tanırsın. Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri zâhirde de bâtında da Efendimiz s.a.v.’in yolundadır. Zâhirde yol gösterir, mâneviyatta da kendine bağlı olanlara hem nur verir hem onları hareket ettirir.

Evliyâda muharrik güç vardır ki ona Hakîkatûl cezbet derler. İnsanları tahrik edecek, harekete geçirecek güç için cezbet kuvveti lâzımdır. Sohbete mêzun olan adamda gelenlerin hâl ve şânına göre o kuvvet açık olur. O kuvvet olmasa sen onun yüzüne bakamazsın, kulak veremezsin, oturamazsın.

Şimdi elimizde kullanmaya mêzun olduğumuz o kuvvet çok hafiftendir. Damla damla akan çeşme gibi, akmıyor ama damlıyor. Tazyikli gelen cezbet membâa sı vaktin sahibi zuhûra gelsin ve açsın diye tutulmaktadır. İrâdesini gönderdiğinde bütün Evliyâlar kendi hâl ve şânlarına göre cezbet kuvvetini kullanırlar. Tam mânâsıyla cezbet kuvvetini kullandığında taşlar da dayanamaz arkalarından koşturur.

Onlarda canlıyı da cansızı da tahrik edecek güç vardır. Bu zamanda bütün Evliyâullahta, Seyri Sülük Sahiplerinde, îrşad sahiplerinde Hakîkatûl cezbet kuvveti vardır, o olmadan îrşad edemez. Sohbet esnasında o milyonda bir kuvvetten azcıkta olsa kullandırır. O sûretten hem dinler hem dinlediğini işlemeye kuvvet elde eder.

Sohbet eden kimse isterse dereden tepeden, karadan, sudan, dünyadan veya ahiretten konuşur. Dinlemekten maksat onların dikkatlerini toplamak içindir. Dikkatlerini toplayıp kendinde olan kuvvetten onlara da verir. Kulları takviye eder.

Kalp kalıbın sultanıdır. Kalbin olmasa sen boş kafesten ibaretsin. Kalbi tezhiz eden, sohbet esnasında mürşidi nîzamın mêzun kıldığı kimselere kalbin üzerine kuvvet verir. Kalbi harekete getirir. Kalp harekete geldi mi vücutta hareket eder. Asıl tarîkatı âliyyenin içinde sohbetsiz terbiye olmaz. Sohbet edemeyen şeyh olmaz. Bizim burada yaptığımız o emir üzerine kısa bir sohbettir. Emre ittiba insanlara saâdet getirir. Herkim emri tatbik ederse hayatı tatlı geçer. Problemsiz hayat isteyen büyüklerin arkasından gitsin. Çünkü büyüklerin gittiği yol selâmettir.

HİKÂYE

Sultanahmet camî şerîfi tamam olduğunda, sultan ilk Cuma namazına, şeyhi olan zat, Azîz Mahmud Hûdâi Hz.’lerini çağırmış. O günde bir fırtına, deniz dağ gibi kalkıp iniyor, rıhtıma yaklaşmaya imkan yok. Hazret, Üsküdar dan kalkıp Sarayburnu’na gidecek orada köprü yok, kayıklarla geçilecek.

Vakti saati gelince Azîz Mahmud Hûdâi Hazretleri rıhtıma geldi, kayıklar aşağı yukarı kalkıyor. Mûbarek ayağını koydu, ânında kayık dümdüz durdu. Kayıkçılar küreğe asıldılar ve kürek çektikleri yer çarşaf gibiydi. Sağ ve sol tarafta dalgalar ortalığı yutuyor, o yol halı döşenmiş gibi Sarayburnu’na doğru gidiyordu. Namaza yetiştiler. O yol Hûdâi yolu diye meşhurdur. Denizciler bilir.

Evliyaların ayak koyup yürüdüğü yer, dünya alt üst olsa selâmettir. Selâmet hayat isteyen, saadetli yaşamak isteyen, emni emanda yaşamak isteyen onların suyunda gitsin. Kendi havasıyla orada belki iki üç gün fırtına dininceye kadar bekleyecek. Büyük zatları arayınız, büyük zatların arkasından gidiniz diye emir var.. Size gelecek ne varsa onlar göğüsler, gözetir. Dünyada da ahİrette de gözetir. Allah onlara o kerameti vermiştir.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden.

17 Mart 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 152 - KÖTÜ ARKADAŞ

Kıyâmet gününde çok kimseler;

- Keşke filân kimseyle arkadaşlık etmeseydim,

Diyecektir. Kişi arkadaşından azar. Âhir zaman hakkında Efendimiz a.s. buyurdular;

“Ahir zamanda insanların evlâtları ana babalarıyla değil de arkadaşlarıyla ünsiyet edecektir. Ana babalarını saymayacak, sevmeyecek, onlara kıymet vermeyecekler. Arkadaşım diye yedi kat garip yabancı insana yakınlık gösterecek, canciğer olacak, ana baba deyince eteğinden silkip atacak. Ana babasını yaklaştırmayacak.. Yakınlık göstermesi gereken insanları bırakıp, yakınlık göstermemesi gereken insanlara yanaşacak”

Cemiyet nîzamının alt-üst olmasının işâretidir. İnsanın en yakın olması gereken, en çok kendisine fedakârlık eden, en çok kendisini seven, en çok kendisine iyilik isteyen ve îkram eden insanların ana babalarıdır. Sana ana babadan daha sevgi gösteren kimse yoktur. Hele bu zamanda insanlara Allah için değil, menfaat için yakınlık gösterirler. Canciğer tavır takınır, içeriden değil dışarıdan gösterirler. Bu zaman evlâtlarının çoğu Efendimiz s.a.v.’in kıyâmet alâmeti olarak bildirdiği sûrettedir. Sonrada kıyâmet gününde;

- Keşke filân kimseyle görüşmeseydim, arkadaşlık yapmasaydım ki beni şaşırttı, hak yolundan beni saptırdı.

Bu zaman işte o zamanın temsîlidir. Şeytan gençleri toplamak ister. Şeytan nasıl toplar;

Şeytanın insanlar arasında kolları vardır. Gözünü aç, yapıştı mı bırakması yoktur. İhtiyarlara ara sıra musallat olur ama ihtiyarların atılıp kakılacak hali kalmadı artık iki ayağı çukurdadır. Şeytan ajanları genç insanların arkasına düşer ve onları ayartır. Hak yolundan çekip, delâlet yoluna sürer. Şimdi hesâba gelmeyecek kadar çoktur.

- Keşke o filânla yürümeseydim, ne ettiyse o melun bana etti. Yâ Rabbi bana verdiğin azabın on kat fazlasını buna ver!,

Hitap gelecek;


“Azap hem ona hem sana katlansın gelsin!”

Azap kolay mesele değildir, insanın aklının, hafızasının sığamayacağı bir iştir. Allah’ın azabından sakınmak lazımdır. İnsan çok nâziktir, en ufak bir ağrıya sızıya dayanamaz. Hemen o ağrısını yensin, kurtulsun diye bir avuç hap yutar. lakin Cenab-ı Hakk’ın âsi, nankör, saygısız, küfürbaz, edepsiz, zâlim, habis kulları için hazır ettiği azap, akıl ve hayâl hududunu zorlar.

- Bu azaba insan nasıl dayanır?

Dayansın, dayanmasın. Cehennem ehli diyecekler ki;

“Feryat edelim, belki azabımız hafifler” diye bağırırlar, bitap kalırlar, ne feryat ediyorsunuz diye soran olmaz. Bir iki saatlik mesele değil aradan kaç bin yıl geçer, dişleri kenetlenir ve ses veremez olur. “Acaba bu sabrımızdan dolayı bir fayda olur mu?” hitabı izzet gelir ki;

- Ey ehlin nar, ey ateşin sâkinleri, cehennem ehli! Sabretseniz de etmeseniz de fark etmez. Dünyada azıcık sabretseydiniz bu gün bunlar başınıza gelmezdi. Burası sabretmenin yeri değildir. Sabretmeniz veya feryat etmeniz bir fayda getirmez, çünkü cehennemdeki zebânilerin kulakları işitmez.

Cehennem müthiştir. Su yerine kaynamış en keskin asitten daha beter şeyler vardır. Dünyaya bir kepçe dökülse her yeri asit yapar. Dağ, toprak, deniz diye bir şey kalmaz, hepsini aside döndürür. (Allah Muhafaza).

Gençlerin arkasında yetmiş şeytan, yaşlıların arkasında yedi şeytan dolaşır. Yaşlılardan ümit kesmiştir, çukur bir yer olursa çelme taksın diye arkasında dolaşır. Ancak iki iyi arkadaş olursa, onlara bakar sağlam olduklarını görünce;

- Bunlara yaklaşma, ikisi de Peygamber yolunda giden ümmettir, tepelerse altı aylık mesafeden atar, işe yaramazsınız.

Diye öbür şeytana bildirir. Arkadaşlık edecek insan azaldı. Uyuz kimselerin yanına yaklaşma. Uyuz derken; zâhirdeki uyuz hastalığı değildir, lâmba suyu (gaz yağı) dökersin, uyuzluğu temizlersin . Mânevi uyuz tutarsa kurtulması zordur. Pis, edepsiz, hırsız, yalancı, sarhoş, utanmaz, mezhep tanımaz, kumarbaz hastalığı ve uyuzluğu çeşit türlüdür.

Not.; Ş. Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden.

16 Mart 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 151 - MANEVİYAT VE DERECELERİN HAKİKATİ


Büyüklerin arkasından yürüyen kimse gide gide o büyük kimsenin makâmına gider.

- Kara karganın arkasından gidelim bakalım kısmetimize ne çıkar?

Derse leş bulur. Sultanın ve ya şehzâdenin arkasından ayrılmazsa hiç olmazsa onların sofralarından artan nîmetlere erişir. Onlarla beraber sofraya erişemese de yinede sofradan artan nîmetlere konar.

Demek ki insan bu hayatta neyi ve kimi tâkip ediyorsa ve düşünüyorsa bulacaktır. O sona varmadan kendisini bir chek-up yapmalıdır.

- Ben niçin çalışıyorum, ne için uğraşıyorum, istediğim nedir?

Bu hayatı bir lokmanın hatırı için yaşamaya değmez. Kedi, köpekler, karıncalar bile lokmasını bulur. Sen insanoğlusun sen de bulursun. Öyleyse daha yüksek olan, daha kıymetli olan bir şeyi kazanmak için çalışmak ve yaşamak mühimdir. Onu tâyin edebilmek elbette basit kafalı adamların yapabileceği bir şey değildir. Basit kafalı
adam, dolap beygiri gibi bir rutinin üzerinde döner.

İnsan bu değildir. Sabah, öğlen ve bir kaç türlü akşam yemeği, çerez..! Bunlar için yaşıyorsan hayat bir şeye değmez. İnsanın bunun ötesinde bir maksat ve gâyesi bulunması lâzımdır. Yeme içme gezme kavgası, her gün üç aşağı beş yukarı aynıdır.

İnsanın içinden çeken başka türlü hisleri vardır. Bu hisler maddî ölçülerle idrak olunamaz ve teknik cihazlarla tespit edilemez. Bu arzular madde âleminin madde zenginliğiyle ulaşılamayan mertebelerdir. İnsanın kalbi, o mânevi mertebelerle rahat olur. İnsan o mânevi mertebelere kendisini hazırlayabildiği derecede o âlemin ötesine atlar. Mânevi âlemlere yükselir. Maddenin sıkıcılığından ve hapsinden âzâde olur. Kul kendisini o âleme girerken anlayacaktır.

Baliğ olmak iki çeşittir:

Birincisi; İnsanın erginlik çağına ermesi, bu fizîki bünyemize ait olan bir yoldur, umuma ait olan ergenliktir.

İkincisi; İnsanlığa mânevi sırların çözüldüğü ve keşfolunduğu
demdir. Onunda hududu yoktur. O kuvvet yedi yaşında da açılabilir, on beşte de açılabilir, otuz, kırk yaşında da açılır. Kırk yaşında açılırsa kırk yaşında baliğ olur. Bazısı yetmiş yaşına gelir baliğ olmaz, eğik gelmiş, koruk gidiyor derler. Mâneviyatla zevk alamamış, bir şey tadamamıştır. Hâkikate kendisine bakmaya kendisine izin verilmiş olan, o mertebeye gelen adamdır, perdeler açıldığında;

- Neler varmış be! Biz köhne dünyanın içinde yaşayıp duruyormuşuz, halbuki neler varmış, nelerin arkasında neler varmış..! .O neler nelerin arkasında neler varmış. Öteler varmış, ötelerin ötesinde neler varmış..! Sürekli açılır, daha aklın ve idrâkin durur.

Birinci âlemde içtiğin ayranın tadı başkadır, ikinci âlemde içeceğinin tadı başkadır. Üçüncü, dördüncü, beşinci, yedinci mertebeye kadar gittiğinde o avamı nâsın gittiği yerin kemâlidir. Burada da biz ayran içeriz ama orada içirecekleri başkadır. Burada cismâni yetimiz serinlesin diye içeriz. Lâkin orada rûhani varlığımıza içirttirilecektir.

Rûhani varlığımız ebedîdir. Senin cismâni yetin üç-beş günlüktür. Cismâni yetin yok olduğunda hepsi yok olur yâni serap kabilindedir. Ötekisi hakîkattir. Onun için insan neyi tahsil ettiğini neyi elde etmek istediğini bilinceye kadar insan sayılmaz. Dört ayaklı sınıfta onlarla beraber otlar, yer içer ve dolaşır. O mertebenin üstüne çıktığında insan olduğunu o zaman bilir.

*Dikkat et hayat boşuna bir hayat değildir.

*Hayat dünya kavgası için değildir.

*Hayat dünyadaki hedeflere varmak için değildir.

*Hayat hak kul hayat içindir, hakîki hayata seni geçirtmek
içindir.

Bu yeryüzü, senin gökyüzüne fırlaman için, üzerine basıp o makamlara seni yetiştirmek için bir atlama tahtası gibidir. Buna dikkat edersen günden güne sende inkişaf olur, sende açılırsın değilse eğik gelir koruk gidersin ve kıyâmet gününde sana yapılacak muamele hangi sınıfa mensupsan ona göredir. Yiyen ve içen başlarını yukarıya kaldırmayan sınıfa verilecek ilâhi lütuf yoktur. Zaten onlara vereceğini bunlara versen ilâhi zevki anlayamaz;

- Dişleri olmayan adama fındık fıstık ne verirsin?

O dişleri olanlara pek güzel olan fındık fıstık, dişleri olmayana azaptır hattâ eziyettir. Çiğnemek isterken damakları parçalanır, öğütemez. Belki suyla yutar belki tükürür. Ama dişleri sağlam olan güzel yer. Sende kendi mertebene göre bir şahâdetname almaya bak, onu alırsan sana itminânı kalp olur (kalbin rahat olur). Hedefin belli olur. Fırtınalı karanlık bir gece de olsa gene sen hedefini şaşırmadan doğru gidersin. Bu mühim olan bir noktadır ve insanımız hakîkatleri bu sûretle mütalaa edemezse daha dört ayaklıların yedikleri kötekleri sopaları çok yiyeceklerdir.

Aklıyla kulluk yapan ve o mertebenin üstünde gönlüyle kulluk yapan sınıf vardır. Aklıyla kulluk yapan, sert şeriat kâidelerinin içinde durur, zevkini almaya kendisini zorlayamaz. Zevkini almaya zorlayan adam tarîkata girecektir. Tarîkata girdiğinde, tarîkat sahibinin namazıyla, tarîkata girmeyip şeriatı tutan adamın namazdan alacağı zevk aynı değildir. Öbürü aklıyla ibâdet ediyor, bu gönlüyle. Gönül muhabbetin merkezidir. Onda lezzet vardır, öbüründe sertlik vardır.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

15 Mart 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 150 - İNSAN VE MANEVİYAT.

Sohbet meclisleri insanı Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna hazırlayan mânevi bir kuvvettir. Mâneviyatı olmayan bir şey karikatürdür;

- Ne mânâ ifâde eder?

Bir kıymet taşımaz. Senin yerine senin karikatürünü almazlar. Heykelin olsa heykeli senin yerine kabul etmezler. İnsanın ünsiyet ettiği, istediği canlılıktır, hayattır. Hayâtı olmayan şeyi insanoğlu ne yapacak?

Din de mâneviyat olmasa filôzof kelâmı olur. Filôzoflarda konuşur, düşünüp düşünmeden bir sürü söz söylerler. Düşünmeden söylediği
daha âlâdır.

- Niçin ?

Çünkü söyledikleri saçma sapandır. Filôzofların mezhebinde hangisi daha saçma sapan söylerse o en kuvvetli büyük filôzoftur. Hangisi mânâsız mantıksız ipe sapa gelmez bir söz söylerse:

- Kimse böyle söz söyleyemedi ne söz yâhu!

- Anladın mı sen?

O adam anlamak için söylemedi. Zaten anlaşılmak için konuşmuyor, “Anlaşılmasın! yükseklik anlaşılmamakta!” eşek anırdığı vakitte de eşeğin anırması anlaşılmaz. Demek ki filôzofun söylediği sözle münâsip geliyor çünkü eşekte anlaşılmak için söylemiyor.

Mâneviyat yürüdüğünde hayat verir. Mâneviyatla kuru dal yeşerir. İnsanoğlu dâima mâneviyat peşindedir. Sen onların inkâr ettiğine bakma. İnkâr edişi kibrinden dolayıdır. Evet demeye kibirlenir. Mâneviyat perdesinin arkasına geçmeye, kapalı olanı aralamaya bir anahtar deliğinden de olsa şöyle bir bakayım diye arzu eder. Mânevi âlemleri görmek ister.

İnsan bazen güzel rüya görür, tesirinde kalır ve o rüya âleminde daha kalsaydım diye temenni eder. Rüya âlemi hiç şüphesiz görünmeyen âlemlerin işaretini vermek içindir.

- İnsan gözü kapalıyken bir şey görür mü?

Görmez.

- Gözleri açık ama karanlıkta bir şey görür mü?

Gene bir şey görmez. Gecenin karanlığında baştan aşağı örtülü, gözün kapalı olarak uyurken, seyrediyorsun ve görüyorsun, rüya görüyorsun.

- Gördüğü nedir ve gördüklerini neyle görür?

Demek ki insanda başka bir hüviyet daha var. İnsanın içinde başka bir varlık var ki bu varlık zâhiri gözler görmeden insanlara bir sürü şeyler gösterir. İnsanın ayakları yürümeden o varlıkla dolaşıyor. Bu uyuyan ayaklarını kullanmadan dolaşabiliyor, bu gözlerini kullanmadan görebiliyor, kulaklarını kullanmadan duyabiliyor, ağzını kullanmadan söyleyebiliyor, tadabiliyor. Ellerini kullanmadan o âlemde o vücutla ellerini, başka elle kullanıyor.

Demek insanda bir başka vücut var ki o vücut bu vücudun içindedir veya dışındadır. O vücut bu vücudun âzâlarının hiçbirisini kullanmıyor. Vücuduna bağlı hislerini kullanmadan bu ikinci vücudun hisleriyle hissediyor. Böyle bir şey yoktur demek olmaz.

- Rüya âlemi nedir? Tarif yapabilir misin?

Rüya âlemi bu âleme mensup değildir, bu âleme bağlı olan bir iş değildir. Rüya âlemi bu gezdiğin vücutla değildir. Hislerinde bu vücudun hisleri değildir. Cenâb-ı Allah insanın rûhaniyetine nefes aldırmak için uykuyu bize îkram etmiştir ki uyuduğumuz vakitte dinleniriz. Aslında rûhumuz bu vücudun hepsinden âzad ediliyor.

Rûhumuz bu vücutta mahpustur, hapsolmuştur. Uyuduğu anda açığa çıkar. İşte bu şart ile vücuda girdi, ona hitap olunup vücuda girmesi bu sûretle olmuştur. Eğer öyle olmasa insanoğlu bu kadar ömür yaşayamaz. Ya cinnet geçirir ya vaktinden önce ölür ve ya ezilir, biterdi.

Her günkü uyku sana yeni baştan enerji doldurur. Tabî olan uyku enerji doldurur ama hap yutarak uyumada o yoktur. Onun için hap yutmaya muhtaç oluncaya kadar vücudunu hırpalamamalısın. İnsan bu madde âleminde maneviyatı temsil eden varlıktır.

- Materyalist görüş ne diyor?

Bu teknolojiye tapan Avrupalı, ahmakûl hümekâ; “insanı maddî bir yapıda, bir sûretten ibâret” zanneder. Materyalist görüş budur.

Hâlbuki insan madde âleminde mâneviyatı temsil eden varlıktır. Hâl böyleyken insanlara mâneviyatı inkâr ettirmekten daha büyük bir cinayet yoktur. En büyük cinayet insanları mâneviyatsız yetiştirmek ve insanların mâneviyatına musallat olmaktır.

Mâneviyatın membâı dindir ve dinden insanlara naklolur. Dinsiz bir esas üzerine mâneviyat olamaz. Onun için filôzof mezhebinde mâneviyat yoktur ama dinde vardır.

Asırlar boyunca Cenâb-ı Allah muhtelif Peygamberler ile tevhit ve vahdâniyet dînini kullarına bildirmiştir. Bir Peygamberden öteki Peygambere nakledilerek zamanla akmış ve Efendimiz s.a.v.’e kadar gelmiştir. Efendimiz s.a.v.’in dünyaya teşriflerinde öteki bütün membâların hepsi kurumuştur. Hiçbirisinde insanlığın mâneviyatını takviye edecek bir kuvvet kalmamış, suyu bitmiş değirmene dönmüştür. Değirmeni döndüren su, İslâm’a açılır.

Kiliseden beklenecek bir şey yok, vaftiz suyu da çoktan kurudu. Özünü rûhaniyetle doyuracak bir şey bulamazsın. Havradan, sinagog veya tapınaklardan bir şey bulamazsın.

Bulutlara kadar heybetli binâlar yapıyorlar. Roma’da Saint Paul kilisesine gittim. Yirmi beş senede yapıp bitirdikleri kilisenin kubbesinden aşağı bakınca insanlar parmak gibi küçük kalıyor. Romanın içine girdiğinde her tarafta çeşme dolu ama tecrübe etsen nokta damlamaz. Dışarıda insanlar dış görünüşten cazibesine kapılıyorlar ama içine girdiğine çeşmelerin içinde bir şey yok.

Her Peygambere verilmiş ve bildirilmiş olan Peygamberlik onlarla beraber kapanıp gitmiştir. Îsa a.s.’n işi de Efendimiz s.a.v. gelince kapandı bitti. Hıristiyanlar ve Yahudiler mâneviyatı zây ettiler, bir şey kalmadığında bu sefer İslâm’daki mâneviyat çeşmelerini kapatmak istediler. İslâm akmasın diye öyle bir çorap ördüler ki, bilhassa vahâ biler;

Allah’ın zikrine, mâneviyata, Peygamber a.s.’a niçin düşman? niçin mezhepsizlik var?

Çünkü İslâm’daki mâneviyat bilinmesin, bilinirse insanların kalpleri İslâm’a akar. Kalpler İslâm’a akmasın diye bu melûnlar “Bu bidattir, bu haramdır, bu şirktir, bu küfürdür” diyor. O zaman, İslâm da Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi kupkuru olacak. İki dinde;

“lâilahe illâllah.” Der.

Ama mâneviyat yok. “Lâ ilahe illâllah Mûsa resullûllah” la bitmez, “lâ ilahe illâllah Muhammed un Resullûllah.” Demelidirler. Bizim tarîkatlarımız milleti uyandırmak için bu mesele üzerine durur. Bilhassa Nakşibendi tarîkatı hiçbir yerde durdurulamaz.

Türkiye’deki tarîkatların hepsi kalkmış, Nakşibendi tarîkatı kalkmamıştır. Mâneviyata kapıyı açan, Allah’a zikirdir. Allah’ı zikretmeyen kimse mâneviyata yetişemez. Peygamberimiz s.a.v.’e salâ tu selâm getirmeyen adama mânevi kapılar açılmaz..!

Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

12 Mart 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 149 - İRADE VE NEFSİ KONTROL ETMEK

Geçen haftadan bu haftaya âhirete doğru bir haftalık daha yol aldık. Dünya da son durağa doğru hızlandı. Dünyanın günleri de bizim günlerimiz de eksiliyor. Sayılı nefeslerimizde azalıyor. Nefeslerimiz bitince olduğumuz yerde kalırız. Hakikatimiz,rûhumuz, cismâni yetimizi bırakır ve çıkar. Vücudun îtibârı kalmaz. Mezara gömmekten başka işe yaramaz olur. Filân kimse öldü, nereden geldiyse oraya gitti.

“Înna lîllâhi ve înnailêyhi râciûn.”

(Biz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz.)

Bir îtibarla dönüş bir de horlanarak dönüş vardır. Geldiğinde selâmlanıp hürmet edilerek karşılanan var, bir de sürüklenerek getirilen vardır. O kapıya nasıl geleceğini düşünmelisin,

- Acaba bize îtibar mı gösterilecek yoksa horlanacak mıyız?

Kapıdaki karşılanma merâsimi herkese ayrı olur. Bu dünyada da; Bakan derecesinde olan birinin karşılanması başka, başbakan gelirse başka, Cumhur reisi gelirse karşılanması başkadır. Üçü de insan ama taşıdığı sıfata ve rütbesine göre orada farklı karşılanır.

Sen de îmanın derecesine göre orada karşılanacaksın. Dün filân kimse vefât etti diye bir haber geldi;

- Ya adam hasta mı?

- Yoo hasta değil,

- Yaşlı mı?

- Yaşlıda değil.

- Aç mı susuz mu yattı, arabamı tepti? Nesi vardı?

- Sağlam yattı, sabah sağlam kalktı, lâkin sonra rahatsızlandım dedi, hekimi çağırıncaya kadar, hekim dedi ki;

- Bu kimse kalp krizi geçirmekte yâni Azrâîl a.s. pençesini atmış, bir şey yapamayız bekleyeceğiz,

Hâsılı bizim dünürün kardeşi, yarım saat içinde dünyadan göçtü. Belli değil sağlamım deme. Sebepli veya sebepsiz durduğu yerde kalbim sıkışıyor dedi ve gitti.

Hiç kimseye emniyet yoktur.Yirminci asrın insanı ateş üstünde koşturur (araba üstünde gider), ateş şeytandandır. Deli gibi araba sürmek tehlikelidir, şeytan;

- Daha kırbaçla daha bastır korkma, gece değil gündüz, sür! Der,

Araba beş takla atar. O gibi kazalar gençleri kovalar. Çünkü gençlik irâdesine sahip olarak yetiştirilmiyor. İrâdesiz gençler keyfine göre hareket ederler. Arzularına ve isteklerine hükmedemezler. İrâdesiz kimse frensiz arabaya benzer.

Ecel insanı gölge gibi takip eder bırakmaz ve bir gün yakalar. Kimse bu hayata dâimi kalmakla gelmemiştir. Kavgayı bırak işine bak. Kavga etmek iyi tabiat değildir. Efendi insan kavga etmez. Efendilik bize yakışır, onu kendine de yakıştır. Cenâb-ı Hak her kulunu görür, hâlini de bilir.

Güzel ahlâk insanlığın ölçüsüdür. Ahlâksızlık insanı insanlıktan çıkarır. İnsan güzel ahlâkla insandır, güzel ahlâkı olmayan hayvan sıfatındadır. İrâdesine hükmeden kimse nefsine hükmeder. Nefsine hükmedemeyen kendi bindiği hayvana hükmedemeyen zavallıdan ibârettir. Bindiği hayvana hükmedemeyen, hayvanın götürdüğü yere gider. Hayvan onu dağa taşa sürer, dağda taşta kurda kuşa yem
olur.

Bu zamanın insanı maalesef kendi bineğine hükmedemiyor. Bineğimiz dediğimiz nefsimizdir. Nefsimiz bizi iyi yere sevk etmez. Nefsine uyan kendini ya mezarlıkta, ya hastanede,ya tımarhanede bulur. Nefsine uyup ta selâmet bulan insan yoktur. Git bak hapishaneleri dolaş, sor;

- Niçin hapse düştün sen?

- Filân şeyi yaptım.

- Sana kim dedi bunu yap diye?

- Ne yapalım şeytana uyduk

Uymakta uymamakta senin elindedir. Demek ki seni bu kötülüğe sevk eden şeytandır. Nefsinde ona uydu şimdi şey içerisine girdin. Bekle orda, aylar yıllar ve ya ömür boyu içerde(Allah muhafaza).

Akıl insanlara selâmet yolunu gösterir, akıllı davranmaya bak, aklınla iş gör ve aklına danış. Aklına danışıp da pişman olan insan yoktur. Aklına danışmazsan işin bitiktir, kıyâmet gününde Allah sorar;

- Ey kulum, senin bu perîşan hâlin ne? Ben sana akıl vermedim mi? bu senin yaptığın akılsız iş, aklını nereye bıraktın?

Aklın evet derse yap, yapma derse yapma. Allah c.c., aklı vermiş hem kitap indirmiş, hem Peygamber göndermiştir. Böyle olduğu hâlde rezil bir hayatla günlerini doldurup Allah’ın huzuruna çıkan adamın hükmü ne olur? Nasıl kendi kendini müdafaa eder? O zaman ya insanlığı ya da hayvanlığı tercih edecektir. Ağır ağır kendimize çeki düzen vermeye, bir günahımız hatamız varsa, o günahı da bitirmeye gayret edip, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna temiz çıkalım.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

11 Mart 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 148 - SALİHLERİN PEŞİNDEN GİTMEK

Mânâ âşikâredir. Allah c.c.,bunu yaptın mükâfatı bu; zerre kadar iyilik gösterilecek, zerre kadar kötülük de çıkacaktır. Küçüktür kaybolur, zây olur gider diye bir şey yok, Allah’ın terazisinde senin yanında ne kadar küçük olsa da kaybolmaz. Yaptığın hayır ne kadar küçük olsa, belki sende unutmuş olsan da çıkacaktır.

- Zerre kadarcık bir şey görünür mü?

Zerreyi yaratan zerreyi terazide tartar da. Cenâb-ı Mevlâ onu halk etti, ölçmesini de, ağırlığını da bilir. Cenâb-ı Hakk’ın mîzanları, kıyâmet gününde zerre kadar iyiliğimizi zerre kadar günahımızı da tartacaktır.

Cennete nasıl giderim diye düşünüp durma, bu basit , cenneti isteyen en azından iyi bir kimsenin arkasına takılsın. Müjde bu: İyilerin arkasına takılan, cennete girecektir. Kötülük yapan, kötülerin arkasına düşen o da cehenneme gidecektir.

HİKAYE

Tufeyli denen bir kimse varmış. Kelli felli adamlar gördüğünde dâvete gittiklerini bilir, gözetleyip arkalarına takılırmış. Konağa vardıklarında kapıdakiler; “Bu da onlardandır” zanneder içeri alırlarmış. Bir defâ bakmış gene bir cemaat acele gidiyor.

- Bunlar acele gittiğine göre bir ziyâfet var.

Demiş ve peşlerine takılmış. Kale kapısından içeri girince cellat boyunlarını vurmak için o kimseleri çağırmaya başlamış. Bu fakir telâşa düşmüş ve demiş ki;

- Ben bunlardan değilim.

- Nasıl bunlardan değilsin? Bunların peşinde geziyorsun, nasıl geldin sen bunlarla?

- Nasıl mı geldim? Bizim işimiz böyle, biz cemaatı takip ederiz, ben bu adamların peşine ziyafete gidiyor diye takıldım. Ben bunlardan değilim.

Yok onlardansın, yok değilim derken fakir kıl payı kurtulmuş. Bir daha mı insanların arkasına düşsün? Ne iyisi ne kötüsü.


Eşkıyânın peşine takılan tabî cehenneme gider, kötülerin arkasına düşenin yakasını kurtarmasına imkân yoktur. Cennet kapısı açıldığında, iyilerin arkasına düşenleri bir şeyleri olmasa da, Allah c.c. mahrum bırakmaz. İyiler içeriye davet olunduğunda, onları takip edenleri dışarıda bırakmak Cenâb-ı Kibriyâ’nın şânına değildir. Onları da içeri alır. Onun için nasihat; iyilerin arkasından git, kötülerin arkasından gidersen senin de boynunu vuracaklar. Kurtuluş yoktur.

Dûa yaparken bizim müezzinlerimiz

”Allahûmmahşurna fî zumretissâlihin” derler;

Allah’ım bizi Sâlihlerin cemaatiyle beraber haşr eyle.


Amelimiz kötü olsa da iyilerle beraber haşrolunduğumuz da iyilerle beraber gireriz.


Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

10 Mart 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 147 - AMELLER

- Kaç çeşit defter vardır?

İki defter var, sâidler, şâkiler.

Sâidler defteri saadet sahiplerinin isimlerinin, şâkiler defteri eşkıyânın adlarının yazıldığı defterdir.

- Allahın muhlis kullarını korkutan mesele nedir?

İsimlerinin eşkıyâlarla beraber yazılmasıdır.

- Şâki kimdir, eşkıyâ kimdir?

Allah’ı unutandır, Allah’ı unuttu mu, o eşkıyâdandır. Zaten
ilk şer ve fesadın başlangıcı Allah’ ı unutmaktır. Sana deli
deseler de Allah de. Efendimiz s.a.v;

“Allah deyiniz, o derecede deyiniz ki görenler filân kimse deli olmuş desinler”

Allah’ı zikirde o kadar coşun, kendinizden geçin ki herif
çıldırdı, gitti işte! Desinler. Allah deyiniz çünkü Allah diyen gâfillerden sayılmaz, uyanıklardan sayılır. Allah dediğin vakit yanında Allah var. Binde bir faydası da olsa, o bir faydadır. Hiç demeyen yüz binde bir de alamaz. Allah diyen adam gâfiller listesinden silinir. Gâfillerden olmayan saadet sahibi olur. Allah’ı unutmayan saadet sahibidir. Allah’ı unutan gâfil kişidir. Gâfil insan ne ettiğini ne yaptığını bilemez.Yanlış mıyım, doğru muyum, kestiremez. Cehennem yolunda mı cennet yolunda mı ayırt edemez.

Mühim olan kendini iyilerin ve saadet sahiplerinin defterinde ispat ettirmektir. İsmin iyiler dîvanından silinip te kötülerle beraber yazılmasın diye gayret et. Bütün dünyanın altınlarının, gümüşlerinin, hazînelerin sahibi olsa adı kötülerden yazıldıktan sonra ona hiç kârı yoktur. Çünkü adı kötüye çıkmıştır. Kötü kimsenin yeri cehennemdir. Fenâ, âsi, edepsiz, eşkıyâ,kötü tabiatlı, kötülere hizmet veren, onlarla fikir birliği yapan insan cennete giremez. Nitekim iyilerle düşüp kalkan cehenneme giremez. Çünkü iyilerin durağı cennettir. Aklı olan birine başka bir nasihat gerekmez.

HİKÂYE

Cenâb-ı Peygamber a.s., yeni îmana gelip, İslâm ile şereflenen, Müslüman olan bir Sahabeye, Kuran-ı Kerîm öğretmek için Ashâbı Kiramdan başka bir zâtı tâyin etmiş;

- Buna Kuran-ı Kerîm öğret. Diye buyurmuş.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Efendimiz s.a.v.;

- Nasıl, sana gönderdiğim sahabe Kuran-ı Kerîm öğreniyor mu?

- Yâ Resullûllah, bir kaç gün derse geldi, sonra vazgeçti gelmiyor.

Efendimiz a.s.,o sahabeyi çağırtmış,

- Niçin o derse devam etmedin?

- Yâ Resullûllah, Kuran-ı Kerîm öğrendim, başka şey istemem.

- Nasıl öğrendin? Nedir öğrendiğin?

- Cenâb-ı Hak azametle buyurur ki,miskal zerre iyilik yapan kimse yaptığı iyiliğin karşısında iyilik alacaktır” Yâ Resullûllah, bunu öğrendikten sonra ben hatmeyledim, başka bir şey lâzım değil. (Yâni: Şimdi işin tatbîkatı bana kaldı, öğrendim ama öğrendiğimi nefsime alıştırmak şimdi benim irâdemde. Mâdem zerre miktarı iyilik ve zerre miktarı kötülük mîzana konacak, kendimi zerre kadar iyiliği kaçırtmış olmamak için zorlayacağım. Kötülüklerden de zerre kadar sakınmak lâzım. Öyleyse Cenâb-ı Hakk’ın emri fermânını öğrendim. Başka okumaya gerek duymuyorum.)

Bunun üzerine Efendimiz s.a.v;

- Arabî fâkih oldu! (yâni mânâdaki hikmeti anladı)

Not; Ş. Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden

9 Mart 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 146 - ALLAH’I AKILLA TANIMAK

Allah’ı tanı ki, Allah senin her sıkıntını atsın, Allah’ı tanımayan kimsenin sıkıntıları bitmez. Bir bir üzerine gelir, yığılır, altından kalkamaz, ölür gider.

Allah’ ü Tealânın Kuran-ı Kerîm’inde bin yerde zikir diye emri vardır. 6666 ayetten bin ayeti zikre hastır. Vaha biler ve onun gibi olan
akılsızlar Allah’ı inkâr ediyorlar.

Cenap-ı Hakk’ı zikretmek çok büyük bir şerefi kısmet eder. Allah diyoruz. Allah diyemeyen milyarlarca insan vardır. Belki altını, gümüşü, cevâhiri, eurosu, paundu var ama Allah diyemiyor. Biz Allah’a şükrediyoruz ki; Allah diyebilmeye dilimiz dönüyor. O büyük bir nimettir.

Senin aklına Allah hakkında ne gelirse o değildir. O senin tasvirindir, hayâlindir, Allah hayal değildir. Düşüncenin çizdiği gösterdiği şeye sakın Allah demeyesin. Allah insan değildir, melâike değildir. Allah Allah’tır, tektir. Hiçbir şey Ona benzemez, benzeyemez. Allah’ın kudreti her şeye yetişir. Senin kuvvetin başka, Allah’ın kuvveti ve kudretini seninkine benzetme.


Bir meczubun birisi, kuşlara yedirilen küçücük tohumu görmüş, demiş ki;

- Suphanallah, bir darı tânesini büyültmeden, dünyayı küçültmeden, dünyayı bunun içine sığdıran Allah.

Açıklaması: Darı küçücüktür. Senin aklına göre bunun olabilmesi; ya o dâneyi büyültecek ya da dünyayı küçültecek ki ona sığdırsın. Ama Cenap-ı Allah, darı tânesi kendi küçüklüğünde, dünya da kendi büyüklüğünde, onun içerisine girdirebilir. Allah’ın kudretiyle senin aklının düşünebileceği kudreti söylüyoruz. Allah’ın hiçbir şeyi senin aklınla tartılamaz ölçülemez. Seni bir parça yaklaştırmak için temsil yoluyla söyleyelim;

Senin gözünün bebeği küçük bir mercimek tânesi kadardır. O bir nokta gözlerinin içerisinde kâinat mevcuttur. Kâinatı gözüne sığdıran Allah!. Çok küçük olan gözbebeğine dünyanın sığması acayiptir. Fotoğraf çektiğimizde objektif beş kişiyi göstermeye zorlanır ama gözle gördüğünde gökyüzü, dağlar, hepsi içerisinde, kenarlara duvar gelmeden görünür.. Sana bu kâinatı küçültüp, gözüne sığdırıyor;

- Dünya küçülüp mü giriyor yoksa gözün büyüyüp mü bunların hepsini tutuyor?

Allah kâdirdir. Aksi düşünme,

“lâ şerikeleh“: Allah’ın şerîki yok.

- Bu insanlar ilk olarak neyi bilecekler?

Kendini bilen Allah’ı tanır, ilk başta Bismillâhirrahmânirrahîm demek, Allah’ı tanımak içindir. İnsan evlâdına ilk öğretilecek Hakk’ın ismidir. Yapmayanlar belâ kazanının içine düşer. Allah dedirtmeyenlerin ve Allah ismini yasak edenlerin otuz iki kemikleri dağılır, tutar tarafları kalmaz. Küçük çocuğa ağzı açıldı mı ilk; Allah Allah Allah, sonra Lâilâheillâllah desin, sonra Muhammed en Resullûllah, alıştırdıktan sonra sen çocuğa sağlam aşı verdin demektir. Korkma, çevre tesir etmez.

Tarikatımız Allah yoludur, Allah yolundan başka çıkar yol yok. Allah yolunu tut işin rast gelsin, Allah yolunu tutmazsan işin yürümez. Cenâb-ı Allah;

Beni gözet, seni gözetirim” Diyor.

Sen Allah’ı gözetmezsen, Allah seni gözetmez. Allah bir kimseyi gözetmezse her belâya boy hedefidir. Hiçbir şey onu kurtaramaz. Belki seni dışardan gözetsinler diye nöbetçiler, bekçiler tayin etseler;

- Ya içeriden ceza gelirse?

Sağlam yatar, sabaha (Allahu mağfina) bir tarafı tutmaz olur. Belki dili tutulur, gözü görmez olur, kulağı duymaz olur, ayağı yürümez olur. Eline diline bir şey gelmesin diye bekçi koymanın imkânı yoktur. Allah yoluna girersen Allah’ı gözetirsen Allah seni gözetir.

İnsanoğlu zayıftır, edep îtibariyle çok ufaktır. Lâkin Cenâb-ı Hak insanlara idrak edebilme melekesi olan aklı vermiştir. Aklın miktarı bütün
vücudumuza nispetle çok azdır ama anlama hududu acayip geniştir. İdrak etmek ve anlamak aklın yemişleridir. Aklı olmayan idrak demez;

- Aklın târifini kim yapabilir? Aklın miktarını kim ölçebilir? Akıl dediğimiz şey vücudumuz gibi bir şey midir?

Târifini yapacak insan yok. Akıl denilen şey kafada değildir, kafada olan beyindir. Beyine hükmeden akıldır. Beyin başkadır, akıl başkadır.
Mesela:Bu teyptir pille çalışır, pilin içerisinde olan kuvvet bittiği zaman iş görmez.

- O pilin içerisinde olan kuvveti, şimdiye kadar görebilen, zapt edebilen, tutabilen oldu mu?

Pil kömür gibi bir şeyle yoğrulmuş parçadır, onun içerisine giren nedir? Pil aslında gördüğümüz katı bir şeydir. Kendi kendine bir şey yapamaz, lâkin o madenî olan pile görünmeyen ve dokunulamayan bir şey veriliyor. İstediğin işi görür bir müddet sonra durur ve biter.

- Ama biten neydi?

O bataryayı, pili çalıştıran kuvvet vardır. Beynimiz vardır. Lâkin beynimiz kendi kendine bir şey yapamaz. Ona tahsis olunan akıl cevheri, nurla birlikte girdiğinde beyin çalışmaya başlar. Kendi kendine çalışmaz.

- İnsan aklı niye inkâr eder?

Aklı çalıştıran ruhtur. Ruhâniyetimiz olarak aklı da o çalıştırıyor. Akıl bu suretle bir nûr olur, yürüdüğü yeri aydınlatır. Akıl nerede yürürse insanı aydınlatır. Elinde, kafasında, kalbinde tutan o aklın nûruyla ilerleyince sağını solunu, yapacağını, edeceğini görür. Lâkin bazen insan akıl cevherini nefsâniyetiyle kapatır. Kapattığında karanlık kalır, bir şey bilmez ve bir şey anlamaz olur.

Seviyesiz olan mahlûkat hayvanattır. İnsan seviyesini kaybetti mi
hayvanlarla beraber olur. Hayvanlar da derler ki;

- Sen ne biçim hayvansın, iki ayaklısın burada ne arıyorsun? bunda bir düzen olmasın? Sende ne uğursuzluk var ki buraya attılar.

Diye kendi meclisinden kovarlar ve hayvanat sınıfının daha
aşağı derecesine düşer.

Aklı çalıştırmak çok mühimdir. Akıl insana ziynet verir, ama hakîkatte hizmeti Allah c.c. ile aranı ıslah etmek içindir. Akıl sana derki;

- Ey kendisine akıl verilen mahlûk! Sana bu şerefi verenle aran düzgün olsun, hayvanlık yapma. Eşek olma.

Aklın tembîhatı budur. İnsan olmak şerefini gözet çünkü insan olma şerefi akılladır. Akıl insana en iyisine koşmayı emreder, Allah’la aranı düzeltmek ister, ilâhi lütufları sana gösterir ve şükredesin der. Verilen aklı kullanmıyorsa; Allah’ın nimetini menettiği için cezâya müstahak olur. Çok Evliyânın münâcâtıdır:

Yâ Rabbi akıl deryasından bizi şaşırtma, bizi akıl deryasından mahrum eyleme, gide gide akılları zayıflayıp ta çocuk sınıfına girenlerden bizi eyleme”

Nîmete şükür, nîmetin devamına ve fazlalığına sebeptir.
Şükretmediğinde elindeki nîmet devam etmez.

“İşler durgun, işler kesat”

Diye şikâyet etmek yerine;

“Yâ Rabbi. Bize verdiğin fevkalâde nimete şükürler olsun”

Dersen Cenâb-ı Allah artırır. Beğenmez, şikâyet edersen;

Kulumu o hâlde bırakınız debelenip dursun”

Diye ilâhi ferman gelir. Allah, ilâhi azâbı temsil eden yılan ve çıyan emsâli hayvanatın yoldaşlığından bizi uzak etsin. (Allah muhafaza)
Onların azâbı bir kimseye tâyin olursa ilelebet devam eder.

Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

8 Mart 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 145 - İŞSİZLİK VE KAHVEHANELER

İnsan dünyada sırça sarayda bile yaşasa, sonunda bu yerin altına inecektir. Dünyaya sığmayan krallar, hükümdarlar, iki arşın boyunda çukura sığdılar.

İnsanın kendi küçük, hırsı büyüktür. Yâni hırsımız boyumuza
göre değil boyumuzu çok aşıp gidiyor. Kanâat olmuyor, hırs önde gidiyor, biz ona yetişemiyoruz. Dünyayı fetheden İskender bile ötesini istedi, gidemedi, geri döndü. İşte biz de hazır olan beş on cemaatle hasbıhâl ederek günümüzü hoş etmeye çalışıyoruz. Gününü hoş eden insan tâlihlidir. Gününü hoş edemeyen insan tâlihsizdir, bedbahttır.

Bu dünya kısa bir dönemdir. Âhiretin günleri de uzundur.
Peygamber Efendimiz s.a.v ;

“Benim ümmetlerimin dünyada vasati ömürleri altmış yetmiş
yıl arasındadır”

Diye hâdîsi şeriflerinde buyurmuştur. Bu zamanda yetmişin
yukarısına çıkan çok azaldı. Millet elli yaşına varmadan çürüyüp gidiyor. Eğer altmışa yetmişe kalırsa dert ile yaşıyor, uzun ömürlülüğün zevkine varamıyor.

- İbâdet eden neden çok yaşamayı arzu eder?

O mânevi zevk devam etsin diye.Uzun ömrün zevki ibâdetle çıkar. İbâdet eden insan yaşayışından zevk alır. İbâdetsiz olan insan cismâni olan zevklerinin bitmesinden sonra vücudu ona yük olur. Yediğinden içtiğinden veya oturup kalkmasından zevk alamaz. Dünyadan çıkıp gitsin
diye temenni eder.

İbâdet etmeyenin hayatı kupkurudur. İnsan hayatının zevki ibâdetle çıkar. Onun hayatında neşe vardır, ferahtır ve yaşamayı arzu eder. Öbür dünyaya intikal etmiş zâtın birisini rüyada görmüşler demiş ki;

- İki şeyin hasretindeyim, birisi ihvanların sohbeti, ikincisi gece el ayak çekildikten sonra, herkes gaflet uykusundayken gece namazı kılmak, dünyadan bu iki şeyin lezzetini burada bulamadım.

Öldükten sonra ibâdete teklif yok, dünyadaki ihvanların toplanıp sohbet etmesi yok, bulunmaz, çünkü kesilmiştir. Herkes kendi kabrinde kendisine tâyin olunanla meşguldür.

Namazların en lezzetlisi gece namazıdır. Gece namaz kılan
kişi îmanın tadını alır. İhvanların sohbeti de müminler için mühimdir. Çalışan biri namazdan çıktığında “işime gideyim?” der,

Kahvehaneler şeytan karargahları, kötü insanların toplandığı yer, tütün içilen, kötü sözler söylenen, şeytan dolabından tatsız resimler akan bir yer olmuş. Mümin olan kendini bilen kimseye oraya gitmek yakışmaz.

Eskiden dergâhlar, zâviye ve tekkeler vardı, insan oralara gider orada bulunan kimselerin ilminden, nasihatinden, sohbetinden hiç olmazsa bir parça edep öğrenir, çıkar evine giderdi. Kahvehaneler ihvan sohbeti değil şeytan sohbeti olan yerdir. Şimdi her şey tersine oldu.

Bizim gayretimiz müminlerin birbirlerini arayıp bulmalarıdır. Nerede bir namaz kılan, okumuş iyi kimse, sözü sohbeti dinlenecek kimse var diye müminleri aramak lazım. Çünkü sohbet insanlara uyanıklık verir.

Bugün Türkiye’de altı yüz bin küsur kahvehaneler var, her bir
kahvede on kişi olsa altı milyon adam eder. Bir kahvehaneye en az yirmi kişi gelmese o kahvehane işlemez, kapatırlar.

On iki milyon insanı meşgul ediyor, fuzûli yere tutuyor. Bir saat otursa, on iki milyon iş saati; yüz bin liradan olursa bir buçuk katrilyon lira eder. Bu en aşağı rakamlardır.

Biz davranalım, kalkınalım diye uğraşıyoruz. Tekkeleri kapatırlarken mûcip sebep olarak; insanları tembelliğe alıştırıyor binâenaleyh bunlar kapatılsın, millet tembel olmasın diye sebep uydurmuşlardı. Biz altı yüz bin kahvehaneden bahsettik, daha hesaba gelmeyen mahalle aralarında, köylerde, âdi kahvehâneler, çayhâneler mevcut.

Kahvehâneler tembelhânedir kapatılsın diye kanun getiremiyor. Bu
kadar milyonlarca saat boşa gidiyor. İnsanın yemek içmek kadar söze sohbete ihtiyacı vardır.

Biz mekteplerde bir şey veremiyoruz. Mekteplerden sonra insanlar hayata atılıyor ve iki maksadın arkasına düşüyor. Ya geçim derdindedir ya da köşeyi dönmek derdindedir. Çoğu insanlar bir vazife bulalım geçinelim derdinde çünkü işsiz tabakası artmaktadır. Hükümetin vazifesi milleti işsiz oturtmamaktır.

Bir kimsenin işsiz oturması şeytanla beraber olmasına sebeptir. Şeytanla buluşan adam ille bir şerrin içine düşecektir. Bir kötülük öğrenecektir ve bir fesat çıkaracaktır. Bir memleketteki âsâyiş o memleketteki işsiz oturan kimselere göredir. Avaracısı çok olan köyde vukuat çıkar. İşsizi çok olan şehirlerde hırsızlık, güçsüzlük, vurgunculuk, soygunculuk çoktur. Dışarıdan adam toplayıp içeriye atmakla memleket ıslah olmaz. İçeriye attığında içeride eksiğini tamamlar. Çünkü içerde temas ettiği insanlar çoğu daha pis.


Not ; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.

5 Mart 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 144 - İNTİHAR

Hasta olan adama hekim ne derse yapması lâzımdır. Yapmadığın takdirde hastalığın geçmez derler. Bizim söylediğimiz maneviyattır. Şimdi çok insanlarda bunalım hastalığı var, çaresi yok, hekime psikiyatriye gitmeyle kurtulmaya imkân yoktur. Çeşit türlü uyuşturucu sinir sistemini kamçılayıp yatıştırır. Bir müddet geçti mi gene ayağa kalkar. Geçen gün gazete yazıyor “mâneviyatı olmayan toplum olduk, on üç kişi intihar etmiş”

- Genç insanlar nasıl intihar eder?

Moda hâline getirmişler. İntihar ettiği anda kurtuluş arar. Anında pişmanlık ve uyanıklık gelir. Lâkin şeytan düğmeye basmıştır. Kendini boşluğa bıraktığı, zehiri içtiği, tabancayı vurduğu, hançeri soktuğu, binânın üstüne çıkıp kendini koy verdiği veya hasırı ateşe verdiği anda hemen pişmanlık duyar, ama şeytan;

- Cehenneme kadar yolun var ey âdemoğlu, seni aldatmayıp da kimi aldatayım?

Diye pis bir gülüşü vardır, ona o anda işin ölümle kapanmayacağına dâir perdeler açılır.

- Keşke yapmasaydım..!

Der, ama bitti. Mâlesef işte bu belâ mâneviyata olan hücumla milleti büsbütün tedirgin etmektedir. Mâneviyatsızlık bunları getirir. Bizim asrımızın âlâmeti fârikası,yirminci asrın insanına içirtilen bu inançsız hayat prensibidir.

Bu hayattan ötede hayat yok! bu prensiple insanlar çürütülmüş, îtîkatlar söndürülmüş, dinlere saygı sıfırlanmış ve millet hesaba gelmez problemlerin içine düşmüştür. İnsanoğlu mahrumluğunu çektiği bir şeyi elde ettikten sonra elinden almak çok zordur. Üç gün eline ekmek geçmeyen aç birinin eline bir ekmek geçerse kimse o elindekini alamaz;

- Aman yeme zehirli, hasta olursun, deli olursun.

Diye beyler, paşalar, profesörler koştursa almaya imkan yoktur. Yirminci asrın insanı inanca acıkmıştır ve susamıştır. Çünkü insanı bir şeyden men edersen, acıktırırsan eline geçti mi artık hiçbir şey dinlemez.

Yirminci asrın başında millet toktu. Mâneviyatıyla çok oynadılar. Millet tok olduğu için önünden ekmeğini aldıklarını sezmedi ama aradan seksen sene geçtikten sonra müthiş acıktı hem de susadı. İnsanın tabî yaratılışı bu, insan men olunduğu şeye haristir mânâsı: aç bıraktığın bir şeye hücum edecektir.

Seksen sene önceki şartlar bugünle aynı değil. Seksen sene önceki sloganlarla bugün yürüyemezsin. Seksen senedir biz aynı yerde durmadık ki dünya yürüyor, yürüdüğün de sen nasıl aynı vakitteyim dersin? Bu insanların ruhlarında gizli olan hususlar, nefsâniyetlerinde gizli olan karakterleridir.. İnsanlar kavgayı sürdürsünler, birbirini yesinler, muharebe yapsınlar, ezsinler, tüketsinler, bir şey bırakmasınlar diye şeytan boş durmaz. Şeytanı ferah ettiren mesele budur.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

4 Mart 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 143 - KAVGA VE KİN

Şeytanın gitmediği yer, meclis, köy, kasaba, dağ başı, şehir yoktur. Şeytan her yere yetişir, yâni Mekke’ye de Medine’ye de girer. Orada melâike sıfatlı insan zor bulursun. Avamı nas alıştığının hilâfında bir şey görünce nefsi köpürür ve isyan eder. Sen de görmediğin bir şeyi orada gördüğünde hoşuna gitmeyince sende hırslanıyorsun. Onları yanlış gördüğünde muhabbetin aşağı düşüyor, düşe düşe sıfırlanıyor. O vakitte sen onu buğz ederekten zikrediyorsun. Müminin mümine buğz etmesi haramdır. Mümin mümine kin taşıyamaz, kinlenemez, kıskanamaz, kâide budur. Lâkin biz kâide tanımıyoruz.

- Mümin mümine niye kinleniyor?

Kendi havasına uygun bir şey olmadığında bir kimse diğerine kinleşiyor. Kinleşme ! Tâ ki Cenâb-ı Allah senin hakkında hükmünü versin.

Biz mâneviyata muhtacız çünkü mâneviyat sayesinde biz kendi nefsimize hükmedebiliyoruz. Mâneviyatı yüksek olan insan kavgayı azaltır. Çünkü dünya ehli kavgaya koşar. Ucuz dünya hayatının ucuz hedeflerine varmak için kavga eder. Çok kimse ucuz dünyadan bir şey elde etmek yolunda uğraşırken, ölüm pençesini takar, kavgası yarıda kalır. Dünyada kendisine tâyin olan lokmayı yutamadan gider. Kavgadan uzak durmak lâzımdır.

- İnsan ne zaman kavga eder?

Hoşuna gelmeyen bir şeyi gördüğünde ve zıttına bir şey gördüğünde dayanamazsa ona karşı kavga eder. Kavgayı azaltırsan îmanında gürleşir. Huzurun artar. Huzurlu bir ferdin toplumun içinde bulunması o toplumun fertlerinin üzerinden ağır bir yükün gitmesine sebeptir. Kavgayı bırak çünkü bu dünya ne senindir, ne benim. Senin! Benim! derken bakarsın kavga eden adamın bir tanesi düşer ölür, aradan bir müddet geçer, ötekisi de ölür.

Dünya için kavga edenin sonu hüsrandır. Bir şey elde edeceği yok, kaybedeceği çoktur. Mâneviyat dâima insanoğlunun kavgasını azaltmak içindir. Âhirete inanan adamın dünyaya gözü tok olur. Âhirete inanmayan adamın gönlünde dünyadan başka bir şey olmadığından kavgası çok olur.

- Kavgası çok olan adam nasıl huzur içinde yaşar?

Gözünü açtığı andan itibaren kavga başlar, gözünü yumuncaya kadar kavga devam eder. Belki düşü de ondan ibarettir. Gündüzü ve gecesi kavgayladır. İnsanlara kavgadan büyük rahatsızlık yok. Kavgayı bırak ne stresin kalır, ne bunalman, ne daralman, ne de darılman kalır. Yapacaksın ey insan!


Not; Ş.nazım Kıbrısi Hz. leri.