29 Haziran 2008 Pazar

SOHBET DÜNYASI - 15 - HUZUR ALLAHA YAKINLIKTADIR


Bize dön hitabı var. Yürümezse yürüteceklerdir. Kimisini top gülle arabasında taşıyacaklardır. Belki beni tabutun içinde götürmeyin diye tepinecektir, çünkü gözlerinin önünden perde alınmıştır. Gideceği yeri görüp tepinen, böğüren, feryat koparan çok vardır. Lâkin dışarıda Mozart’ın ölüm marşıyla gelen cenazeyi kimse duymaz. Herkesin duyduğu trompet sesidir. Kâfirlerin uydurduğu çalgıları dinleyerek ve üstünde tepe gibi çelenk varken onun bağırdığı işitilmez.
Bu dünya herkesi aldatmıştır. Millet kendini dünyada kalıcı zannediyor. Kahır altında ezilip yaşama, yaşamak değildir. Rahat-ı bal ile yani huzurlu kalp ile yaşamak Sâlih amelli olan insanlaradır.
Para seni rahat ettirmez. Rütbelerin, mücevherlerin, bağların, bahçelerin, çoluk çocuğun rahat ettirmez. Seni rahat ettiren Cenâb-ı Allah’a olan yakınlığın ve tâzimindir. Allah’a ne kadar yakın olursan o derecede seversin. Allah’ı sevdiğinde senin kalbin ferah olur. Huzurla yaşarsın ve huzurun ölümüne kadar devam eder. Huzur içinde ölürsün ve Berzah âlemine huzurla gidersin. Ondan ötede de Cenâb-ı Allah huzuru kaldırmaz. Çağrılacağını hatırına getirmeyen insanlar, biz bir gün bırakıp gideceğiz demeyenler karışıklık yapmışlardır.
Karışıklık olduğunda ne elde edeceksin, bir tabak yerine beş tabak mı yiyeceksin? Niçin değişiklik istersin? Sen değişikliği kendinde ara, iyiysen iyi hâlini gözetmeye, kötüysen kötü hâlini değiştirmeye bak. Bu dünyadan kötü isimle gitmeyesin diye sakın. Allah c.c.’in huzuruna giderken melâikeler seni kötü insan olarak takdim etmesinler.
Desinler ki;
- Allahı, Peygamberini seven ve sayan Sâlih amelli kulu getirdik.
Gök kapılarına geldiğinde kapılarını açmak için;
- Allah’ına ve Peygamberine saygısız azgın kul geldi ne yapalım?
- Tekmeleyin aşağıya atın. Denecek ve her gelecek yakındır. Süratle giden bir trenin içindeki kimse sağında ve solundaki ağaçları tutayım dese tutamaz. Sende ömrünü tutamazsın. Hızla gidiyor. Bir gün bitecek seninde son istasyonun gelecek, tutacaklar, ya sağdaki kapıdan, ya soldaki kapıdan indirecekler. Sağından indirirlerse işin iş, solundan indirirlerse işin berbat. Dünyadan çıkarken saadet kapısı ve şekâvet kapısı var.
Cennet kapısı var, cehennem kapısı var. Rahmet kapısı, azap kapısı var. Îman kapısı, küfür kapısı var. İkisinden Biri. Tâlihliysen rahmet kapısından çıkarsın, bu kapıdan çıkanın gözü aydındır. Azap kapısından çıkan adamın vay haline!
Cenâb-ı Hak kulunu imtihan eder. Yine imtihan günlerindeyiz. Haktan ayrılma ve sebat et. Batılın kalabalığı seni şaşırtmasın. Batılın kapısı gösterişli ama mukavvadan yapılı kapıya benzer. Hakk’ın kapısı yıkılmayan kaledir. O kaleden içeri giren selâmettir.


Not: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden



27 Haziran 2008 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 14 - AMELLERİN KARŞILIĞI


- Mânevi kalp nedir?
Ne kadar dinlesek, dinlediğimiz o hak kelâm muhakkak bizim kalbimizde bir têsir meydana getirir. Vücuttaki âzâların sultanı kalptir. Kalp hazır olduktan sonra insan hazırdır. Kalp hasta olduğunda insanda hastadır.
Zâhirdeki kalpten başka birde hakîki kalp vardır. Zâhirdeki kalp hasta olursa bütün vücut hastadır. Kalbin hastalığı vücuttaki öbür azaların hastalığına benzemez, tehlikelidir. Bir de insanların mânevi kalpleri vardır ki o mânevi kalpler, Allah’ın huzurunda nasıl çıkılacağına dâir onlara tâlim ettirilir.
Nakşibendi’nin sohbet yapmasından maksat ve gâye insanların bu sûretle Allah dîvanına nasıl çıkmaları gerektiğini bildirdikten sonra tatbîkatını da yaptırır. Yalnız bilmekle bırakmaz. Sana nasıl kullanacağını öğretir.
Meselâ araba kullanmayı bilmediğin halde sana bir araba getirseler, araba kapının önünde bekler, işe yaramaz. Mühim olan arabaya sahiplik değil, arabayı nasıl süreceğindir. Tayyârede aynıdır. Gökyüzünü serbest zannederiz ama kuleye bağlı uçulur. Çünkü gök yüzünün de trafik vardır. Demek ki tayyâreye sahip olmakla veya tayyâreyi sürebilmekle iş bitmez. Yolda selâmet gidebilmek için tâlimatını da bilmek gerekir.
Mânâ âşikâredir. Allah c.c., Bunu yaptın mükâfatı bu. Zerre kadar iyilik gösterilecek, zerre kadar kötülük de çıkacaktır. Küçüktür kaybolur, zây olur gider diye bir şey yok. Allah’ın terazisinde senin yanında ne kadar küçük olsa da kaybolmaz. Yaptığın hayır ne kadar küçük olsa, belki sende unutmuş olsan da çıkacaktır.
- Zerre kadarcık bir şey görünür mü?
Zerreyi yaratan, zerreyi terazide tartarda. Cenâb-ı Mevlâ onu halk etti. Ölçmeye ağırlığını da bilir. Cenâb-ı Hakk’ın mîzanları, kıyâmet gününde zerre kadar iyiliğimizi zerre kadar günahımızı da tartacaktır. Cennete nasıl giderim diye düşünüp durma. Bu basit, cenneti isteyen en azından iyi bir kimsenin arkasına takılsın. Müjde bu. İyilerin arkasına takılıp cennete girecektir. Kötülük yapan, kötülerin arkasına düşen o da cehenneme gidecektir.
Eşkıyânın peşine takılan tabî cehenneme gider. Kötülerin arkasına düşenin yakasını kurtarmasına imkân yoktur. Cennet kapısı açıldığında, iyilerin arkasına düşenleri bir şeyleri olmasa da, Allah c.c. mahrum bırakmaz. İyiler içeriye davet olunduğunda, onları takip edenleri dışarıda bırakmak Cenâb-ı Kibriyâ’nın şânına değildir. Onları da içeri alır. Onun için nasihat; İyilerin arkasından git, kötülerin arkasından gidersen senin de boynunu vuracaklar. Kurtuluş yoktur.
Dûa yaparken bizim müezzinlerimiz;
Allahûmmahşurna fî zumretissâlihin Derler;
Allahım bizi Sâlihlerin cemaatiyle beraber haşr eyle. Amelimiz kötü olsa da iyilerle beraber haşr olunduğumuz da iyilerle beraber gireriz.
HİKAYE
Tufeyli denen bir kimse varmış. Kelli felli adamlar gördüğünde dâvete gittiklerini bilir, gözetleyip arkalarına takılırmış. Konağa vardıklarında kapıdakiler; “Bu da onlardandır” zanneder içeri alırlarmış. Bir defâ bakmış gene bir cemaat acele gidiyor;
- Bunlar acele gittiğine göre bir ziyâret var. Demiş ve peşlerine takılmış. Kale kapısından içeri girince cellat boyunlarını vurmak için o kimseleri çağırmaya başlamış. Bu fakir telâşa düşmüş ve demiş ki;
- Ben bunlardan değilim.
- Nasıl bunlardan değilsin? Bunların peşinde geziyorsun, nasıl geldin sen bunlarla?
- Nasıl mı geldim? Bizim işimiz böyle. Biz cemaatı takip ederiz. Ben bu adamların peşine ziyarete gidiyor diye takıldım. Ben bunlardan değilim.
Yok onlardansın, yok değilim derken fakir kıl payı kurtulmuş. Bir daha mı insanların arkasına düşsün? Ne iyisi ne kötüsü.

26 Haziran 2008 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 13 - KİBİR FELAKETTİR


Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri;
“Sohbetle insanın aklı, fikri, ameli, hâli, şânı, dünyası, âhireti, kafası, kalbi değişir.” Diyor.
Bu nasihati Peygamber hadisinden alıp, o mânâ denizinde yüzüp o cevheri alıp bildirmiştir. Sohbet Nakşibendi tarîkatında ıstılâh usûlü olduğu için beş dakikada sürse faydası vardır. İşit ve işittiğini canlandır. Sana ilâç verseler ve sen ilâcı içmeyip saklasan;
- İyi oldun mu?
- Yok.
- Niçin, ilâç yaramadı mı?
- Yarayıp yaramadığını bilmiyorum çünkü içmedim!
Nasihat bizim nefsâniyetimizin hastalıklarına ilâçtır. Birazda olsa tutamazsan bil ki, “Yabâni adamsın.” Bütün iş nasihati tutmaktadır. Tutmasa ondan ötede bulunduğu mecliste biraz açılır, ondan sonra devam etmez. Fidanı ekersin, bir defâ su verirsin, ikinci defâ su vermezsen kurur.
Büyüklenme ve tâbi ol. Büyüklük iyi mânâ değildir. Büyüklenen kimse hakkı olmadığı halde büyüklenmekte. Ne olursa olsun hiçbir kula büyüklenmek câiz değildir. Büyüklenmek en büyük günahtır.
- Kâfir niçin îmana gelmez?
Nefsinin büyüklüğünden dolayı îmana tenezzül etmez. Bu öteki günahlardan azgın nefsin Allaha karşı büyüklenme duygusunda ileri gelir.
- Allah’ın büyüklük ve azâmetini bilirsen Allah’a karşı gelir misin?
Hakikaten ne yapıyoruz bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak;
“Büyüklük benim ridâmdır,başkasına yakışmaz”. Diyor.
Ridâ: Başa örtülen bir şaldır.
Câhil olan ve başına ne geleceğini düşünmeyen adam büyüklük satar;
“Öldürürüm, diriltirim,şeref veririm, şerefi alırım, genişlik veririm, dara atarım, iyilik veririm, hastalık veririm.” Diye kadere hükmedemeyen adam nasıl kibirlenir ve nasıl büyüklük satabilir? Bir saat sonra başına geleceğinden haberi olmayan ama büyüklenen adam câhildir. Tam terbiye almayanın nefsi câhildir. Mânevi terbiye almayan câhildir. İstediği kadar zulmeder daha horoz gibi kabarır. Halbûki Cenâb-ı Hak;
“Ey zâlim sana da bir gün tâyin ettim” Yâni;
“Yaptığın zulme güvenme, sana destek veren askere topa tüfeğe güvenme ve inanma! Seni öyle bir yerde kıstırırım ki hiçbir şey kurtaramaz. Gözlerinin önünde seni yakarım, çatır çatır kebap olursun. Ne kemiğin, ne âzân kalır. Rütbenle övünme ne olursan ol, benim yanımda hiçsin.”
İnsanlar arasında ve milletler arasında fitneler kibirlenmekten meydana gelir. Bu zamanın insanları çok kibirlidir. Yanlıştır. Kibri azâmet, tek Allah’ındır. O nefsâni gururunu, kibrini kıramayan adama;
- Al bunu götür.
- Niçin buna diyorsun? Ben Hasan beyim, Hüseyin beyim, ben senin eşeğin miyim? Kendine eşeklik yapacak başka adam bul!
Kibir şeytanı cennetten kovdurdu. Hayatını cehenneme döndürdü. İlâ yevmili kıyâmete kadar şeytan azaptadır. Yaşar ama hayatı hayat değildir. Mahşer gününde de cehennemle emrolunacaktır. Bir kibirden dolayı her yüz yirmi yılda bir, cennetin kapısında Cenâb-ı Allah, Âdem a.s.ı emreder;
- Âdem gelsin!
Şeytanı da cehennemden çağırtır emreder;
- Âdeme secde et cennete gir!
Şeytan derki;
- Etmem, etmem ve etmem. Ben ondan büyükken ona secde etmem.
Büyük lokma ye, büyük söz konuşma demişler. Bir gün o büyüklük satanların kuyruğu sıkıştırılır, böğürür, yeri göğü inletir, bir tokat yer, ağzı burnu bir tarafa gider ve sürüklenerek dünyadan çıktığında âlem ondan ibret alır,
- Allaha karşı gelip kibir yapan işte buydu. Seyredin ne hâle geldi!
Büyüklük şeytanı cennetten çıkarttı, onu bırakmadıkça cennete girilmez. Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse de cennete giremez. Ameliyle, ibâdetiyle, ilmiyle, omzundaki nişanlarıyla, oturduğu koltuğuyla, malıyla, bindiği arabayla büyüklenir. Dünya metâından bir çok şey var: pazusu kuvvetiyle kibirlenir, dokunuverir ne güzelliği ne askeri ne malı, ne çoluk çocuğu, arabaları, ne vücudu, ne aklı kalır.

Hepsi gider. Kulluk, kendi nefsini alçaltmakla başlar. Kendi nefsini alçaltmayan kimse, büyüklük satan kimsedir. Cenâbı Allah;
“Bu kapıda büyüklük geçmez.”
Yâni; Burası bâb-ı hıtta denilen, boyunların eğildiği, rükua ve secdeye varılan kapıdır. Diyor.
Cenâb-ı Allah, İsrâil oğullarına Bey tül Makdise girerken;
Tevâzu kapısından gireceksin, büyüklük kapısından girmeyeceksin.” Diye emretti. Onlarda büyüklendiklerinden dolayı dayağı yediler. Onun için büyüklüğü bırak. Başka bir şey istemez.
Bir kimse büyüklüğü bıraktı mı, her yaptığı kulluk diye sayılır. Lâkin kibirle beraber ibâdet sayılmaz. Ateş tarlasına veya asitli tarlaya tohum attığın anda yakar. Kibirli insan ne yaparsa kibri onu yakar. Onun cennete girecek ameli yoktur. Kibriyâ Cenâb-ı Hakk’ındır ki,azâmet ve büyüklüğüne had hudut yoktur. Her had ve hudut onun azâmetinin önünde sıfırlanmaya mahkûmdur.


Not: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

25 Haziran 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 12 - AKIL SAĞLIĞI, ZİHİN AÇIKLIĞI


Şâh-ı Nakşibendi Hz.lerinin emri mûcibince,
- Sohbet yaparsanız kuvvet, heybet, ilim alır, dertten kurtulur, hakkul hayata yaklaşırsınız.
Bu ay büyük rahmetlerle yüklüdür. Fırsatı gânimet bilip bu aydaki rahmetten pay almak için gayret edeceksiniz. Çünkü çoğu insanlar bu dünyadan, âhiretten nasibi olmaksızın çıkıp gitmektedir. Belki ellerinin altında trilyonlarca para olduğu halde bunu bu taraftan âhirete akıtayım diye aklı ermiyor. Zengin adam kazandığını dünyada bırakıyor. Sana dünyada bu kadar fırsat verildiği halde âhirete aktarıp bir hesap aç ki tâ ölünceye kadar vâdesi uzun olsun.
- Âhiret Bankası nedir?
Dünya ehlinin yanında en kârlı banka en çok fâiz verendir. Soruyor ve yüzde bir veya iki fazla veriyorsa parasını oraya yatırıyor. En çok veren âhiret bankasıdır. En azından bir koyarsan on katını alırsın. Dünya bankaları çok basit meblağlar verir.
- En çok veren kim?
Allaha ve Allahın Peygamberinin bankasına yatırırsan mahşer gününde sana verilir;
* Bir altına on altın verilebilir,
* Bire yetmiş verilebilir,
* Bire yedi yüz verilebilir,
* Bire yedi yüz bin verilebilir,
* Bire bî gayrihîsab(hesapsız) verilebilir
Ahirete yarayan akıl artar, çoğalır, eksilmez ve gerilemez. Dünyaya dâir olan akıl buruşur, küçülür ve işe yaramaz hâle gelir. Şimdi yeni moda hastalık çıktı; Genç bunama, vakitsiz bunama.
- Vakitsiz bunamanın nedeni nedir?
İnsanoğlu aklını âhirete kullanmadığından bunar. Aklını âhirete kullanınca tazelenir. Zâhir ve bâtın kuvveti de artar. Dünya aklı taşırsa kırkına varmadan kayıp, gazel olmaya mahkûmdur. İşte bu sebepten dolayı, bu zamanın insanları gerilemektedir. Akıl cevherleri kısalır, içerisinde cevher diye bir şey kalmaz.
- Ahiret aklını nereden alırız?
Ahiret aklını pazarlayan Peygamberlerdir. Sana bir parça maya verir. Bir kaşık maya, bir teneke sütü mayalar. Ya yoğurt, ya peynir yapar. Peygamberlerin aklından bir parça alsan senin de ufkun gelişir. Îman eden kimsenin ufku alabildiğine, hudutsuz genişler. Hududun içinde olan azaptadır. Birine Kıbrıs adası gibi bir cennet verilse, bir müddet sonra onu sıkar;
- Ne kadar darda kalmış bir hâldeyim. Der. Dünya için uğraşan kimse mayasını Peygamberlerden almayanlardır. Onların işi süte döküldüğü anda süt, kesilir. Kesik sütün içine maya atılmaz, bitmiştir.
Dikkat et âhirete yatırım yapmaya bak. Ama dünyaya yatırım yapayım dersen, aklın bir müddet sonra içine bir şey sığdıramaz olur. Unutkanlık arız olur, unutur gider. Unutkanlık derece derece insanın îman zayıflığından ileri gelir. Îmanı gür olan kimse unutmaz.
- Allah’ı unutmayan adam neyi unutacaktır? Onun için;
fesle hu ehluzzikiî in kuntûm la tâlêmun”
Ey Benim kullarım, bir şey sormak isterseniz, zikir ehline, zâkirlere sorun ki Allah’ı zikreden kimse Hakk’a yakındır. Danıştığın vakitte sana cevabını muhkem verir. Ehli zikir olmayana sorma seni dağda bırakır. Kurda kuşa yem yapar. Çünkü Allah’la beraber olan, cevabını Allah’tan
alır.
Oturmaktan kalkmaktan münezzeh olan Cenâb-ı Allah;
Ben Beni zikredenle otururum. Diyor.
Dinde mümkün mertebe yolunu tutmaya bak, âhirete hazırlıkta bulun.


Not. : Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 11 - EVLİYAYI BULMAK


Buğday tanesinin küçük böceği, bakla tanesinin de küçük sineciği olur. Onların ikisi de hemen hemen aynı büyüklüktedir. Buğday tanesinin sineciği bakla sineğine şikâyet etmiş;
- Yahu sen benden büyük değil, benim kadarsın, benden daha sert değilsin, sen değirmene girersin, o kadar öğütüldüğün halde sağlam çıkarsın, biz ise değirmene girdiğimizde un olup çıkarız, hikmet nedir?
Bakla sineciği demiş ki;
- Çünkü biz büyüklerin yanındayız (bakla iri ya!). Siz küçüklerin yanındasınız. Onu öğütünceye kadar biz selâmetle çıkarız. Siz küçüklerle girdiğinizde sizi ezip geçer.
- Ne yapmak lâzım?
Büyüklere uymak gerekir. Büyükler öyle demiş;
“Büyüklerle beraber giden adam ezilmez, işi selâmettir”
Küçüklerle yâni; Aşağılık kimselerle giden ezilir ve gider. Büyük bir ibrettir. Büyüklerle yürüyen kimse dünya ve âhirette kendini kurtarır. Alçak kimselerle düşüp kalkanı çarkıfelek öğütür.
- Kiminle arkadaşlık yapayım, dolaşayım, peşinden gideyim diye soran insana cevaptır.
Büyük adam bul.
Yeryüzünden büyük adam eksilmez, eksilse ertesi gün dünya toz duman olur. Lâkin sen aramazsan aramadığın zaman, o sana ben filânım demez. Onun için büyük zatlar, Evliyâlar boyda posta bizim kadar lâkin Cenâb-ı Hakk’ın indinde büyük kimselerdir. Ararsan bulursun. “Alebena vecedenâ”: “Bizi arayan bizi bulmuştur”.
Araya araya Kâbe’yi bulursun. Sora sora Bağdadı bulursun. Sormayan aramayan bir şey bulamaz.
- Ne aramalıyız?
Elmas çıkan memleketlerde;
“Acaba bir parçacık bir şey var mı” Diye toprağı kazarlar. Değirmene çekerler, su verirler ve toprağını akıtırlar. Fışkı arayan bulur. Lâkin elmas arayan adam yeraltında titiz bir arama yapar. Elmas ara, çünkü elmas yeryüzünde bulunmaz. Cam parçası veya katır boncuğu kolay bulunur ama kıymeti yoktur. Kıymetli olan derin yerlerde bulunur. Midyenin kabuklarını dışarı da bulursun ama içindeki inciyi dışarıda bulamazsın, deryânın dibinde bulursun. Öyleyse iyisini ara. Şimdi iyisini arayan çok az;
- Ne yapalım cam parçası olsun.
Diye ıvır zıvır doldurur. Kıyâmet gününde sana;
- Eh ne topladın bakalım dök seyredelim.
- Sen dünyada bunları mı topladın? Bunlar için mi yaşadın? Benim huzuruma bunlar yakışır mı? Bu kadar sene toplaya toplaya bu zibili mi getirdin? abdesthânede kabul etmez bunu. Diye hesap sorulduğunda ne cevap vereceksin? Surûri Hz.lerine bir kimse gelmiş ve demiş ki;
- Şeyh Efendi Hz.leri, tütün plakası abdesthaneye düştü, hükmü nedir?
- Vay! Abdesthaneyi de pisletti!
Topladığımız her şey kıyâmet günü gözümüzün önünde. Hazır olacaktır. Yaptığı hizmetten dolayı çok değerli mücevherler getirenlerin ve cennet hâzinelerinden doldurmuş olanların yanında, abdesthanedekileri toplayıp getiren utanacaktır. Sabahtan akşama ne topladığımızı ve ya ömür boyunca ne topladığımızı düşünmek lâzım. Yol yakınken torbayı çöpe dök yeni baştan başla. Az da olsa temiz olursa makbûldür. Ama çuvalların içine deve hararı gibi pisliği doldurup, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna getirmek olmaz.
Kıyamet günü muhakkak olacaktır. Amelini bileceksin. Seylân adasında Serendip denilen bir yere gittik (Sri Lanka), Âdem Peygamberin yeryüzüne indirildiğinde Havva anamız Cidde’ye indirilmişti. İndiği yerde Âdem babamızın ayak izi vardır. Oraya inip üç yüz sene tövbesi kabul olsun diye ağlamıştır.
Cenâb-ı Hak tövbesini kabul buyurdu ve onun gözyaşlarından yakut taşı gibi sâir kıymetli taşlar halk eyledi. İnsanlar onları toprağı kazarak bulurlar. O memlekette bir nehir vardır. O nehir değerli taşları kaynaklarından getiriyormuş. Oraya varan herkes o cevheri bulacak ümidiyle bir avuç alır, işten erbap kimselere baktırır. Talihliyse arada bir tane değerli taş çıkar. İnsan bunu işittiği vakitte bana da bir tane olsa diye ümitlenir.
Dünya! Burada sana ebedi hayatı kazandıracak cevherler vardır. Bu hizmetlerden belki mahşer gününde bana cennet nasip olur demiyor. Şimdiki insanların akıl mantık terazisi kırılmıştır. İnsanoğlu acâyiptir.
NOT: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerinden

24 Haziran 2008 Salı

SOHBET DÜNYASI - 10 - CEZBENİN HAKİKATI


Hakîkatûlcezbet ne demektir?

Tarîkat sohbet mânâsındadır. Sohbet yoluyla terbiye olan kimse insanları ve müritleri terbiye eder. Sohbetsiz hiçbir Peygamber bir kimseyi peşine takamamıştır. Sohbetle onları Hakka dâvet etmiş ve onlarda Peygamberlere tâbi olmuşlardır.

Bizim de yolumuz Şâh-ı Nakşibendi Hz.lerinin yoludur. Bizde onun yolunda hizmette olan kimseleriz. Mâdemki onların hizmetindeyiz onların usûl ve erkânını gözetmemiz lâzımdır. Kendin havasıyla bilirsin, bulursun ve tanırsın.
Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri zâhirde de, bâtında da Efendimiz s.a.v.’in yolundadır. Zâhirde yol gösterir, mâneviyatta da kendine bağlı olanlara hem nur verir, hem onları hareket ettirir.
Evliyâda muharrik güç vardır ki ona Hakîkatûl cezbet derler. İnsanları tahrik edecek, harekete geçirecek güç için cezbet kuvveti lâzımdır. Sohbete mêzun olan adamda gelenlerin hâl ve şânına göre o kuvvet açık olur. O kuvvet olmasa sen onun yüzüne bakamazsın, kulak veremezsin, oturamazsın.
Şimdi elimizde kullanmaya mêzun olduğumuz o kuvvet çok hafiftendir. Damla damla akan çeşme gibi, akmıyor ama damlıyor. Tazyikli gelen cezbet membâsı vaktin sahibi zuhûra gelsin ve açsın diye tutulmaktadır. İrâdesini gönderdiğinde bütün Evliyâlar kendihâl ve şânlarına göre cezbet kuvvetini kullanırlar. Tam mânâsıyla cezbet kuvvetini kullandığında taşlar da dayanamaz arkalarından koşturur.
Hikâye; Bir köye iki meczup girmiş. Çocuklar eğlencelik aradığından bunları görünce meczup sınıfındandır diye eziyet etmeye, taşlamaya başlamışlar. Nihâyet bir yere varmışlar. Eski zamanda çamurdan olan damın üzerinde silindir şeklinde büyük bir taş vardı. Onu sürüp damın üzerini düzeltirlerdi. O iki zattan birisi nazar etti, o taş yatarken kalktı, damdan aşağıya pattadak düştü. Çocukların arkasından yuvarlanmaya başladı. Çocuklar oraya buraya kaçtılar bir tanesi kalmadı sonra geldi, Şeyh Efendi nazar etti o taş tekrar damın üzerine olduğu yerde kaldı.
Onlarda canlıyı da, cansızı da tahrik edecek güç vardır. Bu zamanda bütün Evliyâullahta, Seyri Sülük sahiplerinde, irşat sahiplerinde hakîkatûl cezbet kuvveti vardır. O olmadan irşat edemez. Sohbet esnasında o milyonda bir kuvvetten azcıkta olsa kullandırır. O sûretten hem dinler hem dinlediğini işlemeye kuvvet elde eder.
Sohbet eden kimse isterse dereden tepeden, karadan, sudan, dünyadan veya ahiretten konuşur. Dinlemekten maksat onların dikkatlerini toplamak içindir. Dikkatlerini toplayıp kendinde olan kuvvetten onlara da verir. Kulları takviye eder.
Kalp kalıbın sultanıdır. Kalbin olmasa sen boş kafesten ibaretsin. Kalbi teçhiz eden, sohbet esnasında mürşidi nîzamın mêzun kıldığı kimselere kalbin üzerine kuvvet verir. Kalbi harekete getirir. Kalp harekete geldi mi vücutta hareket eder. Asıl tarîkatı âliyyenin içinde sohbetsiz terbiye olmaz. Sohbet edemeyen şeyh olmaz.
Bizim burada yaptığımız o emir üzerine kısa bir sohbettir. Emre ittiba insanlara saâdet getirir. Herkim emri tatbik ederse hayatı tatlı geçer. Problemsiz hayat isteyen büyüklerin arkasından gitsin. Çünkü büyüklerin gittiği yol selâmettir.
HİKÂYE
Sultanahmet camî şerîfi tamam olduğunda, Sultan ilk Cumanamazına, Şeyhi olan zat, Azîz Mahmud Hûdâi Hz.lerini çağırmış. O günde bir fırtına, deniz dağ gibi kalkıp iniyor. Rıhtıma yaklaşmaya imkan yok. Hazret, Üsküdar’dan kalkıp Saray burnuna gidecek orada köprü yok, kayıklarla geçilecek.
Vakti saati gelince Azîz Mahmud Hûdâi Hazretleri rıhtıma geldi. Kayıklar aşağı yukarı kalkıyor. Mübarek ayağını koydu, ânında kayık dümdüz durdu. Kayıkçılar küreğe asıldılar ve kürek çektikleri yer çarşaf gibiydi. Sağ ve sol tarafta dalgalar ortalığı yutuyor, o yol halı döşenmiş gibi saray burnuna doğru gidiyordu. Namaza yetiştiler. O yol Hûdâi yolu diye meşhurdur. Denizciler bilir. Evliyaların ayak koyup yürüdüğü yer.
Dünya alt üst olsa selâmettir. Selâmet hayat isteyen, saadetli yaşamak isteyen, emni emanda yaşamak isteyen onların suyunda gitsin. Kendi havasıyla orada belki iki üç gün fırtına dininceye kadar bekleyecek.. Büyük zatları arayınız. Büyük zatların arkasından gidiniz diye emir var.. Size gelecek ne varsa onlar göğüsler, gözetir. Dünyada da ahirette de gözetir. Allah onlara o kerameti vermiştir.


Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerindendir.

SOHBET DÜNYASI - 9 - YAHUDİLİK KAVRAMI


- Yahudi kimdir?
Yahudi: Ya soyu nesebi Yahudilikten gelir, ya ahlâk ve tabiatı Yahudi’dir. Nerede bir fesat varsa orada bir Yahudi vardır. Yahudi olan kimse, nefsine düşkündür ve kavminden ziyâde altına servete bağlıdır. Onların kalplerinde para yazar. Onların nazarında para her şeydir. Bir kimsenin nazarında her şey para olursa o da Yahudi’dir. Para bir vasıtadır lâkin gaye değildir. Vasıta insanları kendi maksatlarına yetiştiren bir hizmetçidir. Vasıta olmasa insanlar bir yerden bir yere hareket edemez. Vasıtadan dolayı istediği yere gider. Para dünyayı temsîl eder.
Parayı her şey bilen Yahudi’dir. Her şey bu dünyadadır. Dünyadan ötede bir şey yoktur dedi mi, o kimse Yahudi’dir.
Adını, mezhebini, cibilliyetini sorma o Yahudi’dir. Bir kimsenin maksat ve gayesi dünya olduğunda, o kimse maksat ve gayesine ulaşmak için her yolu mûbah sayar. Namuslu hareket kadar namussuzlukta onun yanında geçerlidir. Bu sebepten dolayı dünyanın peşinde daha fazla koşup daha fazla çıkar elde etmek için her şeyi ittibak eder. Her kötülüğü yapar fitne ve fesadı çıkarır.
- Bir fitne çıkarayım ki ben meydana çıkayım! Ortaya bir söz atayım milleti alt üst edeyim diyen kimse Yahudi’dir.
Yahudi’yi tanımasan onun şerrinden kurtulamazsın.
Dünya daha Yahudi’yi tanımadı. Bizim Türkler hiç tanımadı. Yahudilerin en ziyâde uğraştıkları nokta Türklerin varlığını darmadağın etmek. Türkleri birbirine düşürmek. Türkler dediğimizde Türkler, Müslümanlardır. Madem Türkler Müslümandır; Müslümanları Türklerden ayıralım veya Türkleri Müslümanlardan ayıralım ki bu büyük bir fesattır. İş buraya döndü mü başını kuyruğunu bulamazsın. Onlar tezgâhlar bizim içimizdeki gâfillerde tatbik eder. Yahudi’yi tanımazsan onun şerrinden kurtulamazsın. Burada bile yedi tane Üniversite vardır hepsinde fesat vardır.
Allah’ın Resulünün râzı olmadığı bir iş; Kadın erkek beraber oturuyorlar. Kadın erkek beraber oturdu mu o demiri çakmak taşına vurdu demektir. Kıvılcım çıkınca kav alev alır. Gençlerin kız ve erkek beraber bir çatı altında toplanması ateşle oynamak ve fesat çıkarmak demektir. Lâkin yirminci asrın insanları Allah yolunu istemiyor da şeytan yolunu alkışlıyor. Allah yolundakilere;
- Bunlar gericidir. Niçin kızlarla erkekler ayrı okuyacak?

Kızlarla erkekler beraber oturduğunda ders okuyamaz. Başka bir şey okur. Okurum diyen adam yemin etsin! Kadın ve erkek beraber oturdu mu fesat bitti. Cenâb-ı Hak onları târif etti;
- Onlar çeşit türlü şeyler icat ederler ki fesat dünyayı kaplasın.
Harpler insanlığı mahveder. Şeytan Yahudi’ye fesadı öğretir ve der ki;
- Senden kabiliyetli insan yok. Sen bu insanların haklarından geleceksin. Ey Yahudiler siz birinci sınıf kimselersiniz. Efendi olmaya lâyıksınız. Diğer milletler sizin ayakkabılarınızı yalayacak.
Yahudilerin yanında sâir insanlar o kadar düşüktür ki ellerinin altındakilere ayaklarını diliyle yalattırırlar. Fesadı şeytan öğretir.
- Gelinlik kızları, oğlanları toplayınız. Üniversiteler yapınız, hem sağınız, hem sağdırınız. Hem eğlendiriniz hem dünyayı fesada veriniz!
Zîna ve sebepleri dünyada mevcut olduktan sonra Dinin açılmasına ve gelişmesine imkân yoktur. Dini birinci derecede yok eden zinâdır. Fesat yapanlar Cenâb-ı Hakk’ı sevmez. Allah fesadı sevmez. Yahudi’nin işi gücü fesat îcat etmektir. Aklına fikrine gelmedik âletin edevatın patentini sorarsan bir Yahudi’ye bağlanmıştır. Büyük deccal geldiğinde kim arkasına düşerse öyle söyleyecek;
- Helâl haram diye bir şey yok, hepsini size helâl ettim, ne kanun, ne şeriat var. Mûbah kıldım.
Onlar onun iradesinin dışına çıkamaz. Şeytanın ve tâbilerilerin bağladığı ağa düşmeden tedarikte bulun. Ağın içine düştükten sonra çırpınmanın faydası yoktur.
- Ağa tutulan bir balığın çırpınarak kurtulduğu görüldü mü?
Ahir zamanda fesadın üzerine düşmeyesiniz. Fesat ocakları sermâye arar. Kapitalsiz yürümez. Genç oğlanlar, genç kızlar, kara paralar, içkiler ve onun gibiler deccalın ve şeytanın kapitalidir. Bunlarla dünyaya hükmeder. Onun için sen;
- Şeytanın saltanatını kaldıracağım. Diyeceksin. Kurtulursun. Cenab-ı Hak seni onların içerisine bırakmaz.
Zâhiri ve mânevi saltanat vardır. Zahiri saltanat, manevi saltanatla beraber olduğu vakit dünya gül gülistandır. Ayrıldığı vakitte dünya cehennemden bir kıtadır. Cenab-ı Allah bizi şeytanın şerrine uğratmasın.

Hiç şüphesiz bu insanlar uyandırılmaya muhtaçtırlar.Üzerinden vakit geçmesin uyansın diye insan çalar saat koyar. O dünya meselesi için ufak bir zarardır. Eğer kaybederse, bir zarar ziyan olur. Lâkin ahireti kaçıranın bir daha geri dönmesi yok. Onun için bütün Evliyâların dikkati insanları uyandırmak içindir. Bütün Peygamberlerin vâzifesi oydu. İnsanlar umumiyetle uyuklar. Uykudadır. İnsan nefsi atıldır, uyuşuktur, dürtmezsen kalkmaz. Belki yedi–sekiz saat değil de yirmi dört saat uyur. Belki kırk sekiz saat uyur belki üç gün üç gece uyur;
- Uyur diye o adamı uykudan uyandırmayacak mısın?
- Bırak yahu adam uyuyor!
Müslümanların uyanması farzdır. Şeytan gafil insandan îmanını çalar. Gaflet anını arar îmanını çaldığı gibi kaçar gider. Arkasından ne atla nede eşekle yetişebilirsin. Bazı defâ seni öyle bir yerde tutar ki, îmanını çaldığı vakitte son nefeste olur (hafazan Allah) ikinci defa tedâriki mümkün değil. Terminale adım attı, öbür tarafa geçiyor, şeytan elinden imanı alıp kaçmış.
Şeytan îmana musallattır. O kimse îmanı bıraktı mı cenneti ebedîyen görmez, cehennemde kalır. Îmanını çalmaya yol bulamazsa günah işletir. Veya günaha sokar. Günah işleyen insan azâba müstahak olur. İlâhi kanuna karşı geldi mi tutacaktır.
Evliyâlar ve Enbiyâlar hepsinin maksadı uyuyan insanı uyandırmak içindir. Şeytan senin îmanını sakın çalmasın. Çalıp gittikten sonra bulması ve tedâriki müşküldür. Uyanıp kalktınsa ilk işin şeytanı kovala. Şeytanın işi bu, Mahkemede kâtiplik yapmaz, Zaptiye kapısında polislik yapmaz. Tarlada ekin ekmez. Şeytan âvâredir. Sabah sabah;
- Hey sizi cennet yüzü göremeyesiceler. Küfür ediniz. Allah’a Peygamberine kafa tutunuz. Allah’ı saymayınız (haşa!) der. Bizim yüzümüzden cennetten çıkarıldı. Cennet yolunu bulamayalım diye bize diş biler. Allah bizi nefsimizle bırakmasın. Haramda lezzet diye bir şey yok. Cenâb-ı Allah lezzeti helâle vermiş. Harama lezzet vermemiş. Haramda zevk yoktur.
Şeytan alıştırdı mı çekip, götürür. En azından sigara içmekte bir zevk, bir mâna, bir mantık yok lâkin alıştırır ve götürür;
- Bu dumanı çekmekten lezzet alır mısın?
- Alıştık, ağzımıza kor, bir kaç defa böyle içeriz.
- Bir duvarda ocak yap, bir paket yansın gitsin.
- Olur mu?
- Ağzın, ciğerlerin ocaktan ucuz mu?
- Bari ocakta yak akıllı desinler. Ağzın ocak değil ki. Ağzında ateş yakıp burnundan salarsın.
İşte böyle şeylerden dolayı aklı kısa kimseler İslâm’a düşmandır. Islama kim düşmansa sefer ayının son çarşambasında
inen belalar onu bulsun.

Not. Şeryh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

23 Haziran 2008 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI – 8 – RUHUN GÜCÜ, BEDENİN ZAYIFLIĞI


- Yorulmayan sıfat sahibi kimdir?
Rûhani kuvvetini çalıştıranlar yorulmazlar. Rûhani kuvvet muazzam bir kuvvettir ve tükenmesi yoktur. Ruhlarımız melekut âlemine mensup olduğu için gıdası zikrullahtır. Yâni Cenâb-ı Allah’ı tespihtir. Onun için onlar yemek ve içmekle kuvvet almaz. Yemeden içmeden kuvvet alan yorulur çünkü cismani yetimizi kullandığımızdan aldığımız kuvvet cismâni hayata âittir. Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar çok zikredersen, Hamdü sena, tesbih, temcid ve şükür takdim edersen, seni Rabbineden yâni kendine mensup melâikelerden kılar ki, melekler yaratıldıkları andan îtibaren milyonlarca yıldır Cenab-ı Allah’ı tesbih ederler ve her tesbihinde yeniden aşk ve şevke girerler.
- Aşık yorulur mu?
Cenâb-ı Allah’ın cemâli-bâ kemâline aşık olan yorulmaz. Allah’ı tesbih etmekle yorulmaz. İncil, Zebur, Tevrat, Kuran-ı Kerîm’de bile yazılıdır. Rûhani kuvvet istersen, sana verilir. Tâliplere verilir ama istemezsen zorla verilmez. Onun için Dinde zorlama yoktur. Kulluğun ne demek olduğunu günümüzün insanı kestiremiyor. İbâdet ve taat, hürriyeti men eder zannediyor. İbâdet ve taatte olanların istediklerini yapamadıklarını veya helâl haram hududu gözetenlerin nefislerinin hürriyetini kaybettiklerini zannediyorlar. Kendileri için helâl haram hududu tanımadan, yaptıklarını özgürlük ve hürriyet olarak adlandırıyorlar. Nefsin her istediğini veren düşünce itibariyle nefsinin kölesi olduğunu düşünemiyorlar. Hürriyet bu değildir. Nefis seni bir lâhza yalnız bırakmaz. “Beni koştur, eğlendir” Der. Onun için Dünya eğlence hânelerle, kerhânelerle, barlarla doldu. Bu küçücük Kıbrıs adasında bile bunlardan geçilmez.
- Niçin?
İnsanlar hayvanlaşmış. Ellerinde kırbaçlar, öyle bir iki saat olmaz sabaha kadar.
- Ah sabah olmasaydı..! Diyen biri hür değildir. Nefsinin esiri olmuş demektir.

Esir hür değildir. Cenâb-ı Allah; Sen irâdeni kullanıp hür ol diye helâl ve haram hududunu koydu. Çünkü esirde irâde yoktur. İrâdesi sahibindedir. Sahibi ne isterse yapar eder. Esir olan bir şey yapamaz. İşte maâlesef yirminci asır kapanıyor. İnsanların hâlâ, insanlığın ve kendinin ne olduğundan haberi yoktur.
Avrupa’daki gençler en az on iki saat uyuyor. Fizîki bünye bu kadar hareketi çekemez. Boyuna kamçılıyorsun. Düştüğü zamanda en az on iki saat uyuyor. Bu adam abdesthaneye kalkmaz mı?

Nefsine çalışan yorulur, Allah’a çalışan yorulmaz. Êlhamdülillâh bütün Peygamberler, bütün Evliyâlar, bütün hakiki müminler diridir. Kabirlerinde diri, vücutta gezen rûhani kuvvetidir. Kabre koysalar, yüz sene veya bin sene dursa gene aynıdır. Gene öyle kalkar çürümez. Çünkü Rûhaniyeti, cismâniyetini gözetip destek verir.

Yeryüzünden gökyüzüne roket attıkların da, gökyüzünü geçinceye kadar onu yukarı tepecek kuvvet gerekir. Onlara kapsül derler. Mahrek, hareket dairesine yâni yörüngeye oturduğunda kapsüle gerek kalmaz. Yorulmadan döner. Ama o aşağıdan yukarıya çıkıncaya kadar iyice kuvvet alır.

İnsanlarda mânevi gücüne kendi feleğine ulaşıncaya kadar mücâhade etmesi, dayanması, sabır sebat göstermesi, haram helâl hududu gözetmesi lâzım ki kendi feleğine yetişti mi dönerde döner. Gökleri, Beyt-ûl mâmuru, Kürsüyü, Arş-ı muallâyı tavaf eder ve yorulmaz. Yol açıktır mâni yoktur. Cenâb-ı Hak;
- İsteyen buyursun. Der.
İstemeyene zorla teklif etmez. Onun için Cenâb-ı Allah buyurmuştur;
- Ey Habîbim. İman etmek istemeyenleri zorlama, bırak.
Mânâsı: Belki o irâdesiz sınıfında olmayı tercih ediyor. Mâdem ki irâdesini inkâr edip kullanmaya gerek duymuyor, onlarda öyle sürüngenler gibi yaşasın. Onlara yol göster kâfidir. Sende istersen sana yol gösteren bulunur. İstemezsen sende yerdeki sürüngenler gibi dolaşırsın. Bu tip kimseler ecel gelinceye kadar dolaşır sonra biter toprak olur. Bitmeyen yok. Söylenilen şey hatırlatmak içindir ama, kendisini o yola verebilmek ağrına gelir ve câhillik yapar. Câhil olmak sınıfını kabul eder ama sorarsan her şeyi bilir. Akılsızların sınıfını tâkip eder. Akılsız hayvanlardır. Akıllı davran dersin bir de bakarsın davranmaz. Akılsızlar sınıfında dolaşır.
Çalışan insanlar çalışırken;
“Êlhamdülillâh, Suphanallah, Allah, Şükrüllah, Lâ havlê ve lâ kuvvete illâ billâh il aliyyûl azîm, Hasbûn Allahu ve nimel vekil, Bismillâhirrahmânirrrahîm.”
Dese insanın içine mânevi kuvvet birikir. O kuvvet onu takviye eder ve yorulmaz. Randımanı artırır. Îmansızlarda randıman diye bir şey yoktur. Dört kitabın ilminden bir noktadır, ama herkese gideceği istikameti gösterir.
Yâ Rabbî, bizi hâtâlardan sakla, yanlışlıklardan gözet, cehennem ateşinden, insanların sonradan yaptıklarına pişman olduklarından dolayı kendilerinde olan hasret ateşinden koru ki bu cehennemden daha ziyâde yakar. Sen bizi yanlış adım atmaktan sakla. Biz bir dikkat edersek Cenâb-ı Allah bizi on defa gözetir.
Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI – 7 – KENDİNİ BİLMEK


Büyüklerin arkasından yürüyen kimse gide gide o büyük kimsenin makâmına gider.
- Kara karganın arkasından gidelim bakalım kısmetimize ne çıkar. Derse leş bulur.

Sultanın ve ya şehzâdenin arkasından ayrılmazsa hiç olmazsa onların sofralarından artan nîmetlere erişir. Onlarla beraber sofraya erişemese de yinede sofradan artan nîmetlere konar. Demek ki insan bu hayatta neyi ve kimi tâkip ediyorsa ve düşünüyorsa onu bulacaktır. O sona varmadan kendisini bir chek-up yapmalıdır.

- Ben niçin çalışıyorum, ne için uğraşıyorum, istediğim nedir?
Bu hayatı bir lokmanın hatırı için yaşamaya değmez. Kediler, köpekler, karıncalar bile lokmasını bulur. Sen insanoğlusun sen de bulursun. Öyleyse daha yüksek olan, daha kıymetli olan bir şeyi kazanmak için çalışmak ve yaşamak mühimdir. Onu tâyin edebilmek elbette basit kafalı adamların yapabileceği bir şey değildir. Basit kafalı adam, dolap beygiri gibi bir rutinin üzerinde döner.

İnsan bu değildir. Sabah, öğlen ve bir kaç türlü akşam yemeği, çerez..! Bunlar için yaşıyorsan hayat bir şeye değmez. İnsanın bunun ötesinde bir maksat ve gâyesi bulunması lâzımdır. Yeme içme gezme kavgası, her gün üç aşağı beş yukarı aynıdır. İnsanın içerisinde kendisini çeken başka türlü hisleri vardır. Bu hisler maddî ölçülerle idrak olunamaz ve teknik cihazlarla tespit edilemez. Bu arzular madde âleminin madde zenginliğiyle ulaşılamayan mertebelerdir. İnsanın kalbi, o mânevi mertebelerle rahat olur. İnsan o mânevi mertebelere kendisini hazırlayabildiği derecede o âlemin ötesine atlar. Mânevi âlemlere yükselir. Maddenin sıkıcılığından ve hapsinden âzâde olur. Kul kendisini o âleme girerken anlayacaktır.

Baliğ olmak iki çeşittir: Birincisi; insanın erginlik çağına ermesi, bu fizîki bünyemize ait olan bir yoldur. Umuma ait olan ergenliktir.

Birde insanlığa mânevi sırların çözüldüğü ve keşfolunduğu demdir. Onun da hududu yoktur. O kuvvet yedi yaşında da açılabilir, on beşte de açılabilir, otuz, kırk yaşında da açılır. Kırk yaşında açılırsa kırk yaşında baliğ olur. Bazısı yetmiş yaşına gelir baliğ olmaz. Eğik gelmiş, koruk gidiyor derler. Mâneviyatla zevk alamamış, bir şey tadamamıştır. Hâkikate kendisine bakmaya izin verilmiş olan, o mertebeye gelen adamdır. Perdeler açıldığında;

- Neler varmış be! Biz köhne dünyanın içinde yaşayıp duruyormuşuz. Neler neler varmış. Nelerin arkasında neler varmış...O neler nelerin arkasında neler varmış. Öteler varmış, ötelerin ötesinde neler varmış ..! Sürekli açılır, daha aklın ve idrâkin durur.

Birinci âlemde içtiğin ayranın tadı başkadır, ikinci âlemde içeceğinin tadı başkadır. Üçüncü, dördüncü, beşinci, yedinci mertebeye kadar gittiğinde o avamı nâsın gittiği yerin kemâlidir, burada da biz ayran içeriz ama orada içirecekleri başkadır. Burada cismâniyetimiz serinlesin diye içeriz. Lâkin orada rûhani varlığımıza içirttirilecektir. Rûhani varlığımız ebedîdir. Senin cismâniyetin üç-beş günlüktür. Cismâniyetin yok olduğunda hepsi yok olur yâni serap kabilindedir. Ötekisi hakîkattir. Onun için insan neyi tahsil ettiğini neyi elde etmek istediğini bilinceye kadar insan sayılmaz. Dört ayaklı sınıfta onlarla beraber otlar, yer içer ve dolaşır. O mertebenin üstüne çıktığında insan olduğunu o zaman bilir.

*Dikkat et hayat, boşuna bir hayat değildir.
*Hayat, dünya kavgası için değildir.
*Hayat, dünyadaki hedeflere varmak için değildir.
*Hayat, Hakkul hayat içindir.

Hakîki hayata seni geçirtmek içindir. Bu yeryüzü, senin gökyüzüne fırlaman için, üzerine basıp o makamlara seni yetiştirmek için bir atlama tahtası gibidir. Buna dikkat edersen günden güne sende inkişaf olur, sende açılırsın değilse eğik gelir, koruk gidersin ve kıyâmet gününde sana yapılacak muamele hangi sınıfa mensupsan ona göredir. Yiyen ve içen başlarını yukarıya kaldırmayan sınıfa verilecek ilâhi lütuf yoktur. Zaten onlara vereceğini bunlara versen ilâhi zevki anlayamaz;

Dişleri olmayan adama fındık fıstık ne verirsin? O dişleri olanlara pek güzel olan fındık fıstık, dişleri olmayana azaptır hattâ eziyettir. Çiğnemek isterken damakları parçalanır, öğütemez. Belki suyla yutar belki tükürür ama dişleri sağlam olan güzel yer. Sende kendi mertebene göre bir şahâdetname almaya bak, onu alırsan sana itminânı kalp olur(kalbin rahat olur). Hedefin belli olur. Fırtınalı karanlık bir gece de olsa, gene sen hedefini şaşırmadan doğru gidersin. Bu mühim olan bir noktadır ve insanımız hakîkatleri bu sûretle mütalaa edemezse daha dört ayaklıların yedikleri kötekleri sopaları çok yiyeceklerdir.
Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

21 Haziran 2008 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI – 6 – GENÇLİK, İRADE, AKIL


Geçen haftadan bu haftaya âhirete doğru bir haftalık daha yol aldık. Dünya da son durağa doğru hızlandı. Dünyanın günleri de bizim günlerimiz de eksiliyor. Sayılı nefeslerimizde azalıyor. nefeslerimiz bitince olduğumuz yerde kalırız. Hakikatimiz, rûhumuz, cismâniyetimizi bırakır ve çıkar. Vücudun îtibârı kalmaz. Mezara gömmekten başka işe yaramaz olur. Filân kimse öldü. Nereden geldiyse oraya gitti.
Înna lîllâhi ve înnailêyhi râciûn; Allah’tan geliyoruz, Allah’a döneceğiz.
Bir îtibarla dönüş bir de horlanarak dönüş vardır. Geldiğinde selâmlanıp hürmet edilerek karşılanan var. Bir de sürüklenerek getirilen vardır. O kapıya nasıl geleceğini düşünmelisin.
- Acaba bize îtibar mı gösterilecek yoksa horlanacak mıyız?
Kapıdaki karşılanma merâsimi herkese ayrı olur.
Misâl; Bakan derecesinde olan birinin karşılanması başka, Başbakan gelirse başka, Cumhurreisi gelirse karşılanması başkadır. Üçü de insan, ama taşıdığı sıfata ve rütbesine göre orada farklı karşılanır. Sende îmanın derecesine göre orada karşılanacaksın.
Dün filân kimse vefât etti diye bir haber geldi.
- Adam hasta mı?
- Yoo..! Hasta değil.
- Yaşlı mı?
- Yaşlı da değil.
- Aç mı? Susuz mu? Arabamı tepti? Nesi vardı?
- Sağlam yattı. Sabah sağlam kalktı. Lâkin sonra rahatsızlandım dedi. Hekimi çağırıncaya kadar..! Hekim dedi ki;
- Bu kimse kalp krizi geçirmekte. Yâni Azrâîl a.s. pençesini atmış, bir şey yapamayız bekleyeceğiz,
Hâsılı adam yarım saat içinde dünyadan göçtü gitti. Belli değil. Sağlamım deme. Sebepli veya sebepsiz durduğun yerde kalbin sıkışır der ve gidersin. Hiç kimseye emniyet yoktur.
Yirminci asrın insanı ateş üstünde koşturur. (araba üstünde gider). Ateş şeytandandır. Deli gibi araba sürmek tehlikelidir. Şeytan;
- Daha kırbaçla, daha bastır. Korkma, gece değil gündüz. Sür! Der. Araba beş takla atar. O gibi kazalar gençleri kovalar. Çünkü gençlik irâdesine sahip olarak yetiştirilmiyor. İrâdesiz gençler keyfine göre hareket ederler. Arzularına ve isteklerine hükmedemezler. İrâdesiz kimse frensiz arabaya benzer. Ecel insanı gölge gibi takip eder, bırakmaz ve bir gün yakalar. Kimse bu hayata dâimi kalmakla gelmemiştir.
Kavgayı bırak işine bak. Kavga etmek iyi tabiat değildir. Efendi insan kavga etmez. Efendilik bize yakışır Onu kendine de yakıştır. Cenâb-ı Hak her kulunu görür, hâlini de bilir. Güzel ahlâk insanlığın ölçü Kıyâmet gününde çok kimseler;
- Keşke filân kimseyle arkadaşlık etmeseydim. Diyecektir. Kişi arkadaşından azar. Âhir zaman hakkında Efendimiz a.s. buyurdular;
"Ahir zamanda insanların evlâtları ana babalarıyla değil de arkadaşlarıyla ünsiyet edecektir."
Ana babalarını saymayacak, sevmeyecek, onlara kıymet vermeyecekler. Arkadaşım diye yedi kat garip yabancı insana yakınlık gösterecek, canciğer olacak, ana baba deyince eteğinden silkip atacak. Ana babasını yaklaştırmayacak.! Yakınlık göstermesi gereken insanları bırakıp, yakınlık göstermemesi gereken insanlara yanaşacak. Cemiyet nîzamının alt-üst olmasının işâretidir. İnsanın en yakın olması gereken, en çok kendisine fedakârlık eden, en çok kendisini seven, en çok kendisine iyilik isteyen ve îkram eden insanların ana babalarıdır. Sana ana babadan daha sevgi gösteren kimse yoktur.
Hele bu zamanda insanlara Allah için değil, menfaat için yakınlık gösterirler. Canciğer tavır takınır. İçeriden değil, dışarıdan gösterirler. Bu zaman evlâtlarının çoğu Efendimiz s.a.v.’in kıyâmet alâmeti olarak bildirdiği sûrettedir. Sonrada kıyâmet gününde;
- Keşke filân kimseyle görüşmeseydim, arkadaşlık yapmasaydım ki beni şaşırttı. Hak yolundan beni saptırdı. Bu zaman, işte o zamanın temsîlidir. Şeytan gençleri toplamak ister.
- Şeytan nasıl toplar?
Şeytanın insanlar arasında kolları vardır. Gözünü aç, yapıştı mı bırakması yoktur. İhtiyarlara ara sıra musallat olur ama ihtiyarların atılıp kakılacak hali kalmadı artık iki ayağı çukurdadır. Şeytan ajanları genç insanların arkasına düşer ve onları ayartır. Hak yolundan çekip delâlet yoluna sürer. Şimdi hesâba gelmeyecek kadar çoktur.
- Keşke o filânla yürümeseydim. Ne ettiyse o melun bana etti. Yâ Rabbi bana verdiğin azabın on kat fazlasını buna ver..!
Hitap gelecek; “
Azap hem ona hem sana katlansın gelsin!
Azap kolay mesele değildir. İnsanın aklının, hafızasının sığamayacağı bir iştir. Allah’ın azabından sakınmak lazımdır. İnsan çok nâziktir. En ufak bir ağrıya sızıya dayanamaz. Hemen o ağrısını yensin, kurtulsun diye bir avuç hap yutar. Bunla iş değil. Lakin Cenab-ı Hakk’ın âsi,nankör, saygısız, küfürbaz, edepsiz, zâlim, habis kulları için hazır ettiği azap, akıl ve hayâl hududunu zorlar.
- Bu azaba insan nasıl dayanır?
Dayansın, dayanmasın. Cehennem ehli diyecekler ki;
- Feryat edelim, belki azabımız hafifler.
Bağırırlar bitap kalırlar. Ne feryat ediyorsunuz diye soran olmaz. Bir iki saatlik mesele değil. Aradan kaç bin yıl geçer. Dişleri kenetlenir ve ses veremez olur.
- Acaba bu sabrımızdan dolayı bir fayda olur mu?
Hitabı izzet gelir ki;
- Ey ehli-nâr. Ey ateşin sâkinleri, cehennem ehli! Sabretseniz de etmeseniz de fark etmez. Dünyada azıcık sabretseydiniz bu gün bunlar başınıza gelmezdi. Sabretmenin bir değeri kalmadı. Burası sabretmenin yeri değildir. Sabretmeniz ve ya feryat etmeniz bir fayda getirmez. Çünkü cehennemdeki zebânilerin kulakları işitmez. Cehennem müthiştir. Su yerine kaynamış en keskin asitten daha beter şeyler vardır. Dünyaya bir kepçe dökülse her yeri asit yapar. Dağ, toprak, deniz diye bir şey kalmaz. Hepsini aside döndürür(Allah muhafaza).
Gençlerin arkasında yetmiş şeytan, yaşlıların arkasında yedi şeytan dolaşır. Yaşlılardan ümit kesmiştir. Çukur bir yer olursa çelme taksın diye arkasında dolaşır. Ancak iki iyi arkadaş olursa, onlara bakar. Sağlam olduklarını görünce;
- Bunlara yaklaşma, ikisi de Peygamber yolunda giden ümmettir. Tepelerse altı aylık mesafeden atar işe yaramazsınız. Diye öbür şeytana bildirir.
Arkadaşlık edecek insan azaldı. Uyuz kimselerin yanına yaklaşma. Uyuz derken, zâhirdeki uyuz hastalığı değildir. Zahirdekini Lâmba suyu (gaz yağı) dökersin, uyuzluğu temizlersin . Mânevi uyuz tutarsa kurtulması zordur. Pis, edepsiz, hırsız, yalancı, sarhoş, utanmaz, mezhep tanımaz, kumarbaz hastalığı uyuzluğun çeşidi, türlüsüdür.
Ahlâksızlık insanı insanlıktan çıkarır. İnsan güzel ahlâkla insandır. Güzel ahlâkı olmayan hayvan sıfatındadır. İrâdesine hükmeden kimse nefsine hükmeder. Nefsine hükmedemeyen kendi bindiği hayvana hükmedemeyen zavallıdan ibârettir. Bindiği hayvana hükmedemeyen, hayvanın götürdüğü yere gider. Hayvan onu dağa taşa sürer. Dağda taşta, kurda kuşa yem olur. Bu zamanın insanı maalesef kendi bineğine hükmedemiyor. Bineğimiz dediğimiz nefsimizdir. Nefsimiz bizi iyi yere sevk etmez. Nefsine uyan, kendini ya mezarlıkta, ya hastanede, ya tımarhanede bulur. Nefsine uyup ta selâmet bulan insan yoktur. Git bak hapishaneleri dolaş, sor;
- Niçin hapse düştün sen?
- Filân şeyi yaptım.
- Sana kim dedi bunu yap diye?
- Ne yapalım şeytana uyduk..!
Uymakta uymamakta senin elindedir. Demek ki seni bu kötülüğe sevk eden şeytandır. Nefsinde ona uydu. Şimdi şey içerisine girdin. Bekle orda. Aylar yıllar ve ya ömür boyu içerde (Allah muhafaza).
Akıl insanlara selâmet yolunu gösterir. Akıllı davranmaya bak. Aklınla iş gör ve aklına danış. Aklına danışıp da pişman olan insan yoktur. Aklına danışmazsan işin bitiktir. Kıyâmet gününde Allah sorar;
- Ey kulum. Senin bu perîşan hâlin ne? Ben sana akıl vermedim mi? bu senin yaptığın akılsız iş. Aklını nereye bıraktın?
Aklın evet derse yap. Yapma derse yapma. Allah c.c., aklı vermiş, hem kitap indirmiş, hem Peygamber göndermiştir. Böyle olduğu hâlde rezil bir hayatla günlerini doldurup Allah’ın huzuruna çıkan adamın hükmü ne olur? nasıl kendi kendini müdafaa eder? O zaman ya insanlığı ya da hayvanlığı tercih edecektir. Ağır ağır kendimize çeki düzen vermeye, bir günahımız hatamız varsa, o günahı da bitirmeye gayret edip, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna temiz çıkalım.
Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

20 Haziran 2008 Cuma

SOHBET DÜNYASI – 5 – SOHBETLERİN ÖNEMİ

Sohbet meclisleri insanı Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna hazırlayan mânevi bir kuvvettir. Mâneviyatı olmayan bir şey karikatürdür;
- Ne mânâ ifâde eder?
Bir kıymet taşımaz. Senin yerine, senin karikatürünü almazlar. Heykelin olsa, heykeli senin yerine kabul etmezler. İnsanın ünsiyet ettiği, istediği canlılıktır, hayattır. Hayâtı olmayan şeyi insanoğlu ne yapacak? Dinde mâneviyat olmasa, filôzof kelâmı olur. Filôzoflarda konuşur, düşünüp düşünmeden bir sürü söz söylerler. Düşünmeden söylediği daha âlâdır.
- Niçin ?
Çünkü söyledikleri saçma sapandır. Filôzofların mezhebinde, hangisi daha saçma sapan söylerse o en kuvvetli, büyük filôzoftur. Hangisi mânâsız mantıksız ipe sapa gelmez bir söz söylerse:
- Kimse böyle söz söyleyemedi. Ne söz yâhu!
- Anladın mı yâhu?
O adam anlamak için söylemedi. Zaten anlaşılmak için konuşmuyor. “Anlaşılmasın! yükseklik anlaşılmamakta!”. Eşek anırdığı vakitte de eşeğin anırması anlaşılmaz. Demek ki filôzofun söylediği sözle münâsip geliyor. Çünkü eşekte anlaşılmak için Söylemiyor.

Mâneviyat yürüdüğünde hayat verir. Mâneviyatla kuru dal yeşerir. İnsanoğlu dâima mâneviyat peşindedir. Sen onların inkâr ettiğine bakma. İnkâr edişi kibrinden dolayıdır. Evet demeye kibirlenir. Mâneviyat perdesinin arkasına geçmeye, kapalı olanı aralamaya bir anahtar deliğinden de olsa şöyle bir bakayım diye arzu eder. Mânevi âlemleri görmek ister. İnsan bazen güzel rûya görür. Tesirinde kalır ve o rûya âleminde daha kalsaydım diye temenni eder. Rûya âlemi, hiç şüphesiz görünmeyen âlemlerin işaretini vermek içindir.
- İnsan gözü kapalıyken bir şey görür mü? Görmez.
- Gözleri açık ama karanlıkken bir şey görür mü?
Gene bir şey görmez.

Gecenin karanlığında baştan aşağı örtülü, gözün kapalı olarak uyurken, seyrediyorsun ve görüyorsun; Rûya görüyorsun?
- Gördüğü nedir ve gördüklerini neyle görür?
Demek ki insanda başka bir hüviyet daha var. İnsanın içinde başka bir varlık var ki bu varlık zâhiri gözler görmeden insanlara bir sürü şeyler gösterir. İnsanın ayakları yürümeden o varlıkla dolaşıyor. Bu uyuyan ayaklarını kullanmadan dolaşabiliyor, bu gözlerini kullanmadan görebiliyor,kulaklarını kullanmadan duyabiliyor, ağzını kullanmadan söyleyebiliyor, tadabiliyor. Ellerini kullanmadan o alemde o vücutla ellerini, başka elle kullanıyor. Demek insanda bir başka vücut var ki; o vücut bu vücudun içindedir veya dışındadır. O vücut bu vücudun âzâlarının hiçbirisini kullanmıyor. Vücuduna bağlı hislerini kullanmadan bu ikinci vücudun hisleriyle hisseder. Böyle bir şey yoktur demek olmaz.
- Rûya âlemi nedir?tarif yapabilir misin?
Rüya âlemi bu âleme mensup değildir. Bu âleme bağlı olan bir iş değildir. Rûya âlemi bu gezdiğin vücutla değildir. Hislerinde bu vücudun hisleri değildir. Cenâb-ı Allah insanın rûhaniyetine nefes aldırmak için uykuyu bize îkram etmiştir ki, uyuduğumuz vakitte dinleniriz. Aslında rûhumuz bu vücudun hepsinden âzad ediliyor. Rûhumuz bu vücutta mahpustur, hapsolmuştur. Uyuduğu anda açığa çıkar. İşte bu şart ile vücuda girdi, ona hitap olunup vücuda girmesi bu sûretle olmuştur. Eğer öyle olmasa insanoğlu bu kadar ömür yaşayamaz. Ya cinnet geçirir ya vaktinden önce ölür ve ya ezilir, biterdi.

Her günkü uyku sana yeni baştan enerji doldurur. Tabî olan uyku enerji doldurur ama hap yutarak uyumada o yoktur. Onun için hap yutmaya muhtaç oluncaya kadar vücudunu hırpalamamalısın. İnsan bu madde âleminde maneviyatı temsil eden varlıktır.
- Materyalist görüş ne diyor?
Bu teknolojiye tapan Avrupalı, ahmakûl hümekâ;

“ İnsanı maddî bir yapıda, bir sûretten ibâret” . Zanneder. Materyalist görüş budur. Hâlbuki insan madde âleminde maneviyatı temsil eden varlıktır. Hâl böyleyken insanlara mâneviyatı inkâr ettirmekten daha büyük bir cinayet yoktur. En büyük cinayet insanları mâneviyatsız yetiştirmek ve insanların mâneviyatına musallat olmaktır. Mâneviyatın membâı dindir ve dinden insanlara naklolur. Dinsiz bir esas üzerine mâneviyat olamaz. Onun için filôzof mezhebinde mâneviyat yoktur ama dinde vardır.
Asırlar boyunca Cenâb-ı Allah muhtelif Peygamberler ile Tevhid ve Vahdâniyet Dînini kullarına bildirmiştir. Bir Peygamberden öteki Peygambere nakledilerek zamanla akmış ve Efendimiz s.a.v.’e kadar gelmiştir. Efendimiz s.a.v.’in dünyaya teşriflerinde öteki bütün membâların hepsi kurumuştur. Hiçbirisinde insanlığın mâneviyatını takviye edecek bir kuvvet kalmamış, suyu bitmiş değirmene dönmüştür. Değirmeni döndüren su, Islâma açılır. Kiliseden beklenecek bir şey yok, vaftiz suyu da çoktan kurudu. Özünü rûhaniyetle doyuracak bir şey bulamazsın. Havradan, sinagog veya tapınaklardan bir şey bulamazsın.
Bulutlara kadar heybetli binâlar yapıyorlar. Roma da Saint Paul kilisesine gittim, yirmi beş senede yapıp bitirdikleri kilisenin kubbesinden aşağı bakınca insanlar parmak gibi küçük kalıyor. Romanın içine girdiğinde her tarafta çeşme dolu ama tecrübe etsen nokta damlamaz. Dışarıda insanlar dış görünüşten cezboluyorlar ama içine girdiğine çeşmelerin içinde bir şey yok. Her Peygambere verilmiş ve bildirilmiş olan Peygamberlik onlarla beraber kapanıp gitmiştir. Îsa a.s.’ın işide Efendimiz s.a.v. gelince kapandı bitti. Hristiyanlar ve Yahudiler mâneviyatı zây ettiler, bir şey kalmadığında bu sefer İslâmdaki mâneviyat çeşmelerini kapatmak istediler. İslâm akmasın diye öyle bir çorap ördüler ki,
- Bilhassa vahâbiler,Allah’ın zikrine,mâneviyata, Peygamber a.s. a niçin düşman? niçin mezhepsizlik var?
Çünkü İslâmdaki mâneviyat bilinmesin, bilinirse insanların kalpleri İslâma akar. Kalpler İslâma akmasın diye bu melûnlar; “Bu bidattır, bu haramdır, bu şirktir, bu küfürdür” diyor. O zaman, İslâm da Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi kupkuru olacak. İki dinde; lâ ilahe illâllah der ama mâneviyat yok. Lâilahe illâllah mûsa Resullûllah la bitmez, lâ ilahe illâllah Muhammedun Resullûllah demelidirler.

Mâneviyata kapıyı açan, Allah’a zikirdir. Allah’ı zikretmeyen kimse mâneviyata yetişemez. Peygamberimiz s.a.v.’e salâtu selâm getirmeyen adama mânevi kapılar açılmaz.. .


Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI – 4 – ALLAHA GİDEN YOL


- Hakiki îman mertebesi nedir?
Hakiki îman mertebesinde olan adamın maksat ve gayesi ilâhi (ente maksûdî)dir. Benim istediğim, kast ettiğim aradığım, bulmak istediğim ve yetişmek istediğim Sensin. Çünkü Allahın varlığı ebedî ve ezelîdir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı dâim ve kâimdir. Onun yokluğu düşünülemez. Başka her şeyin yokluğu olur, düşünülür. Manası, hepsi yokluğa mahkûm olur. Asli varlık, evveli olmayan ebedi varlık, mutlak var oluş Allahındır.

Mümini hiçbir şey Allah’a doğru hareketinden men edip hakka doğru yürüyüşünü engelleyemez. Müminin önüne çıkıp; “Beni ara beni iste, beni bul, beni kazan, benimle yetin” diye gözünü dolduracak hiçbir şey yoktur. Îmanı fırsat vermez. Mümini dünyadan alıkoyan her şey dünyadan sayılır. Dünya mümini Allah’tan alıkoyarsa kötüdür. Allah’a doğru yürüyüşünde ona yardım ederse makbûl olur.
- Dünya melundur ne demektir?
Melun, lânetlenmiş demektir. Allahın yolunu isteyen kimsenin bana talip ol, nereye gideceksen ben senin önündeyim diye önüne geçer. Domuz bolşeviklerin çocukları aldattıkları gibi;
- Allahı çağır size şeker versin,
O masum çocuklar, çağırırlar bir şey yok.
- Lenini çağırın!
Çağırırlar
- Haa..! İşte al şeker!
O domuzların şeytanlıkları gibi dünya müminin hemen karşısına geliyor;
- Ben varım nereye gidersin, ne istersin?
Dünyayı karagöz perdesinde oynatıyor gibi insanların önüne çıkarıp çeşit türlü gösteren karagözcü, şeytandır. Durmadan insanların gözünün önüne getirir.
Seni Allah’ı aramaktan eden her şey melundur. Dikkat et, hiçbir şey senin Allah’a doğru yürüyüşünü engellemesin ve yolunu kesmesin. Engelleri aşasın ve çengellerden kurtulasın. Sıratın üzerinde o engeller ve çengeller seni çekip cehenneme düşürecektir.

Kalbinde dünya muhabbeti olan insan sırat köprüsünden selâmetle geçemez. Dünyaya muhabbet büyük bir çengeldir. Dünyayı Allahı bulmak için iste ve Allahı bulmak yolunda kullan.
- Dünyanın var oluşunun sırrı nedir, Dünya niçin verildi?
Dünya, Allahı bulmak yolunda onu kullanasın diye verildi. Dünyaya tapıp kalasın diye değil. Aşıpta Mevlâ’yı bulasın diye verildi. Bir basamaktır, basasın ve mâbuduna ulaşasın diye verildi. Dünya murat değildir, maksutta değildir lâkin murat ve maksut için arada vasıtadır ve vesiledir. Vasıtayı sen maksut yerine koymamalısın. Tayyâre vasıtadır ama maksat Beytullahtır. Gönlünü tayyâreye veripte kalırsan, Beytullahtan mahrum olursun. Vasıtasız Kâbeye varamayacağımız için,tayyâreyi isteyeceksin, arayacaksın, bulacaksın ve bineceksin. Dünya, Mevlâ’yı bulmak için vasıtadır. Olmasa Cenâb-ı Allah dünyayı yaratmazdı. Şimdi Dünyanın var oluşunun sırrı da meydana çıktı. Namaz vasıtadır, gaye değildir. Oruç vasıtadır, gaye değildir. Zikir, cihat ve hacda öyledir.
- Gâye nedir?
Gâye Allah tır, Mevlâ’dır. Her ne yaparsan vasıtadır ve Allaha ulaştırmak, yaklaştırmak içindir. Şimdi millet şaşırıp gâyeyle, gâyeye giden yolları karıştırıyor. Yollarda kalıyor ve gâyeye ulaşamıyor.
Maksadını aydınlık tut ve maksadını bil. Maksada yetiştirecek vasıtadan da gâfil olma. Öyleyse Allah bu dünyayı niye yarattı? Diye sorma. Yarattı ki Mevlâ’ya giden yoldur, vasıtadır. Bineceksin ve yetişeceksin, lâkin bu vasıta çok güzel senin nefsâniyetini okşuyor, sevindiriyor diye gâyeyi unutup tayyâredeki yem yiyecekle, uçuşla, seyir ile meşgul oldun mu gayeden mahrum kalırsın. O tayyâre de lânetlenir içindekiler de. Buna dikkat et.
Cenâb-ı Allah bizim gözümüzü kendisinden başka yere döndürtmesin. Allah’a bakalım. Bir söz var tavuk su içer Allah’a bakar derler (Suphanallah!) O söz ibret içindir. Boş söz değildir. O hayvan hayvanlığıyla;
- Bu suyu, bu hayatı veren Mevlâ’ya bakayım şükredeyim
Der. Sen dünyayı gâye tutarken, nerede insanlık, nerede insanı kâmil rütbesi.. Sözü ters anlama, Dünya var, Mevlâ var, lâkin Dünya, Mevlâ’ya giden yoldur. Akılsızlık edip de yolda kalma. Mevlâ’ya gitmeyi unutuyor, piknik yapıyor. Saraydan sana dâvet olsa, pikniği çok beğendik deyip yatsan. Orada kalır, kurda kuşa yem olursun. Dünyada kalma, Allaha yetiş. Dünyaya, Dünyada kalmak için değil, Mevlâ’ya gitmek için geldin.
Sultana git sultana, zindana değil ey akılsız, zindana koşma, zindandan çıkmaya bak Sultana koş Sultana. Ezel ebed Sultanına.
Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

19 Haziran 2008 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 3 - ALLAHI TANIMAK


Allahı tanı ki; Allah senin her sıkıntını atsın. Allahı tanımayan kimsenin sıkıntıları bitmez. Bir bir üzerine gelir, yığılır, altından kalkamaz, ölür gider.

Allahû Tealânın Kuran-ı Kerîminde bin yerde zikir diye emri vardır. 6666 ayetten bin ayet zikire hastır. Vahabiler ve onun gibi olan akılsızlar Allah’ı inkâr ediyorlar. Cenâb-ı Hakk’ı zikretmek çok büyük bir şerefi kısmet eder. Allah diyoruz.

Allah diyemeyen milyarlarca insan vardır. Belki altını, gümüşü, cevâhiri, eurosu, paundu var ama Allah diyemiyor. Biz Allah’a şükrediyoruz ki; Allah diyebilmeye dilimiz dönüyor. O büyük bir nimettir.

Senin aklına Allah hakkında ne gelirse o değildir. O senin tasvirindir, hayâlindir. Allah hayal değildir. Düşüncenin çizdiği gösterdiği şeye sakın Allah demeyesin. Allah insan değildir, melâike değildir. Allah, Allah’tır. Tektir. Hiçbir şey Ona benzemez, benzeyemez. Allah’ın kudreti her şeye yetişir. Senin kuvvetin başka, Allah’ın kuvveti ve kudretini seninkine benzetme.

Şeyh Efendi öyle söyledi; Bir meczubun birisi, kuşlara yedirilen küçücük tohumu görmüş demiş ki;
- Suphanallah, bir darı tânesini büyültmeden, dünyayı küçültmeden, dünyayı bunun içine sığdıran Allah.

Açıklaması; Darı küçücüktür. Senin aklına göre bunun olabilmesi, ya o dâneyi büyültecek, ya da dünyayı küçültecek ki ona sığdırsın. Ama Cenâb-ı Allah, darı tânesini kendi küçüklüğünde, dünya da kendi büyüklüğünde, onun içerisine girdirebilir. Allah’ın kudretiyle senin aklının düşünebileceği kudreti söylüyoruz. Allah’ın hiçbir şeyi senin aklınla tartılamaz ölçülemez. Seni bir parça yaklaştırmak için temsil yoluyla söyleyelim; Senin gözünün bebeği küçük bir mercimek tânesi kadardır. O bir nokta gözlerinin içerisinde kâinat mevcuttur. Kâinatı gözüne sığdıran Allah!. Çok küçük olan gözbebeğine dünyanın sığması acayiptir. Fotoğraf çektiğimizde objektif beş kişiyi göstermeye zorlanır ama gözle gördüğünde gökyüzü, dağlar, hepsi içerisinde, kenarlara duvar gelmeden görünür. Sana bu kâinatı küçültüp gözüne sığdırıyor;

- Dünya küçülüp mü giriyor, yoksa gözün büyüyüp mü bunların hepsini tutuyor?
Allah kâdirdir. Aksi düşünme,
lâ şerike leh: Allah’ın şerîki yok.
- Bu insanlar ilk olarak neyi bilecekler?

Kendini bilen Allah’ı tanır, ilk başta Bismillâhirrahmânirrahîm demek, Allah’ı tanımak içindir. İnsan evlâdına ilk öğretilecek Hakk’ın ismidir. Yapmayanlar belâ kazanının içine düşer. Allah dedirtmeyenlerin ve Allah ismini yasak edenlerin otuz iki kemikleri dağılır, tutar tarafları kalmaz. Küçük çocuğa ağzı açıldı mı ilk; Allah Allah Allah, sonra Lâilaheîllallah desin. Sonra Muhammeden Resullûllah. Alıştırdıktan sonra sen çocuğa sağlam aşı verdin demektir. Korkma, çevre tesir etmez. Tarikatımız Allah yoludur. Allah yolundan başka çıkar yol yok. Allah yolunu tut işin rast gelsin, Allah yolunu tutmazsan işin yürümez. Cenâb-ı Allah;
- Beni gözet, seni gözetirim.
Diyor. Sen Allah’ı gözetmezsen, Allah seni gözetmez. Allah bir kimseyi gözetmezse her belâya boy hedefidir. Hiçbir şey onu kurtaramaz. Belki seni dışardan gözetsinler diye nöbetçiler, bekçiler tayin etseler;
-
Ya içeriden ceza gelirse?
Sağlam yatar, sabaha (Allahû mağfina) bir tarafı tutmaz olur. Belki dili tutulur, gözü görmez olur, kulağı duymaz olur, ayağı yürümez olur. Eline diline bir şey gelmesin diye bekçi koymanın imkânı yoktur. Allah yoluna girersen, Allah’ı gözetirsen, Allah seni gözetir.
İnsanoğlu zayıftır. Edep îtibariyle çok ufaktır. Lâkin Cenâb-ı Hak insanlara idrak edebilme melekesi olan aklı vermiştir. Aklın miktarı bütün vücudumuza nispetle çok azdır ama anlama hududu acayip geniştir. İdrak etmek ve anlamak aklın yemişleridir. Aklı olmayan idrak edemez;
-
Aklın târifini kim yapabilir? Aklın miktarını kim ölçebilir? Akıl dediğimiz şey vücudumuz gibi bir şey midir?
Târifini yapacak insan yok. Akıl denilen şey kafada değildir. Kafada olan beyindir. Beyine hükmeden akıldır. Beyin başkadır, akıl başkadır. Temsil yoluyla:Bu teyptir pille çalışır, pilin içerisinde olan kuvvet bittiği zaman iş görmez.
- O pilin içerisinde olan kuvveti, şimdiye kadar görebilen, zapt edebilen, tutabilen oldu mu?
Pil kömür gibi bir şeyle yoğrulmuş parçadır. Onun içerisine
giren nedir? Pil aslında gördüğümüz katı bir şeydir. Kendi kendine bir şey yapamaz. Lâkin o madenî olan pile görünmeyen ve değilemeyen bir şey veriliyor. İstediğin işi görür bir müddet sonra durur ve biter.
- Ama biten neydi?
O bataryayı, pili çalıştıran kuvvet vardır.
Beynimiz vardır lâkin beynimiz kendi kendine bir şey yapamaz. Ona tahsis olunan akıl cevheri, nurla birlikte girdiğinde beyin çalışmaya başlar. Kendi kendine çalışmaz.
- İnsan aklı niye inkâr eder?
Aklı çalıştıran ruhtur. Ruhâniyetimiz olarak aklı da o çalıştırıyor. Akıl bu suretle bir nûr olur, yürüdüğü yeri aydınlatır. Akıl nerede yürürse insanı aydınlatır. Elinde, kafasında, kalbinde tutan o aklın nûruyla ilerleyince sağını solunu, yapacağını, edeceğini görür. Lâkin bazen insan akıl cevherini nefsâniyetiyle kapatır. Kapattığında karanlık Kalır. Bir şey bilmez ve bir şey anlamaz olur. Seviyesiz olan mahlûkat hayvanattır. İnsan seviyesini kaybetti mi, hayvanlarla beraber olur. Hayvanlar da derler ki;
- Sen ne biçim hayvansın. İki ayaklısın burada ne arıyorsun? Bunda bir düzen olmasın? Sende ne uğursuzluk var ki buraya attılar diye kendi meclisinden kovarlar ve hayvanat sınıfının daha aşağı derecesine düşer. Aklı çalıştırmak çok mühimdir. Akıl insana ziynet verir. Ama hakîkatte hizmeti Allah c.c. ile aranı ıslah etmek içindir. Akıl sana derki;
- Ey kendisine akıl verilen mahlûk! Sana bu şerefi verenle aran düzgün olsun. Hayvanlık yapma. Eşek olma Aklın tembîhatı budur. İnsan olmak şerefini gözet çünkü insan olma şerefi akılladır. Akıl insana en iyisine koşmayı emreder. Allah’la aranı düzeltmek ister. İlâhi lütufları sana gösterir ve şükredesin der. Verilen aklı kullanmıyorsa; Allah’ın nimetini menettiği için cezâya müstahak olur. Çok Evliyânın münâcâtıdır;
- Yâ Rabb..! Akıl deryasından bizi şaşırtma. Bizi akıl deryasından mahrum eyleme. Gide gide akılları zayıflayıp ta çocuk sınıfına girenlerden bizi eyleme.
Nîmete şükür, nîmetin devamına ve fazlalığına sebeptir.
Şükretmediğinde elindeki nîmet devam etmez.
-İşler durgun, işler kesat”
Diye şikâyet etmek yerine;
- Yâ Rabbi. Bize verdiğin fevkalâde nimete şükürler olsun. Dersen Cenâb-ı Allah artırır. Beğenmez, şikâyet edersen
- Kulumu o hâlde bırakınız debelenip dursun. Diye ilâhi ferman gelir. Allah, ilâhi azâbı temsil eden yılan ve çıyan emsâli hayvanatın yoldaşlığından bizi uzak etsin. (Allah muhafaza) Onların azâbı bir kimseye tâyin olursa ilelebet devam eder.
- Kaç çeşit defter vardır?
İki defter var: Sâidler, Şâkiler. Sâidler defteri saadet sahiplerinin isimlerinin,şâkiler defteri eşkiyânın adlarının yazıldığı defterdir.
- Allahın muhlis kullarını korkutan mesele nedir?
İsimlerinin eşkıyâlarla beraber yazılmasıdır.
- Şâki kimdir, eşkıyâ kimdir?
Allah’ı unutandır, Allahı unuttu mu, o eşkıyâdandır.
Zaten
ilk şer ve fesadın başlangıcı Allah’ ı unutmaktır. Sana deli deseler de Allah de. Efendimiz s.a.v;
-
Allah deyiniz, o derecede deyiniz ki görenler filân kimse deli olmuş desinler.
Allah’ı zikirde o kadar coşun, kendinizden geçin ki herif çıldırdı, gitti işte! Desinler. Allah deyiniz çünkü Allah diyen gâfillerden sayılmaz. Uyanıklardan sayılır. Allah dediğin vakit yanında Allah var. Binde bir faydası da olsa, o bir faydadır. Hiç demeyen yüz binde bir de alamaz. Allah diyen adam gâfiller listesinden silinir. Gâfillerden olmayan saadet sahibi olur. Allah’ı unutmayan saadet sahibidir.Allahı unutan gâfil kişidir. Gâfil insan ne ettiğini, ne yaptığını bilemez. Yanlış mıyım? Doğru muyum? Kestiremez. Cehennem yolunda mı, cennet yolunda mı ayırt edemez. Mühim olan kendini iyilerin ve saadet sahiplerinin defterinde ispat ettirmektir. İsmin iyiler dîvanından silinipte kötülerle beraber yazılmasın diye gayret et. Bütün dünyanın altınlarının, gümüşlerinin, hazînelerin sahibi olsa adı kötülerden yazıldıktan sonra ona hiç kârı yoktur. Çünkü adı kötüye çıkmıştır. Kötü kimsenin yeri cehennemdir. Fenâ, âsi, edepsiz, eşkıyâ, kötü tabiatlı, kötülere hizmet veren, onlarla fikir birliği yapan insan cennete giremez. Nitekim iyilerle düşüp kalkan cehenneme giremez. Çünkü iyilerin durağı cennettir. Aklı olan birine başka bir nasihat gerekmez.
HİKÂYE
(Allah onlardan râzı olsun) Cenâb-ı Peygamber a.s.,yeni îmana gelip, İslâm ile şereflenen, Müslüman olan bir Sahabeye, Kuran-ı Kerîm öğretmek için Ashâbı Kiramdan başka bir zâtı tâyin etmiş;
- Buna Kuran-ı Kerîm okut. Diye buyurmuş. Aradan bir zaman geçtikten sonra Efendimiz s.a.v.;
-
Nasıl, sana gönderdiğim sahabe Kuran-ı Kerîm öğreniyor mu?
-
Yâ Resullûllah, bir kaç gün derse geldi, sonra vazgeçti, gelmiyor.
Efendimiz a.s., o sahabeyi çağırtmış,
- Niçin o derse devam etmedin?
- Yâ Resullulah , Kuran-ı Kerîm öğrendim, başka şey istemem.
- Nasıl öğrendin? nedir öğrendiğin?
- Cenâb-ı Hak azametle buyurur ki, “miskal zerre iyilik yapan kimse yaptığı iyiliğin karşısında iyilik alacaktır” Yâ Resullûllah, bunu öğrendikten sonra ben hatmeyledim, başka bir şey lâzım değil. Yâni; (şimdi işin tatbîkatı bana kaldı, öğrendim ama öğrendiğimi nefsime alıştırmak şimdi benim irâdemde. Mâdem zerre miktarı iyilik ve zerre miktarı kötülük mîzana konacak, kendimi zerre kadar iyiliği kaçırtmış olmamak için zorlayacağım. Kötülüklerden de zerre kadar sakınmak lâzım. Öyleyse Cenâb-ı Hakk’ın emri fermânını öğrendim, başka
okumaya gerek duymuyorum)
Bunun üzerine Efendimiz s.a.v;
- Arabî fâkih oldu! (yâni mânâdaki hikmeti anladı)

Şeyh Nazım Kıbrisi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 2 - İBADET DÜNYAMIZ


İnsan dünyada sırça sarayda bile yaşasa, sonunda bu yerin altına inecektir. Dünyaya sığmayan Krallar, Hükümdarlar, iki arşın boyunda çukura sığdılar. İnsanın kendi küçük, hırsı büyüktür. Yâni hırsımız boyumuza göre değil. Boyumuzu çok aşıp gidiyor. Kanâat olmuyor, hırs önde gidiyor. Biz ona yetişemiyoruz.

Dünyayı fetheden İskender bile ötesini istedi. Gidemedi. Geri döndü. İşte biz de hazır olan beş on Cemaatle hasbıhâl ederek günümüzü hoş etmeye çalışıyoruz. Gününü hoş eden insan tâlihlidir. Gününü hoş edemeyen insan tâlihsizdir, bedbahttır. Bu dünya kısa bir dönemdir. Âhiretin günleri de uzundur.

Peygamber Efendimiz s.a.v ;
“Benim ümmetlerimin dünyada vasati ömürleri altmış yetmiş yıl arasındadır” Diye hâdîsi şeriflerinde buyurmuştur. Bu zamanda yetmişin yukarısına çıkan çok azaldı. Millet elli yaşına varmadan çürüyüp gidiyor. Eğer altmışa yetmişe kalırsa dert ile yaşıyor. Uzun ömürlülüğün zevkine varamıyor.

- İbâdet eden neden çok yaşamayı arzu eder?
O mânevi zevk devam etsin diye. Uzun ömrün zevki ibâdetle çıkar. İbâdet eden insan yaşayışından zevk alır.
İbâdetsiz olan insan cismâni olan zevklerinin bitmesinden sonra vücudu ona yük olur. Yediğinden içtiğinden veya oturup kalkmasından zevk alamaz. Dünyadan çıkıp gitsin diye temenni eder. İbâdet etmeyenin hayatı kupkurudur. İnsan hayatının zevki ibâdetle çıkar. Onun hayatında neşe vardır, ferahtır ve yaşamayı arzu eder. Öbür dünyaya intikal etmiş zâtın birisini rüyada görmüşler. Demiş ki;

-İki şeyin hasretindeyim. Birisi ihvanların sohbeti, ikincisi gece el ayak çekildikten sonra, herkes gaflet uykusundayken gece namazı kılmak. Dünyadan bu iki şeyin lezzetini burada bulamadım.
Öldükten sonra ibâdete teklif yok. Dünyadaki ihvanların toplanıp sohbet etmesi yok. Bulunmaz, çünkü kesilmiştir. Herkes kendi kabrinde, kendisine tâyin olunanla meşguldür.

Namazların en lezzetlisi gece namazıdır. Gece namaz kılan kişi îmanın tadını alır. İhvanların sohbeti de müminler için mühimdir. Çalışan biri namazdan çıktığında “Nereye gidelim?” der.

Kahvehaneler şeytan karargahları, kötü insanların toplandığı yer. Tütün içilen, kötü sözler söylenen, şeytan dolabından tatsız resimler akan bir yer olmuş. Mümin olan kendini bilen kimseye oraya gitmek yakışmaz.
Eskiden dergâhlar, zâviye ve tekkeler vardı. İnsan oralara gider, orada bulunan kimselerin ilminden, nasihatinden, sohbetinden, hiç olmazsa bir parça edep öğrenir, çıkar evine giderdi. Kahvehaneler ihvan sohbeti değil şeytan sohbeti olan yerdir. Şimdi her şey tersine oldu.

Bizim gayretimiz müminlerin birbirlerini arayıp bulmalarıdır. Nerede bir namaz kılan, okumuş iyi kimse, sözü sohbeti dinlenecek kimse var diye müminleri aramak lazım. Çünkü sohbet insanlara uyanıklık verir. Bugün Türkiye’de altıyüzbin küsür kahvehaneler var. Her bir kahvede on kişi olsa altı milyon adam eder. Bir kahvehaneye en az yirmi kişi gelmese o kahvehane işlemez, kapatırlar. On iki milyon insanı meşgul ediyor. Fuzûli yere tutuyor. Bir saat otursa, on iki milyon iş saati; Yüz bin liradan olursa bir buçuk katrilyon lira eder. Bu en aşağı rakamlardır.

Biz davranalım, kalkınalım diye uğraşıyoruz. Tekkeleri kapatırlarken mûcip sebep olarak; İnsanları tembelliğe alıştırıyor binâenaleyh bunlar kapatılsın. Millet tembel olmasın diye sebep uydurmuşlardı. Biz altıyüzbin kahvehaneden bahsettik. Daha hesaba gelmeyen mahalle aralarında, köylerde, âdi kahvehâneler, çayhâneler mevcut. Kahvehâneler tembelhânedir kapatılsın diye kanun getiremiyor. Bu kadar milyonlarca saat boşa gidiyor.

İnsanın yemek içmek kadar söze sohbete ihtiyacı vardır. Biz mekteplerde bir şey veremiyoruz. Mekteplerden sonra insanlar hayata atılıyor ve iki maksadın arkasına düşüyor. Ya geçim derdindedir ya da köşeyi dönmek derdindedir. Çoğu insanlar bir vazife bulalım geçinelim derdinde çünkü işsiz tabakası artmaktadır. Hükümetin vazifesi milleti işsiz oturtmamaktır. Bir kimsenin işsiz oturması şeytanla beraber olmasına sebeptir. Şeytanla buluşan adam ille bir şerrin içine düşecektir. Bir kötülük öğrenecektir ve bir fesat çıkaracaktır. Bir memleketteki âsâyiş o memleketteki işsiz oturan kimselere göredir. Avaracısı çok olan köyde vukuat çıkar. İşsizi çok olan şehirlerde hırsızlık, güçsüzlük, vurgunculuk, soygunculuk çoktur. Dışarıdan adam toplayıp içeriye atmakla memleket ıslah olmaz. İçeriye attığında içeride eksiğini tamamlar. Çünkü içerde temas ettiği insanlar çoğu daha pis.




Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 1 - ŞEYTANIN ALDATTIĞI KİŞİMİSİN


“Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri;
İki davar sağacak kadar zaman olsa da sohbet ediniz. Diyor. Çünkü mümin bir yerde otursa, birisi ifâde, birisi istifâde eder. Birisi söyler, Öbürü dinlerse yol alır, kuvvet alır ve rahmet iner. Lâilaheîllallah Muhammedurrasulûllah. Allah bu kelimeyi tayyîbeyi söylemeyi bize müyesser kıldığı için şükürler olsun. (Yâ Rabbi bize bu mübarek kelimeyi dünya hayatında söylemeyi müyesser kıl. Dünyadan çıkacak vakitte de çenemiz kilitlenmeden söyleyebilelim.) Hiç bir şey bilmedin, bunu söyledin mi tamamdır. İslâm en yüce dindir.

Allah’ın kulları için göndermiş olduğu İslâm tek selamet yoldur. Her kim bir yol tutmak isterse, İslâm yolunu tutsun ve kurtulsun. O da sohbetledir. Kısa ve keskin olan ok uzun ve gevşek olandan makbuldür. Herkes bir şeyi beğenir, beğenmeden almaz. Sonunda ya dünyayı ya âhireti beğeneceksin. Açıkgöz olan kimse tam beğenilecek şeyi beğenir ki görenler; ” Adam alacağı şeyi tam beğenmiş, güzel almış” desinler. Burada Cenâb-ı Hak, Efendimiz s.a.v.’le bize âhireti beğendiriyor ve istiyor ki;

-“Ey kullarım âhireti ,benim sizin için beğendiğimi beğenin” Diyor. Şeytan öbür taraftan gelip diyor ki;
- “Aman bu dünyada benim elimde ne güzeller var, gelin size takdîm edeyim”. Birinci sınıf üçkağıtçı, madrabaz, yalancı, dolandırıcı, kalleş, hilebaz, düzenbaz aldatan şeytandır. Şeytan;
- Ben insanoğlunu öyle bir aldatırım ki; Kimse benim aldattığım gibi aldatamaz. İftihar ederim, arkamdan insan oğlunu sel gibi akıtırım.
İlk muhalif şeytandır İlk muhalefet şeytandan sâdır oldu. Onun için muhalefette olan, şeytan safına geçiyor demektir.
- Şeytana kim uyar?
Aklını kiraya veren, akılsız dolaşan ve aklını kullanmayan herkes şeytanın arkasına düşer. Ara sıra gündüz kendini bir yokla;
- Acaba şeytan beni aldattı mı?
Aldatmasa koca tütünü ağzına sokar mı? Cigarayı ağzına soktuğu vakitte seni aldattı demektir;
- Sana semersiz binerim iç, içinceye kadar beni taşı. Bak! hangi ameldesin, neyi yapıyorsun, aklını kullandın mı hemen anlarsın;
- Bu iş yakışıksız. şeytan bizi aldattı. Yazıklar olsun.
- Aklını kullanmadın mı?
- Yoo..! Kullanmadım.
- Niye kullanmıyorsun?
Aklını kullandığında aldatıldığını bilirsin. Aldatıldın mı? Hemen geri çekil. Bir defa aldanan bir eşeklik yapar. İkinci defa şeddeli eşşektir. Kaç defa aldanıyorsan o kadar şedde verilir. Nasıl bugün şeddeli olduk de hemen geri çekil.

Şeytan beğendirdi mi seni aldattı demektir. Tâlipler çok. Yüz binler, milyonlar arkasından koşuyor. Aldanma.

“Nitekim sizden önce geçenlerin hepsini aldattı, pek azından mâdâ” Senin beğeneceğin, Cenâbı Hakk’ın senin için beğendiğidir. Onu beğenirsen hayır edersin. Lâkin Allah’ın senin için beğendiğini sen beğenmezsen; Ne dünyada, ne âhirette hayır görürsün. Bir şey beğenirken aslını faslını sor. Aldatılıyor muyum diye araştırmasını yap. Vakit saat geçmeden insanoğlu beğeneceğini beğensin.

- Kıymetli şeyi beğenmeyen kimse var mı?
Bir elmas vardır, bir de kristalden yapılmış elmas taklidi vardır. Hakikisi dururken hiç bir aklı kamil sahibi boncuğu almaz. Öyleyse bütün gün inci topla. Boncuk toplama. İnciyi ara. Seç. Seçmesini bileceksin. Peygamber Efendimiz s.a.v.;
“Müminin ferâsetinden korkunuz,onun kalp gözü açıktır” Onu aldatmaya kalkmayın. Onlar aldatılmaz. Onlar baktığında Hak nuruyla bakar. Hak nuruyla bakan adam aldatılmaz.


Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden