30 Nisan 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 180 - RUHANİ GÜÇ

O, âhirete aittir. Dünyada Allah’ın emrini ulu tutan, Allah’ı yâdından bırakmayan, yâni Allah’ı zikredip Allah ile beraber olana Cenâb-ı Allah zikrin kuvvetini aşılar. Zikirde bir kuvvet vardır ki, ondaki kuvvet bütün dünyanın yiyeceklerini yesen o kuvvete bedel olmaz, çünkü rûhani kuvvet sabit kalır, çoğalır ama azalmaz. Yemeden içmeden aldığın kuvvet ise, sabahtan yersen öğlene acıkırsın, öğlen yersen akşama acıkırsın dünya nîmetlerinden aldığın kuvvet devamlı değildir. Yediğinden içtiğinden tekrar toplamaya mecbursun.

- Rûhani kuvvet?

Rûhani kuvvet; Evliyâlarda, enbiyâlardadır; çünkü onlar Allah(c.c.) ile beraberdir, Allah’ı bırakmamışlardır. Allah’ı bırakmayanları Allah’ta bırakmaz, anar.

Allah’ı bırakan kimseleri Allah bırakır. Allah’ı bıraktıktan sonra kiminle istersen ol, ister İngiliz’le ol, ister Almanla ol, ister Türk ile ister Kürt ile ol, ister zengin ol, ister fakir ol, ne rütbe sahibi olursan ol Allah’ı bıraktığın vakitte Allah seni bırakır. Allah seni bıraktığı vakitte sen işe yaramazsın, günden güne erirsin. Çünkü sende takılı olan bir batarya pili vardır, bataryan oturmaya başlar ve oturur. Oturunca biter, insan duvar gibi olur. Bataryayı bitirme.

- Bataryanı nasıl bitirmeyeceksin?

Allah’ın tahsis ettiği hiç kesilmeyen kuvvet membâı vardır, bu peygamberden evliyâlara, onlardan da müminlere gelir:

*Peygambere Cenâb-ı Hak’tan gelir,

*Cenâb-ı peygamber (s.a.v.) den evliyâlara gelir,

*Evliyâlardan sana gelir,

O kuvvetten alabilirsen bataryanın bitip bitmemesi fark etmez, ikisi de birdir. Batarya bitse sana gökyüzünden gelen kuvvet kesilmez. Onun için Allah’ı yâdında tutanlar, Allah’ı unutmayanlar, Allah’ın emrine tâzim eden ve hürmet edenler boyuna melekut âlemine yaklaşırlar. Yaklaşıp yaklaşıp kancayı taktımı ondan mânevi güç alır: zikreder doyar ve fikir eder doyar, zikir ve fikirle doyan sınıf’a girer.

O kimse yeme içmeyi artık sûreta vücut için yapar, rûhaniyeti ondan bir şey beklemez. Rûhaniyeti güçlendikçe, cismâni yeti de kuvvetlenmeye başlar. Dâima Allah’ı zikreden kimselere cismâni yeti de hizmet verir o da neşelenir, keyiflenir. Çünkü kendisine yardımcı kuvvet durduğu yerde gelir. Durduğu yerde derken yâni; Allah’ı zikreden kimse oturduğu yerde kuvveti alır.

Zikir meclisine haftadan haftaya dünyayı bırakıp Allah(c.c.) için gelenlere Cenâb-ı Hak bir hat gönderir; sizin kalbinize bir hat iner ki kıldan yüz defa daha incedir:

Allah her şeye kadirdir; Bir kılın yüz defâ daha incesini düşünemezsin bile,l âkin Allah bu, kılın kalınlığını yüz taksime koyup, yüz defa daha küçültüp gene bir yol yapar, içerisinden kan bile akıttırır. Kılcal damar denilen, senin saçının sakalının inceliğinde bir damardır ki; kılın ortasını delik tutmak ne kadar zor bir iştir. Bütün dünyanın tekniğini toplasan bu sakal inceliğinde olan bir şeyin içini boş yapmalarının imkânı yok. Ama kılcal damarlar vücudumuzu dolduruyor hatta hesaplara göre vücudumuzda dünyayı on defâ dönen ince damarcıklar var. Onu düşünüyordum.

- Acaba ana karnındaki çocuğun bu damarcıklarını kim yapar?

Bu hekimler:

- Gelsin bakalım kontrol edelim! diyor.

Neyi kontrol edersin? Hilkat Allah yaratıcı, onu ananın karnında Allah(c.c.) yaratıyor. O bir damla erkeğin suyuyla kadının suyu karışıp nasıl büyüyor...(sen mi kontrol edersin hekim bey?

“Evet biz bakacağız oğlan mı kız mı?”

Bir alet uydurmuşlar her gelen kadının karnına bakıyor) İşte kılcal damar: yâni kıl gibi damar saç teli kadar incedir, damarın içi boştur ve arasından kan yürür.

- Bu nasıl iş? Bunu kim yapabilir?

Hâlık olan yaratıcı olan Allah. Düşünmüyorlar. Melâike meşgûl oluyor. Bir damla su girer, koskoca insan çıkar. Daha Allah(c.c.)’ın büyüklüğüne hala mı inanmazsın?

Hâsılı kelâm Cenâb-ı Hak kendini unutmayanı unutmaz, kendini unutanı bırakır. Allah(c.c.) unutmaz ama bırakır, kendisi sürünsün, daha rezîl olsun, daha ezilsin, daha bitsin diye. Allah(c.c.)’ı sen tutmazsan, dünyayı tutayım da dünya beni tutsun, dersen;

- Bre dünya kimi tuttu da seni tutacak?

Dünya hepsini aldattı. Allah’ı yâdından bırakma. Allah’ı seninle beraber istersen, Allah’ı unutma. Yâdında tutarsan boyuna kuvvet gelir, o hâle gelir ki yemeğe içmeye ihtiyaç olmaz. Duvarı deşse duvarı yıkar, minâreyi sallasa paldır küldür aşağıya düşürür, dağı tepse dağı dağıtır. Allah ile olandaki kuvveti tasavvur edemezsin.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

28 Nisan 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 179 - ALLAH’IN HAS KULLARI.


Cenâb- ı Hak has kullarını mânevi güçle güçlendirir. Allah’ın has kulları:

1 - Allah’ı tanıyan,

2 - Allah’ın emrini tâzim eden,

3 - Allah’ın emrini yere düşürmeyen,

4 - Allah’ı dâim yâdında tutan,

5 - Allah’ı hiç unutmayan,

Allah’ın has kulları onlardır. Cenâb-ı Allah onları zikriyle ve fikriyle besler. Onların rûhaniyetleri Allah’ın zikrinden ve peygamberimiz-i şânın zikrinden kuvvet alır, kuvvetlenir. Allah’ı tanımayan kimseler dünyada insanlara âit olan hayvan hayatı sürer. Çünkü insan, insan yaratıldı, hayvan yaratılmadı.

Hayvan; bizim hizmetimize tâyin olunan mahlûklardır.

1 - Allah’ı tanımayan,

2 - Allah’ı zikretmeyen,

3 - Allah’ın emrini tutmayan,

4 - Allah’a kul olmayan.


Elbette nefsine ve şeytana kuldur, dünyaya köledir. İşte Allah’a kulluğu reddeden insanlar hayvan sınıfından da aşağı düşer. Hayvanların sınıfına düşmez. Çünkü hayvan; hayvan yaratıldı, insan; insan yaratıldı. Sen insan yaratıldığın vakitte, seni yaratana şükretmeye mecbursun, kulluk yapmaya borçlusun, sen seni yaratanı sevmeye mükellefsin, çünkü başka sevdiklerin bir gün elinden gidecektir. Ya onu sen bırakacaksın yahut sen ondan gideceksin. Onun için seni bırakmayacağa sevgini vermelisin.. Seni bırakacağa veya seni bırakacak olan şeye gönlünü verme. Dünya herkese ben seninim der de kimsenin olmaz. Allah(c.c.);

“Beni kabul eden, Benim rızalığımı arayan, Beni hoşnut etmek isteyen, emrime tâzim edenleri huzurumda haşredeceğim, onlara gözler görmedik, kulaklar işitmedik, kimsenin aklına fikrine gelmeyen nîmetler vereceğim” (“Sâlih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden bile geçirmediği nimetler hazırladım.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1720 Hadis – i kutsi)




Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

27 Nisan 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 178 - CENNET HAYATI

1 - Cennette uyku uyumak yoktur.

2 - Cennette yorulmak yoktur.

3 - Acıkmak,susamak yoktur.

4 - İhtiyarlamak yoktur.

5 - İnsanların güzelliği bâkidir.

6 - Çirkinleşme yoktur.


İnsanlara hakiki hayat cennetlerdedir. Allah(c.c.) bizi cehennem ateşinden saklasın. Ara sıra düşünmek lâzım, ey kendi kendine var olamayan insan, yaratıcıya muhtaç olan insan, yaratıcıya dön, ona secde kıl, ona tâzimini yetiştir. Hâsılı kelâm cennet yolunu tut.

- Cennet nasıldır?

Cenneti târif edemezsin, cennetlerin bir zerre miktarının vasfını bile kimse yapamaz. Cennette rahatlık var. Cennette insanı üzen ve ezen hiç bir şey yok.

Cennetler temiz makamlardır. Temiz olanlar içeri girer, pis olanlar içeri giremez. Allah bize cenneti nasip etsin, hidâyet etsin, bizi cennet ehli kılsın.

Dünyada ne istersen olur, dünyadaki rütbeler dünyada kalacaktır. Dünyadan insan alacağını aldıktan sonra cennette ne alacaksa onu da alır.

Cennetteki nasîbi ebedidir. Dünyadaki nasip muvakkattir;hiç bir şeydir. Hiçin arkasına düşme hiç olursun. Allah hidâyetiyle bize şeref versin ve kalplerimize itminan versin.

Kalbin rahatlığı zikirledir, Allah demekledir. Allah’ı zikreyle ey Müslüman, seni cennet ehli kılsın. Allah ile ol Allah seni kendi en yüksek dîvanından eksik etmesin. Allah de. Ya Rabbî lekel hamd.

Şükreyle dâim
O Allah’tır kâim
Sırrına dâim
Diyelim Elhamdülillah...

Hâsılı kelâm, ol şükürde dâim ki Cenâb-ı Allah’a kurbu ilâhiyle bir nûr-u îman bulasın, nûr-u İslâm, nûr-u ihsan ile yoğrulasın. Dâim şükreyle Cenâb-ı Allah derdini alır, kalbine ferahlık dolar. Ferahlığın anahtarı da şükür; rahatlığın anahtarına şükür; huzurun anahtarı da
şükürdür, Şükür ya Rabbî Elhamdülillah.

Onun şükrü sana nûr indirir, sana rahmet kapılarını açar dâim Elhamdülillah, Elhamdülillah, Estağfirullah ve Şükrüllah Yüz bin şükür her lâhzada, her nereye ayak basarsan şükürle bas.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

26 Nisan 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 177 - GÖRÜNMEYENE İNANMAK

*Hayata başladın bitireceksin, bitirmem diyemezsin bitireceksin,

*Mektebe başladın, bitireceksin,

*Yemeğe başladın, bitireceksin,

*Uyumaya başladın, bitireceksin
.

Hâsılı kelâm bu hayatın her safhası bir başlangıca ve bir neticeye bağlıdır. Lâkin bazen insan talep etmiş olduğu neticeye değil başka bir neticeye de uğrayabilir. Ya istediği neticeye varmadan sonu bulur veya yetişmesini arzu ettiği noktada durmaz, onu da geçer. Lâkin bu öyle bir âlemdir ki; her başlangıcın bir bitirimi olacaktır. Dünyanın da bir bitirimi olacaktır

- Hayat ne zaman başladı?

Her hâl başladı. Kim başlattıysa bitirimini o getirecektir. Hayatını sen başlatmadın ki, onun için ister iste, ister isteme. Her varlıkta görünen nesne için kendisi bilemeyen lâkin kendisini varlıkta durduran ve gösteren kim ise onun hükmü galiptir. Onun hükmüyle onun sonunu getirecektir. Onun için hiç kimse kendi âkıbetine hükmedemez. akıbetine hükmedecek olsa istediği hayatı yaşayacaktır. Hükmetmediği için mahkûmdur. Herhangi bir vakitte seni mahkûm eden kuvvet, seni çekip alacaktır.

- Dün aramızda dolaşıyordu bugün alındı.

Çünkü mahkûmdur yâni kendi varlığı üzerinde hüküm sâhibi kimse yoktur. İnsan görünen mahlûkatın arasında en kudretlisidir. Kudretli oluşta fizîki bünyesi itibariyle değildir. Her hayvan fizîki bünyesi dolayısıyla bizden kuvvetlidir.

- Neden insanoğlu hepsinden kuvvetlidir?

Allah(c.c.) insanoğluna akıl vermiştir. Sâir mahlûkatta akıl yoktur. Sana verdiği akılla sen hem kendine hükmedersin hem de güçlü kuvvetli ve tehlikeli hayvanata da hükmedersin. Cenâb-ı âdeme akıl verildi diye ilân olunduğunda ki; Âdem peygamber yeryüzüne indiğinde yeryüzünde, karada koşturan, denizlerde yüzen, gökyüzünde uçan çeşit türlü mahlûkat vardı;

- Bu ne gibi bir mahlûkattır? sıfatı ne?

- Bu mahluka akıl verildi, işimiz berbattır, ne denizin dibindekiler, ne havada uçanlarımız ne yeryüzün de seğirtip kaçanlarımız bu mahlûkun elinden kurtulacak.

İnsan, aklıyla gökyüzündekini düşürür, aklıyla denizdekilerin deryâların dibindekileri çıkarır, süratle belki kendisinden on defa hızlı koşan mahlûkata yetişir ve tutar. Ormanlara hükmeden aslanları mahkûm eder, zelîl eder, kafese tıkar yüzüne bakar!! Ejderhaları tutar kafese koyar, emrine mahkûm eder. İnsan akılla mücehhez olunmuştur. Hiç bir mahlûk insanoğluna yetişemez, çünkü hiç bir mahlûka irâde ve akıl verilmiş değildir. Güçlü olan, cebbar olan, kudretli olan insandır,
Öyleyken mahkûm olur.

- Daha dün adam yolda dolaştı,

- Dün dolaştı ama bugün yerin altındadır.

Dün çarşıda pazarda dolaşır, ahkâm keser büyüklenirdi. Bugün ne oldu? Mahkûm oldu.

- Onu mahkûm eden görünen mi görünmeyen mi?

Görünen değil, görünmeyen mahkûm eder. Görünmeyene inanmayan hayvanlıklarına doymasın. Öyle ya insanoğlunu mahkûm eden, sonuna getiren, insanoğlunun hayatına son veren görünen değil
görünmeyendir. İşte seni mahkûm ediyor. Demek görünmeyen senin üzerinde söz sahibidir, sen görünmeyen üzerinde söz sahibi değilsin. Söz sahibiysen çık meydana!

Demek görünmeyen birileri seni mahkûm ediyor, seni hükmü altında tutuyor, istediği vakitte seni tutuyor,istediği vakitte seni dolaştırıyor, her âzan tamam olduğu vakitte de çekip alıyor. Görülmeyen yetişti ve teslim aldı. Eskiden öldü demezlerdi, hastaydı da öğleden sonra teslim oldu derlerdi.

Görünmeyene teslim oldu, Cenabı-ı Hakk’a teslim oldu. Nereye kaçacaksın gel buraya teslim ol dediği vakitte geliyor teslim oluyor. Ne kadar koşturacaksın? Kendine hükmedemezsin, O sana hükmeder.

- Bize kim hükmeder?

Hasan-Hüseyin değil, Ali-Veli değil, görünmeyen sana hükmeder. İşte dava bu. Milletin çektiği dert bundan. Görünmeyeni bir türlü kabûle yaklaşmıyor. Görüneni kabul ediyor “evet” diyor görünmeyene “yoktur!” diyor: Görünen var görünmeyen yok. Allah Allah...!

- Hava var mı?

- Var.

- Görünür mü?

- Görünmez.

- Görünmezse yok!

- Aklın var mı?

- Var.

- Görünür mü?

- Görünmez.

- Demek yok.

Görünmeyene yok demek eşek mantığıdır, görünene var demek, görünmeyeni kabul etmemek eşek mantığıdır.

Şimdiki bütün üniversiteler Yahudi tertibi: “bu üniversiteden içeri görünmeyene yer yok!”

Çağdaşlık, görünene evet görünmeyene hayır!

Görünmeyeni kabul edinceye kadar insanoğlunun başından belâ eksik olmaz. Görünmeyeni kabul edeceksin ki, seni teyit etsin, ayakta durasın. Başka şeyle ayakta duramıyorlar, parayla teknikle de ayakta duramıyorlar, ayakta neyle duracağız? Diye şaşırıyorlar. Ayakta, görünmeyenin sırrıyla duracaksın. Görünmeyenin sırrı sendedir. Görünmeyeni temsîl eden sensin. Görünür âlemlerde görülmeyenin temsilcisi insan olduğu için rütbesi yüksektir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

22 Nisan 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 176 - MîZAN

İnsanlar Cenâb-ı Hakk ile, O’nun ibâdetiyle meşgûl olmaktan uzak kalmıştır. Ey insanlar, Allah oyun oynamaz (hâşa), Cenâb-ı Hak subhandır ve sultandır, her ayıplardan ve her noksanlardan münezzehtir. Sen Allah(c.c.)’ın kulusun, kulluğu kıvırıp başka şeyle meşgûl olmayasın.

Ey insan; birinci vazifen Allah’a kulluktur. Bunu bir levhaya yaz ve kapına pencerene as. Buna hayır diyecek kimse olmaz . Belki şeytan avaresine hayır dedirttirir, ama bütün insanlar bu söze tâbi olur.

Ey insan; Allah’a kulsun: ne olursan, ne rütbe giyersen dünya rütbesidir ve dünyada kalır. Nihayette dünyadan kulluğunla çıkarsın. Kulluk derecen çeşit türlüdür, herkes terazide okkasını görür gibi mîzan tahtasına çıktığında;

1 - Hayatının kaçta kaçı kimin için geçti,

2 - Sen kimin için yaşadın,

3 - Hayatı kimin için yaşadın.

Oraya çıktığın anda bunları gösteren işaret olacaktır. Seni, hayatını chek-up yapacaklar. Hekimlere gidip kendilerini chek-up yaptırırlar. Akılın chek-up’ını yapan var mı? hiç duydunuz mu? Aklın çoğaldı mı azaldı mı, Her şeyi check-up yaptır. Kıyâmet gününde mîzan var. Mîzan dendiğinde okkanı ölçecek mîzan zannetme.

1 - Bu kul kimin için yaşadı ne yaptı,

2 - Allah için mi yaşadı, şeytan için mi yaşadı,

3 - Allah için yaşadıysa ne yaptı,

4 - Şeytan için yaşadıysa ne yaptı,

5 - Nefsi için yaşadıysa ne yaptı, ne hizmet verdi,

6 - Peygamberi için ne yaptı,

7 - Evliyâlar için,

8 - Millet için, din için,

9 - İman için,kendi ehli için ne yaptı,

Bunlar mîzanda görülecektir. Gözünü yumdun mu kendini mîzan karşısında bilesin, hemen gösterecek.

Dünya; üç günlüktür, üç milyonluk olsa da çıkışa varmadan diyeceksin ki;

- Yahu bu üç milyar sene amma çabuk geçti, sanki hiç yaşamadık gibi oldu..!

Üç milyar olsa üç milyarda bitecektir, üç trilyonda olsa bitecektir,

- Trilyon sene yaşadık aklım almıyor....yüz katrilyon yıl yaşasa sonu gelecek değil mi, mâdem sonu gelecek bu kadar katrilyon sene yaşadık, sanki yaşamadık gibi…! denecektir.

Onun için cennet ehline deseler ki,

- Katrilyon kere katrilyon sene cennette kalınız.

- Peki sonra ne olacak?

Hayal gücünüzün yetiştiği yere kadar seneleri çarpınız, (o sayıyı bulmaktan akıl hâfıza durur), ama seneler bittiğinde dışarı çıkacaksınız, ölüp bittiniz.

- Mademki çıkacağız girmeyelim daha iyi, çünkü cennete alışacağız.

Onun için cennet ehlinin ferahı ebedidir, çünkü cennet ebedidir. Cehennem ehline;

- Şu kadar trilyon sene cehennemde kalacaksınız ve çıkacaksınız.

- Çok iyi, bize hiç zararı yok.

- Niçin?

- Bir gün gelip bitecek ya hiç korkumuz yok, Allah için canımız fedâ olsun diyerek ateşin içine girerler.

Cehennem ehline sonu görünmeyecek bir rakam bile verseler, günlerimiz azalır diye ferah ederler. Cennet ehlide günlerimiz azalıyor nimet bitecek biz dışarı çıkacağız diye kahırlanır.

Dünya: hiçtir, elli altmış senenin hiç hükmü yoktur. Onun için ibret almak lâzım. Atını Cenâb-ı Hak tarafına sür şeytanın arkasında yürüme.

Bu nasihattir, dünya: “hiç” mânâsındadır. Bu dünya hayatı, dünyanın başından sonuna kadar bir kibrit çöpünün yanıp sönmesi kadardır, aldanma.

Mîzan başında sonra rüsvay olma, pişman olma, nârûl hasrete yanma. İşte bu kadar sene geçti, bizim tabi ömrümüz bile yetişiyor. Siz gençlersiniz ama gençlerinde ne zaman öleceği belli değil, gencecik insanlarda ölüp gidiyor.

Dünyaya emniyet yoktur. Onun için az bir zamanı Allah(c.c.) için kullan. Dünyadaki hayatını Allah için kullan Allah için çalış, Cenâb-ı Hakk’ın dîvanına yüzün ak çıkarsın. Nasihat budur. Cenâb-ı Hak bizi nasihat tutanlardan eylesin.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

21 Nisan 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 175 - KURTULUŞ BATIDA DEĞİL İSLÂMDADIR

İnsanları insan-ı kâmil yapmaya terbiye, sohbet esnasında meydana gelir. İnsanlar sohbetle terbiye olur. Sohbet, nasihat bir cevherdir ve o cevherden herkes nasibini alır. Her gün rûhani neşeye muhtacız. Yemek yemeyen insan nasıl düşkünse onun gibi nasihat meclisinde olmayan kimsenin ruhaniyeti de buruşmuştur.

Gazaplanma öfkelenme! Öfkelenmeye izin yok, yalnızca nefsine öfkelenebilirsin. Başkasına izin verilmeyen adam başkasına darılamaz, o izinledir. İzinsiz eline neşter alan adam adamı öldürür. Neşter, keskidir. İzinsiz sohbet yapan adamda insanların mâneviyatını bozar, fayda yerine zarar hâsıl olur. Onun için izinli olan kimse sohbet yaptığında onu dinle ve itaat et. Kendi nefsin tarafına çekme Haktan yana ol. Kendi nefsin yanılır, ancak Allah (c.c.)’ın yanılması yoktur. Allah ile ol, şeytan ile olma.

Bu zaman sıkıntılı bir zamandır. Bu zaman şeytanın ve şeytana tâbi olanların şahlandıkları bir zamandır. Gemi azıya aldı derler, şeytan diyor ki;

- Bu yeryüzünde kitaba, peygambere, âhirete, mahkeme-î kübraya, cennete, cehenneme inanan kimse kalmasın diye bunca emek veriyorum, o kadar icâtlar yaptırdım, dağılmayın çözülmeyin, Müslümanların işini bitiriyoruz.

Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)

Yani sezdirmeden insanları kafeslemek, sezdirmeden onları hileyle kemirmek ve tuzağa düşürmektir.

Şeytan ve şeytana tâbi olanlar çok kuvvetli hilelerle ve tuzaklarla bu Müslümanlığı, hak dini ortadan kaldırmaya uğraşıyorlar. Akla hayâle gelmedik icatlar yaptılar. Bütün icatlar İslâm’ı söndürmek içindir. Bütün teknolojinin asıl amacı inananlardır, Müslümanlardır. Yahudiler 1500 senedir İslâm’ı yıkmak için bir şey bulalım bir atalım bin vuralım diye hîle ve tuzak kurarlar.

- Bir milyon fedâ olsun bir milyar kahredelim, dünyayı imandan Müslümanlardan temizleyelim!!

Lâkin biz Müslümanlar “küfrü yıkalım” diyemiyoruz.

Müslüman olmayanların tek hedef ve maksadı: İslâm’ı yıkmak, îmanı yıkmak, Hz. Resûlün getirdiği dîni bozmak ve ortadan kaldırmaktır. Müslümanlarda; “Küfrü yıkalım, yıkmayacak olursak onlar bizi bitiriyor” diye bir hareketimiz var mı? Bilâkis biz de onlarla..

Millet kimle gittiğinin farkında değil, Avrupa’yla beraber gidiyor, Avrupa İslâm’ı mezbahaya götürüyor, bunlarda alkış tutarak beraber gidiyor.

Küfür dünyası bizi bitirmek ister. Müslüman mümin ile kâfirin arasında fark kalmadı. Bu zamanın Müslümanları şuursuzdur. Avrupa’daki Müslümanlar başka, onlar Müslümanlığı kabul ettiklerinde küfür dünyasından her şeyiyle dışarı çıkmak istiyorlar. Küfrün melânetini tanıyorlar ve onlardan ayrılmak istiyorlar. Orada küffârın arasında kahırla oturuyorlar, İslâm ülkelerinde oturmak istiyorlar.

- Modern Müslümanlık nedir?

İslam şarktan doğar. Garplılaşmış Müslüman; Hıristiyanlaşmış kimse demektir. Hıristiyanlaşmış olan adamın îmanı İslâm’ı kalamaz. Ne hareketinde, ne hallerinde, ne kıyafetlerinde İslâm’a benzer taraf kalmadığında, modern Müslüman deniyor ki; modernlik gavurluktur.

Modernlik; İslâm’dan çıkartmak içindir. Müslümanlar kendi dinlerini horlasınlar, hayatlarını geri görsünler, Avrupa’nın pisliklerini güzel görsünler diye modernliği Yahudi icat etti. Belâ bu. Modernize olmuş olanların hepsi, İslâm’ı modernize edenlerin hepsi gidecektir.

Onun için kimin arkasında gideceğine dikkat et. Ahlâkımız din ve îmanımız sıfıra indi demez de, ekonomimiz sıfırlandı deniyor. Ekonomisi sıfırlanmayan Avrupa’nın içinde yüzdüğü pisliğe baksana... Batıda kurtuluş yok, kurtuluş İslâm’dadır.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

20 Nisan 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 174 - ALLAH’I BİLMEK


Ya Rabbi şükür...!

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha şükür desek azdır. Başka hiçbir şey demesek şükür ya Rabbî desek haktır. Yokluktan varlığa gelmenin şenliğinde mahlûkat sarhoştur. Onlarda takdir var insanda yok. İnsanoğlu varlıkta olduğuna dâir şükür etmiyor, belki çok insanlar varlıkta olduğuna teşekkür etmiyor, teşekkürü bırak kötü söylüyor.

İnsandan gayrı ne kadar mahlûkat varsa memnundurlar. Memnun olmayan insanoğludur, hepsine yazıklar olsun. Varlığa gelişini takdir etmeyen ve şükretmeyen adamların hepsine yazıklar olsun!

- Peki yaratmamış olsaydı, yaratılamayanlardan olsaydık ne vardı?

Yaratılmışız ve yaratılanların içinde en imtiyazlı olanı da biziz. Melîki muktedir Allah(c.c.)’tır ve bizi kendi ulûhiyetinin ilminde, bize tahsis buyurmuş olduğu ki, dünya ufalır ufalır sıfırlanır biter. Cenâb-ı Hakk’ın ilâhi yakınlığında, muktedir melik olarak kendi indi ulûhiyetinde bize makam tahsis etmesi hesaba gelmez minnet ve hamdü senâyı gerektirir. Hiç bir mahlûk için melîki muktedir huzurunda onun indinde duracak diye söylenmemiş. Biz insanların bir sınıfı için bunu tahsis etmiştir.


Muttakiler: Allah(c.c.)’ı ziyadesiyle sayan ve ziyadesiyle Allah(c.c.)’ı gücendirmekten darıltmaktan sakınan kimseler... En ufak bir yanlışlığı kabul edemeyen belki Allah(c.c.)’a karşı yapmış olduğu en ufak bir hatayı bile kendi nefsinde kendisini affetmeyen adamlar. Kendi nefislerinin eğriliğini hatasını affetmeyen insanlar, tertemiz kimseler ve o eğriliği bir kere daha yapmaya katiyen yaklaşmazlar.

Cenâb-ı Hak kendini, Melîki Muktedir diye vasfediyor.

Melik: herşeye mâlik olandır,yaratılmış ne varsa hepsinin mutlak mülkiyeti Allah(c.c.)’tadır, öyle bir sultan, öyle bir melik, pâdişahtır Cenâb-ı Allah. Hem melik, hem muktedir.

El Muktedîru (c.c.) : Allahın 99 esmâ-ül hüsnâsından birisidir ve meşhurudur.

Şeyh Efendi Hz.leri,(Allah sırrını takdis etsin) bu 99 Esmâ-üllahûl hüsnânın mânâlarını söylerdi de, El Muktedîru ismi celîlini söylediği vakitte durmuştu...!

- Muktedir oluşu anlatmak için nasıl bir örnek versek? Allah’ın iktidârı nerelere erişir?

İnsanlara anlatabilmek için çok basit bir misâl, O’nu düşünüp te en ufak bir temsil bile yapabilmekten ehlullah, evliyâlar âciz kalmıştır. Şimdi iktidârı anlatmak için bir örnek verelim;

Kâinat var;bu kâinatta uçsuz bucaksız büyüklük var. Bu kâinat gibi, bunun milyon kere, milyar kere, trilyon kere, katrilyon kere (...Ne kadar yukarıya saysan, ne kadar zaman ister bu kadar katı ki; tasavvur edemiyoruz) bu zaman vâhidinde bir saniyeyi yüz bine, yüz milyara, hatta yüz katrilyona böl. Ne kadar zaman ufaltabilirsen gir. Vâhidini ve kâinatı hayal gücünün yetişeceği yere kadar büyültsen, zaman vâhidini de hayal gücünün gittiği yere kadar küçültsen, o kadar miktarını Cenâb-ı Allah, o zaman vahidininde en küçük zaman vahidinin içerisinde, o senin tasavvur ettiğin büyüklüğünün milyon kere milyon büyüklüğünü yaratmaya iktidar sahibidir!!!

Evliyâlar buna da râzı değil,

- Bu Allahın iktidârını tarif ve tâbire bu da yetmez! Diyorlar.

- İnsanoğlunun hayvanlığı nedir?

Allah(c.c.)’ı küçültmektir. İnsanoğlunun büyüklüğü Allah(c.c.)’ı büyültmekledir. Herhalde Cenâb-ı Allah bizim büyültmemize muhtaç değildir. Lâkin onu kendi nazarında büyültmek, işte sana büyüklük getiren budur.

- Allah(c.c.)’ı nasıl küçültürsün? Küçültülebilir mi?

Küçültülemez de bu zamanın akılsız insanları akıllarının mikyasına, ölçüsüne indirmek isterler. Allah(c.c.)’ı kendi tasavvurlarının içinde görmek ve göstertmek isterler. Yahudi işi. Yetmiş Yahudi Tûr dağındayken Musa a.s.’a dediler ki;

- Allah’ı cehrî olarak görmek istiyoruz!

Açıklaması;

- Ayı şimdi buraya indirebilir misin?

- Ay orada!

- Yok! Âşikâre göreceğiz, ayı indir görelim,

- Ay çok büyüktür,

- Ama bizim gördüğümüz sini kadardır, seninki mi doğru? Benimki mi?


Akıl hududuna çekmek Allah(c.c.)’ı küçültmektir. Tasavvur sahana getirmek, Allah’ı küçültmek mânâsıdır. Bütün hata ondan ileri geliyor.

Hıristiyanlar akılsız, Allah’ı insan yaptılar. Allah(c.c.)’ı nasıl küçültür insan yaparlar? insan yaptıktan sonra utanmadan çarmıhın üzerine çakıyorlar!!

Allahu ekber! Allah büyüktür. Büyüklüğüne ölçü yok. Küçültüp ikon fotoğraf yapılamaz. Hıristiyanlar ve Yahudiler. Al birini çal ötekine ve maalesef Müslümanlar da Yahudileri takip etmekte.

İktidarından söylüyoruz çünkü bu Cenâbı Allah’ı tâzim içindir. Evliyalar böyle şey söylendiği vakitte Cenâb-ı Hakk’ın gücüne gider diye korkularından sakınıp titrerken bunlar bir buçuk metrelik insan yaptı, o da yetmedi çarmıha gerdiler. Ne mânâ, ne mantık, nasıl din? Hem de arkasından milyonlar koşturuyor.

Allah bizi affeylesin. “Muktedir” dendiği vakitte iktidarına ölçü tâyin edilemez. Bu söylediğimiz büyüklük bizim hayalimizin zorlandığı yerdedir. Bütün hayalleri birbirinin ucuna takıp ta düşünsen ve o kadar âlemleri saniyenin milyar kere milyar, trilyon kerede trilyonda birinin içinde, bu sayıdaki kâinatları kaf nuna varmadan halk eden dediğimizde; Cenâb-ı Hakk’ın azametine bu uygun olmayacak diye korkuyorlar. Çünkü bizim söylediğimiz bile hududun içinde, Allah(c.c.)’ın azameti ise hudutsuzdur. Hudutsuzun içerisinde hudutlu olan her şey sıfırlanmaya mahkûmdur. Onun için muktedir oluş sıfatını söyleyebilmekten hayâ edip durdular.

Allah(c.c.)’ı bilmek lâzım. Peygamber a.s.’a

- Amellerin efdâli nedir? Diye soruldu,

- “Elmubillah” Allah’ı bilmektir. Buyurdu.

Allah(c.c.)’ı bilmektir. İşte marifetine yol arıyoruz, biz yalnız tâzim yoluna giriyoruz, bir ölçü kullanmaktan utanıyoruz. Allah’(c.c.)ın büyüklüğüne bir ölçü kullanma. Evliyâlar kullanamadı durdular; ya Rab, bir şey söylemeyelim çünkü hangi ölçüyü kullansan sıfırlanmış bitmiştir. Allah(c.c.)’ı tanımak Allah’ı bilmek lâzımdır.

- Allah nasıl bir saltanat sahibi?

Nasıl diye soramazsın, nasıldır saltanatı nerden soracaksın, tasavvurun yetişmeyen şey bu, neyi sorarsın? Ancak sana giydireceği saltanattan senin aklın duracaktır, aklın çalışmayacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın sana vereceği saltanattan aklın haberi olamayacak, bir şey anlamasına imkân bulunmayacak, akıl geri duracaktır.

Senin rûhani gücün onun idrâkine açılacaktır. Sana verilen saltanatta bile aklın âcizliği ikrar edecektir. Senin kendine verilenden, sana verilecek, îman ehline, cennet ehline, takva ehline verilecek. Cennetteki saltanat ve cennet derecâtında olan saltanatı takdir edebilmekte akıl durur. Rûhaniyetinizde kuvvetini takdir etmeye ona yol açılır, o da gider gider, o da bilmez, sonunu bulamaz. Bu bizzat kendine sana verilecek olan saltanattır ki, Allah’ın saltanatını nerede bulacaksın....



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

19 Nisan 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 173 - HER AN DEĞİŞİYOR OLMAK


“… Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.” (Rahman/29


Hiç bir şeyi bir saniye sonra aynı noktada bulamazsın. Cenâb-ı Allah’ın kudret ve azameti, her şey o saniyenin içerisinde değişmiştir. Sen bir saniye evvelki insan değilsin. Bir saniye sonraki insanda şimdiki sen değilsin. O saniyeye tâlim edilmiş olan şahsiyetin vardır, sen o sun, ondan sonra gelecek saniyenin içindeki tecelliye göre senin hüviyetin gene değişmiştir.

- Böyle şey olur mu?

Olmasa dün çocukken bugün genç adamsın, dün genç adamken bugün orta yaşlı, dün orta yaşlıyken bugün yaşlı bir kimsesin..! Biz fark edemiyoruz ama onu fark ettiren onu ayırt edebilen ilâhi kudret seni lâhzanın içerisinde değiştire değiştire anandan doğduğun günden itibaren dünyaya çıkış noktasına varıncaya kadar değiştiriyor. Dünyaya geldiğin andaki hüviyetinle dünyadan çıkacağın andaki hüviyetin değişmiştir. Çok değişmiştir;

“Gençlik resmi, çocukluk resmi, bebeklik resmi” diyor...

- Bu senmiydin yahu?

- Evet bu bendim.

- Sen bu kadar değiştin mi?

- Değiştim.

- Kendin mi değiştin?

- Bana kalsa ben değişmeyeceğimde değiştirildik.

İlâhi azamet! Allah(c.c.)’ın azameti ne derece ölçmeye imkân yok. Allah(c.c.) değiştirir.

- Dün gençtim bugün ihtiyar oldum.

- Sen sâhi genç miydin yahu?

- Öyleydi bizde gençtik...

O lâhzanın içinde olan değişiklikler senin üzerine işleye işleye seni değiştiriyor. Ve sen, sendeki değişikliği sezmiyorsun, sezemiyorsun.

Allah(c.c.)’ın azâmeti. Her lâhzada değişiyoruz, değişikliğin farkına varmadan ansızın ihtiyarlık geliyor. Yirmi dört saat içindeki yirmi dört bin tecelli döndürerek seni dünyadan çıkacağın güne hazırlıyor ki, sana;

- İşin bitti, çıkış noktasındasın, gel seni dışarıya alalım. Denecek.

O vücut hapsinden onu dışarıya alıyorlar, vücut kafesi orada kalıyor.

- Niçin?

Bir kemâl kazandırmak için. Dünyada bir kemâl alman için her günde bu kadar tecelliyle seni değiştiriyor.

- Maksat nedir?

Geldiğin andan itibaren bir kemâle ermen içindir. İnsan ana karnında insan sûretini alır ama insan-ı kâmil olabilmek öyle kırk günlük mesele değil belki kırk senelik meseledir. Mühim olan sûret değil taşıdığın mânâdır, sen onu meydana getirebildiysen veya o mânâya ulaşabildiysen o zaman bahtiyarsın, ne mutlu canına! Senin için tâyin olunmuş olan kemâle yetiştiysen ne mutlu sana. O kemâle ulaşamayan;

1- Dünyadan giderayak,

2 - kabrin içinde,

3 - Kabirden kalktıktan sonra mahşer yerinde,

4 - Sıratta,

5 - Mîzanda,

6 - Arasat meydanında.

7 - Belki cehennemde de çekeceği vardır.


Kendisine tâyin olunan kemâli burada kazanamayan kimse bedbahttır. Bu kemâli alabilen bahtiyardır.

İşte peygamberlik ve nübüvvet müessesesi insanlara kendilerine tâyin olunan kemâli vermek ve o kemâli onlara yetiştirmek içindir. Deseler ki;

- Ey Hüseyin bey, senin atandan kalma filân mevkide bir yer vardır, o yerde sana tahsis olan bir hazîne vardır, biz o yeri biliyoruz ve göstereceğiz, o yeri kendi arazinde kaz ve o defîneyi al.

Peygamberler bizim seviyemizde adam değiller, peygamberler defînenin cinsini bilirler ve sana bir yol târif ederler ki, orada bu yol ile sen o defineye ulaşırsın.

Peygamberlerin insanlara haber verdikleri;

“Elestübirabbikum kalü belâ.”

Gününde Cenâb-ı Hakk’ın her kula tahsis etmiş olduğu bir defîne vardır. Dünya defînelerinin hepsi onun yanında on para etmez. O deliller olmasa sen defîneyi bilemezsin. Defîneyi bildikten sonrada sen rahat yatmazsın. En basit insana;

- Senin tarlanda bir define vardır. Deseler,

- Kazma kürek olmasa tırnağıyla eşelerim, topuğumla tepip ağır ağır onu açarım..! der.

Aklı eren kimse ve gücü yetişen kimse der ki,

- Mâdem bu defîne benim tarlamda, büyük makinelerle araştırıp bulayım. der.

Bu kadar uğraşı iki paralık dünyanın gömüleri içindir.

Cenâb-ı Hakk’ın “Elestübirabbikum kalü belâ” ahdi misak gününde, kulların her birine tâyin olunan hazîneler vardır ki, bunların değeri milyon dünyayla karşılık olmaz.

Sana haber verilmiştir ve herkesin vardır. Bunlar mânevi iklimlerde sana tâyin edilmiş olan hazînelerdir. Kimse el süremez ve senden başkası onun üzerinde tasarruf edemez. İnsan zâhirde olan defîneyi bulmak için çok uğraşır.

- Bu nasıl bir defînedir?

Bizim söylediğimiz mânevi olan hazînelerdir ki, mânevi olan hazîneler de herkesin ayrı türlüdür, sende yalnız başına yüz senede bulamazsın. Ona erbap olan kimseler vardır, o erbap olan kimse seni gördüğü anda senin hazînenin nev’iyetini ve cinsiyetini de bilir. Onun için

- Gel hizmete gir, kaytık gitme, dikkat et aldatma! Der.

Seninde hazînelerin var, hazînesiz insan olamaz. Lâkin gafil insan hazîneyi geçer, yiyeceği bir lokma için meşakkate düşer. Onun için mânevi değerlere sahip olmak zâhirdeki defînelere benzemez. Belki zâhirdekine bir kimse yetiştiği anda ikinci nefeste ecel gelir hiçbir şeye yaramaz. Yetişip hepsini alsa bir dakika sonra ruhunu teslim etse ne kârı var? lâkin bu mânevi hazîne ki, insanoğlunun kendisine tâyin olunan kemâl mertebesine ulaştırmak için gönderilmiş zatlarla o yollar bulunur. Onları bulamasa insan insan-ı kâmil olamaz.

Parayla insan-ı kâmil olmaz. İnsandaki kemâl parasıyla ölçülmez. Parası olan kimse çok ama mâneviyat sıfır. Mânevi hazînelere îtibar etmiyor da zâhirdekilere îtibar ediyorsa hiç bir kıymeti yoktur. Kemâl parayla değildir, kemâl; insanın nefsâni üstünlüğünü ve rûhani gücünü temsil eder. O güç ki, dünyayı top gibi tepse dünya kendi mahrekinden çıkar ve en yakındaki yıldızın üzerine düşer.

Hakîki rûhani kuvveti kendisine tâyin olunan güce eriştiğin anda
dünyayı velveleye verecek kuvvet vardır.

İnsan büyük rütbe sahibidir. Onun için gayret etmek ve inanmak lâzım. İnanacaksın. Temel inanmaktan geçer. Sahabe peygamberi buldu ve;

- Sana inandık, seni tasdik ettik” dediler,

Ondan sonra gelen ümmetler de, peygamberin yerinde duran kim varsa onlara da;

- Sizi tasdik ettik, siz peygamberden aşılısınız. Demeleri lâzımdır.

Hâsılı dünya bu suretle zûlmetten arıtılabilir. Tabî mânevi güç sahipleri mutlak iradenin Cenâb-ı Hak’ta olduğunu bilir, emir gelmeyince müdahale yapmaz. Çünkü insan iradesini Cenâb-ı Hakk’ın iradesine karıştırdı mı alt üst eder.

Peygambere bağlı olan kimse peygamberden bir lahza ayrılsa mânevi gücü sıfıra düşer ve;

- Bağlanacak kimse bulamıyoruz.

Diye şeytanın kucağına düşer, şeytan der ki;

- Görüyorsun ya benden başka bağlanacak kimse yok, hepsini de gördün, ben seni kendim gibi yaparım. Der.

Büyüklerin sözüne ittiba et, şeytana muhalefet et, Cenâbı Hakk’a kullukta geri kalma. Allahu Zülcelâl ve Tekaddes Hz.leri seni sebepli ve ya sebepsiz ezher cihet muhafaza eder ve maksadına eriştirir. Herhangi bir kuluyla seni kendi rütbene yetiştirir.



Not. Ş.Nazım Kıbrısi Haz. Sohbetlerinden.

16 Nisan 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 172 - NİYET ETMEK

Günden güne kıyâmet alâmetleri çoğalıyor, kişinin ne yaptığının farkında olmaması da kıyâmet alâmetlerindendir. Her hadislerin başından bir hadîs-i şerif var ki; İslâm onun üzerinde döner durur. O hadîs-i şerif niyetlerimize âit olan hadistir.

İnsanlar boş durmaz, oraya buraya yirmi dört saatin içinde çalışır, peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in saadetle bildirmiş olduğu hadîs-i şerif bütün insanlığın döndüğü miğfer gibidir;

“Yapılan bütün işler değer hükmünü niyetten alır,ne niyet ettiyse ona göre bir karşılık alır”

Eğer niyeti hayır ise sonunda hayır bulur, niyeti şer ise şer bulacaktır. Bir kimse buğday ekip diken biçmez. Diken tohumu ekipte buğday beklenmez. Amelin esnâsında niyet bilindiği vakitte hemen karşılığını görürsün. Onun için niyet meselesi çok mühimdir, niyetimizi tahsis etmek ondan daha mühimdir.

Nefsine âit olan gayelerin tahakkuku yolundaysa dünyanın kısa ömründen bir şeylere tâlip oluyor ve onun arkasında ömrünü geçiriyor.

Mümin; avamların aklını bırakıp hidâyet sahiplerinin yoluna sülük etmek ister. Allah(c.c. bizi hidâyet buyursun, Cenâb-ı Hakk’ın hidâyetini gözlüyoruz. Ameller niyetlere bağlıdır, insanların niyetleri gizlidir. Sen niyetini başkalarından gizlersinde Allah(c.c.)’tan gizleyemezsin. İnsan insanı aldatır lâkin Cenâb-ı Rabbülâlemin aldanmaz ve aldatılamaz. Bu cümleden mühim olan bir nokta vardır, gerek müspet gerek menfî bir kimse bir iş tutsa bu iş hakkında mümin soracaktır.

- Ben kimlerin emeline hizmet yapıyorum? Benim yaptığım iş nereye varıyor? Mâdemki herkese yaptığının karşılığı vardır acaba ben kime çalıştım ki nasıl ödeneceğim?

Şer her tarafa ağlar kurmuştur. İnsanoğlu bu tuzaklardan birisine düşer ve onun sana göstereceği yolu sen takip edersin, kendi hürriyetin elinden alınmış olur.

Bayezıdî Bestâmi Hz.leri (Allah sırrının takdis etsin) bir gün siyah bir cübbe giymiş olarak sokaktan geçerken mahallenin Müslüman çocukları onu papaz zannederek yolunu kestiler ve bir halka çevirerek içerisine aldılar. Her biri el kaldırarak papaz Müslüman ol! papaz Müslüman ol! dediler. Bayezıdî Bestâmi bunlara itaat ederek tekliflerini kabul etti.

- Peki olayım yavrularım, Müslüman olmak için ne lâzımdır?

Diye sordu. Çocuklar çocuk îmanı ve safiyetiyle kelime-î şahadet okudular. Bayezıdî Bestâmi aynen tekrar etti. Çocuklar papaz Müslüman oldu diye çığrışmaya başladılar ve anne babalarına müjdeye koştular.

Bayezıdî Hz.leri çocukların bu yaşta ilây- kelimatullah duygusuna sahip olmalarına ve içlerindeki mücahitlik gayretlerine hayran olup sevinerek defalarca Allah’a hamd etti ve sonra o yavruların ihlâsı ve iyi niyeti karşısında kendisinin îmanını yenilediğini söyleyerek Hakka şükreyledi.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri.

15 Nisan 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 171 - BİR HİKÂYE (KÖTÜ KOMŞU)


Mâlik bin Dinar’ın Yahudi bir komşusu vardı. Yahudi, evinin kanalizasyon çukurunu düşmanlık olsun diye Mâlik Hz.lerinin odasının arkasına yaptı. Odadan içeri sızıntı oluyor, pis koku çok rahatsız ediyordu. Mâlik bin Dinar her gün sızıntıları temizler pis kokuyu giderici güzel kokulu şeyler yakardı. Yahudi, onun rahatsız olduğunu anlıyordu fakat şikâyete gelmemesine hayret ediyordu. Mâlik bin Dinarın yerine kendisinin sabrı taştı ve onun evine geldi, pis kokuyu duyunca dedi ki,

- Ey Mâlik bu koku ne?

- Burada kokulu şeyler yakıyorum.

- Hayır, bu koku kanaliyaszon kokusudur, bak! duvardan sızıyor, ne diye bana söylemiyorsun?

- Eğer söyleseydim sen üzülebilirdin, bizim dînimizde komşuyu üzmemek onlardan gelen eziyetlere katlanmak vardır, komşuyla kavga ve gürültü etmek yoktur.

Yahudi bu sözler karşısında sarsıldı, dedi ki,

- Ben bu güne kadar İslâm dinine düşmandım, şimdi İslâmiyet’e hayran kaldım. Böyle güzel ve tatlı hükümler ancak hak olan bir dinde bulunur. Ey Mâlik; Müslüman olmak için ne lâzımsa derhâl hazırım!

Yahudi kelime-î şahadet getirdi ve iyi bir Müslüman oldu.



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

14 Nisan 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 170 - İNSAN HAYVANLAŞIR MI?

Allah(c.c.)’ın rahmetinden kaçan akılsızdır. Rahmetten uzaklaşan azaba koşar. Günden güne dünyanın ömrü de bizim ömrümüzde eksiliyor. Dünya geriye, âhiret önümüze geliyor. Dünyadaki mesuliyeti bilip ona göre gayret edin, “Ben âhirim, akılıyım” diyen adam kendi mükellefiyetini ve niçin bulunduğunu bilsin.

Sözler muhteliftir; çeşit türlü söz söylenmiştir. Allah(c.c.) hitaplar göndermiştir, kitapların hepsi insan hayatını nîzama sokmak içindir. Yâni Allah(c.c.)’ın şeriatı insanı kayırmak içindir.

Allah(c.c.)’n şeriatı haklıyı korur, haksızı bırakmaz. Haklıyı korumak İslâmiyet’in elli dört farzından biridir. Hakkı bilmek, hakkı kabul etmek ve onun doğruluğuna îman etmek hayat şiârımızdır. Doğruya gitmek, doğruya yaklaşmak, doğruyu tâkip etmek İslâmiyet şiârıdır aynı zamanda insâniyet şiarıdır. İnsanların kıymet ölçüleri onunla ölçülür, yâni bir insan doğruyu takip ediyorsa o derecede kıymet kazanır, kıymet ölçüsü öyledir. Ne derecede doğrudan uzaklaşırsa o kadar insanlığından kaybeder, hayvanlaşır demeyeceğim çünkü hayvanların bir seviyeleri vardır ve her hayvan kendi yaratılış hikmetine agâhtır, bilir. Hayvanların kimisi yenmek için, kimi insanoğlunun rızıklanması için, kimilerini de itmek için halk eylemiştir.

“Bir insan hayvanlaşır” dediğimizde o kadar doğru değildir çünkü bir kimse hayvanlaşırsa insanlara ya kendi vücuduyla rızık olarak takdim olunur veya insanoğlunun yükünü çekmek için yaratılır,

- Filân kimse hayvanlaştı!

Yok hayvanlaşmadı çünkü hayvan kendi yaratılış hikmetine vakıftır, o hikmete göre hayvancağız eti butu yerine gelsin, insanoğlu yararlansın diye acele ot yer. Binâenaleyh Allah(c.c.)’a ve kitabına âsi olan insan insanlığını kaybeder. Hayvanlaşır demek: şeytanlaşır demektir. Hayvan oluşun kendi müstevalarından bir fazîleti vardır. Allah(c.c.)’ı bırakıp şeytanın arkasında giden hayvanlaşmaz, şeytanlaşır.

İnsanların bu hayattaki yolları ikidir;

1 - Bir yola düşer Allah şeriatını ve peygamber sünnetini gözetirlerse onlar insanlaşır, insanlık kemâline yürürler.

2 - Yok kendi hevâ ve nefsine uyarsa insanlık kıymetini kaybeder, şeytanlaşır.


Şeytandan insana fayda gelmez, zarar gelir. İnsandan (eğer insansa), insana da zarar gelmez. İnsanlığını kaybettiği vakitte hayvanlaşmıştır, hayvanlaşan insandan sakın, onun yolundan zarar gelir.

Maalesef yirminci asrın insanı sûreti insan, sîreti şeytan olanlara uymuşlardır. Hepsi bugün pişman ve perîşandır. Onun için insanlığını gözet şeytanlaşma ey insan!

- İbâdet ederden şeytanlaşan var mı?

Vardır, şeytan gibi kendi ibâdetine mağrur olursa şeytanlaşır. İster ibâdetiyle ister ilmiyle şeytanlaşmıştır. Onun meclisine giden de şeytanlaşır çünkü aşı verir. İlâhi saltanatı kabul et .

“Ey Allah’ım, ey pâdişâh-ı zülcelâl, Rabbim Sensin kulun benim” de bak bakalım kalbine nasıl açılacak. Ezelden ebede sultan Allah’tır, ezelden ebede kul sensin. Ne olursa ne kadar bilirse bilsin, ilim ve ibâdet nefsini büyütmek için değil küçültmek içindir. Yaptığın ibâdetten, okuduğun ilimden nefsin büyüdüyse bir fayda hâsıl olmadı demektir. İlim ve ibâdet nefsini tüketmek içindir, ama sen nefsini besledin. Şeytan:

“Ben! ben!”

Dedi balon gibi kendini şişmiş gördü, bir iğne batırdılar ne ilmi ne de ibâdeti kaldı. İnsanı kâmil olmaya yol açıkken akıllı adam şeytan olur mu?

Hiç bir zaman Allah (celle ve âlâ) kulsuz kalmadı, bu asırda da Allah(c.c.)’ın kulluğu olarak bizde devrimizi tamamlamaya çalışıyoruz. Allah(c.c.)’a kul olduğunu bilerek yaşarsan sevinirsin. Şeytanın arkasından gidersen dizini çok döversin. Allah(c.c.) nârul hasretten (Nârul hasret; insanı dıştan değil içten yakan ateştir.) bizi muhafaza eylesin.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri

13 Nisan 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 169 - ÎMAN AĞACI

Geceler kısalıyor, Cenâb-ı Allah’ın kudretiyle saniye şaşmadan her gün güneş kendisine tâyin olunan noktadan doğuyor. Her şey mutlak bir ölçünün içerisindedir, ölçüsüz zannolunan işler de muazzam bir ölçünün içindedir. Cenâb-ı Allah nasıl programladıysa onlarda saniye dışına çıkamaz ve saniye miktarı bir vakitte araya giremez. Her saatin kendine tâyin olunan ne varsa muhtevâsı odur, ondan fazlası giremez ondanda eksik kalamaz.

Yaz faslı başladığında yaza girilir. Hangi kudret dört mevsimi yaratabilecektir? Dört mevsimin olması Cenâb-ı Allah’ın varlığına en büyük burhandır; vakti saati nasıl tâyin olduysa ona göre zuhur eder ve ya kaybolur.


Kimisine yakın kimisine bir parça uzak mesafeden de olsa Allah(c.c.)’ ın huzuruna davet için gelecektir, bir saat evvel gelemez biz saat sonraya da kalamaz. Her şey vakti vaktinde olacaktır. İntizamlı hayat, vücudu zinde tutar. İmtiyazlı hayat vücut sağlığına vesîledir ve kulların Allah(c.c.)’a yaklaşmasına sebeptir. Onun için:

“Bizim yolumuz Nakşibendi yoludur, hayır sohbetle kâimdir”

Topluluk üzerinde Cenâb-ı Allah’ın kudret eli olur ve rûhaniyetimiz genişler. O vakitte onun semeresi yâni yemişi olur. Koca îman ağacı yemişsiz olur mu? Dağdaki çam ağaçları durur, ama gölgesinde barınılır, ona göre de bir yemişi vardır.

En zengin ağaç, îman ağacıdır.

- İman ağacı nedir?

îman ağacından daha fazla çeşitli yemiş veren ağaç yoktur. Dört beş dalı olan ağaca belki kendisine uygun nevîden aşı yapılabilir ama her ağacın aşısı her köke vurulmaz. Bir ağaç belki kendisine benzeyen dört-beş cinsten aşı kabul eder ondan fazlasını kabul etmez. Îman ağacından daha güzel kokulu çiçek veren, daha çeşitli yemiş veren, daha rehâlı, arzu çekici şekil ve renkte ağaç yoktur.

Beş yüz mâcâbihinnebî yâni beş yüz çeşit yemiş, îman ağacının üstündedir. Beslemek lâzımdır, ihmâl edersen susuzluktan kurur. Bu dünyadaki ağaca baktığın derecede dikkat eder bakımlı tutar büyütürsen, îman ağacı daha bol meyve verir, hem de daha güzel ve devamlı verir. Hâsılı verdiğini inkâr etmez.

Beş yüz çeşit peygamber sünneti, farzlardan, vâciplerden, müstehabtan ve mûbahtan beş yüz dal vardır. Her biri bir güzellikte îman ağacının üstünde yetişir. Aşı verirsen sana yemişini verir. Ekip beklemek uzun zaman alır ama aşı yolu süratlidir. Peygamber a.s. ashâbını aşıladı, ashâbı ümmetlerinin arasında en güzel çiçek veren, en rehâlı ve en şifâlı yemiş veren ağaçtır.

Ona ne kadar ihtimam ve dikkat gösterirsen daha fazla elde edersin. Sekiz yüz yasak vardır; bunlar hakkında;

Kul benim emrimi yasağımı tuttu işlemedi”

Diye Allah tarafından ayrı bir ilâhi lütuf tâyin olunur. Onun için îman ağacına dikkat et; her gün meyvesinden sende ye, yedir ve daha gönder.


“Kullêma dehalâ aleyhi zekeriyyen mihrâbeve cêde indehâ rizka”

“Zekeriyya ne zaman kızın bulunduğu mihraba girse, onun yanında yeni bir yiyecek bulurdu.” (Ali İmran 37)



Müminin îmanı, îmanına döndüğü vakitte taze hoş bir yemiş olur. Allah lütfundan mümine verir. Kendini kalbinle beraber bir parça dinle, illâ görürsün, eserini sana gösterir. Îman ağacına dikkat et, îman ağacının yemişi çürük olmaz. Beslediğin ihtimam derecesinde yemişi, fevkalâde güzel ve lezzetli olarak ileri gider. Geri düşmez. Îman ağacının yemişinden yemeye gayret et.

Bu yemiş rûhaniyetini besler ve güzelleştirir. Allah(c.c.) dîvanına gelen kimselerin yüzleri güzeldir. Allah ile çok oturanların yüzlerinde nur vardır, nitekim şeytanla beraber oturanların yüzlerinde zulmet vardır. Allah(c.c.) ile otur,

- Allah ile nasıl oturalım?

Zikirle otur. Zikir çekersen Allah ile oturursun, Allah(c.c.) ile oturan kimse Cenâb-ı Hak’tan neler almaz neler. Şeytanla oturma. Cenâb-ı Allah;

“Beni zikredenle beraber otururum” diyor.

Bütün gün oturacağına birazda Allah(c.c.)’la otur. Kelp gibi yılışarak gelen şeytana fırsat verme. Allah(c.c.) ile otur şeref bul. Şeytanla oturan
şerefsiz olur,şeytandaki hastalık üzerine dökülür.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri Sohbetlerinden.

12 Nisan 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 168 - İNSANOĞLUNUN ARAYIŞI

Büyüklerin yolunu ve sözünü tutanın işi selâmettir.

Büyüklük Cenâb-ı Hakk’ındır. Kullar kuldur. Cenâb- ı Hak istediği kuluna ikram eder. O’nun ikramı elbette kulların ikramına benzemez. Allah(c.c.)’ın ikram ettiği kul kerâmet sahibi olur, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur, Onun râzılığını bulur ve Allah(c.c.) ondan hoşnut olur.

Hiç şüphesiz gördüğümüz göremediğimiz varlıkların sahibi vardır. Yeryüzünde sen dolaşırsın, dağı taşı gezersin belki kimse sana bir şey demez. Lâkin bir eve girsen, bir dükkana girsen, bir tarlaya, bir bahçeye girsen veya bir ağacın altında oturup;

- Bu ev benimdir! bu tarla, bu dükkan, bu ağaç benimdir!

Desen, belki bir sürü kişi gelip sana;

- Nerden buldun bu salâhiyeti? Bu ağaç benimdir! Der.

Sen benimdir diye iddia etmezsen, kimse sana gelip bu benimdir! demez.

Bunu söylemekten maksat, her şey sahiplidir. Dünyada eskiden karalar ve denizlere hudut koyarlardı, şimdi âhir zamandayız. Gökyüzünde uçan tayyareler bile gökyüzünü taksim etmişler hava sahası! deniyor. Hava sahasına girersen vururum! diyor.

İnsanoğlu gökyüzünün de de aradıklarını bulsalardı;

“Ay benimdir, yok senindir, karanlık taraf senindir, aydınlık taraf benimdir” diye paylaşacaklardı.

Orada aradıklarını bulamadılar, ayada kimse benimdir demiyor. Muharebe edecek raddeye gelmiyorlar çünkü kimsenin aya çıkıp da oturmaya tamahı yok. Keşke bu ayı merak edenler oraya çıksa da yeryüzünde değil de orada kavga etseler.

Bilirler, sivrisinek tahtaya konmaz, çünkü tahtayı yoklar bakar tahtadır, hayvanın sırtına bile konmaz. Toz gibi olan bu hayvancağız, narin insan derisine gelir, ileri geri hortumunu oynatarak sokar. Cenâb-ı Hak kudretiyle onu öyle yaratmış ki, aralarında ancak mikroskopla görülebilen incecik dericikleri arar bulur ve oradan insanın kanını emmeye başlar ve kendi gıdasını alır.

Eski insan bir şeytana bedelse şimdikiler on tane şeytana bedel olmuş. Eğer ayın üzerinde insanoğlu aradığını bulmuş olsaydı hepsi oraya gitmek ve oradaki altınları nakletmek için kuyruğa gireceklerdi. İnsanoğlu haristir.

Yıllarca evvel Amerika’ya gittiydim. Amerikanın şimâlinde Alaska denilen buz deryası memleket kutuplara varır. Rusya’nın Asya’daki ucundan oraya atlamış. Ruslar orayı keşfetmişler hakimiyetlerine almışlar, seneler senesi oraya hükmetmişler sonra ümitleri boşa çıkınca Amerikan hükümetine;

- Bizde bunun gibi buz dağları çok,size satalım burasını alır mısınız?

- Satın alalım..! demişler,

Galiba o zamanın parası on milyon altına satmışlar. Bu kadar altına satınca Rus çok ferah etmiş. Yeni ele geçirilen bu yeri merak eden bazı Amerikalılar görelim ne gibi bir yerdir diye gelmişler. Bir tanesi gezerken dağların içerisinde bir dağın eteğinde, güneş açtığında parlayan bir şey fark etmiş. Birde bakmış ki çubuklar halinde saf altın.. Onu gören o adam orada alabildiğine yüklenmiş ama nede olsa işitilmiş. İşiten küreğini omzuna vurup oraya yol almış.

Millet dağları taşları vura kese, hayvanlarla oraya yığılıp orada altın çıkarmak için seferber olmuşlar ve gelenlerden köyler olmuş, köyler büyüyüp kasabalar hatta şehirler olmuş, etraf insandan geçilmez olmuş. O dağların kökü altındanmış. İşletmekle bitmeyecek kadar, tıpkı bizdeki kömür gibi, o mâden orada bitmezmiş. Belki yerin tabiatından, yeniden meydana geliyor.

- Bunu söylemekten maksat nedir?

Bizim ahbaplar; Amerika ile Rusya demiş ki;

“Bu ay gezegeni çok parlaktır, sakın bu altın mâdeni olmasın? dümdüz bir şey olsa bu parlaklık olmayacaktı, üzerine güneşin ışığı gelince ayna gibi parlıyor, biz evvel çıkalım”

Diyerek o hırsla harekete geldiler. Çıktılar ve baktılar, avuçladıktan sonra kül çıktı..!

- On para etmez kül bu! kaç milyara bize patladı, hiç olmazsa kaşıkçı elması gibi olsaydı, verdiğimiz para helâl olurdu.

Dediler ve netice itibariyle Elhamdülillah ay kurtuldu! Oraya bangera diktik ya! Şimdi sahipsizdir ay...!

Ama yeryüzünde bir karışın üzerinde durup, bizim koçanlı malımızdır! Demeyesin!

Bunu söylemekten maksat, her şeyin bir sahibi vardır. Peygamber a.s.,

Bir zamanda bir çeşit okuyanlar olacak, okuyanlar çok olacak, lâkin okudukça câhil olacaklar”

Açıklaması, ”Okuyan insanların aydınlanması, bilgisinin artması, cahillikten kurtulması lâzımken, âhir zamanda okudukça daha câhil olacaklar. Diplomalı câhil, sonunda en büyük diplomayı aldığında Allah yoktur diyor. Mastır, doktorluk pâyesi var ama Allah’ı tanır mısın? Diye sorsan ne Allah’ı? Üniversitede Allah’ı anmak yasaktır, Allah’ın kitabından ders verilen hiçbir üniversite yoktur ki, bizim taptığımız tabiattır!” Der.

İşte âhir zamanda çok okuma olacak, hasılı cehâlet olacak. En büyük câhil, Allah yok diyendir, tabiata inanır, Allah(c.c.)’a inanmaz.

- Tabiatı tarif et, tabiatın burnu var mı, gözü, eli, ayağı, kuyruğu var mı?

- Yok.

- Bu âlem nasıl meydana geldi? Tarifini yap,

- Bir kuvvettir.

- Nasıl bir kuvvet? Yıldırım mı, elektrik mi?


(Tarifini bilmez Bu âlemleri meydana getiren vardır. Kimin başlattığını biz bilmiyoruz! (Allah(c.c.) demeye utanıyor...)

Biz inanıyoruz ki bizim sahibimiz var. Sen kendine sahiplik yapamazsın, senin kendi varlığın üzerinde sözün yoktur, daha açığı: kendini varlıkta tutabilmek senin elinde değildir, başkasının elindedir. Sen bu varlıkta kendini ispatı vücut ettirmeye muktedir değilsin, çünkü senin varlığın senin elinde değildir, sana verilmiştir. Sana verildiği gibi, istediği vakitte onu sana veren onu senin elinden alır. Gece yatağına yatarsın, sabah olduğu gibi kalkarsın:

- Ne oldu yahu? Bu cenâze kimin?

- Filân kimsenin.

- Filân kimse nerde, ona ne oldu?

- Kayboldu.

Kalan naaşıdır, sonra getirip toprağın altına ekiyorlar, kapatıyorlar, seneler geçtikten sonra açıp baktıklarında;

- Biz koskoca adamı olduğu gibi koymuştuk, şimdi toprak kaldı, ne oldu?

- O da bitti Ey insan, sana varlığı verene kulluk yapacak mısın?


Kulluk yapıp onun hoşnutluğunu kazanırsan ne mutlu canına, değilse çekeceğin var, çünkü seni bugün varlıkta tutan yarın varlıktan çekip alır, istediğini yapar.

İşte bizim işimiz hatırlatmaktır, hatırlatıyoruz. Çünkü insanlar çok açıldı, fikir ve düşünceden çok uzaklaştı. İnsanları düşünceye bırakmayan çeşit türlü şeyler var. Belki insanları düşündüren mühim mesele;

Nasıl geçineceği,

Nasıl bir iş bulacağı,

Nasıl hayat süreceği,

Nasıl hayatın zevkini çıkaracağı,

Bütün düşünce ve fikir bunun üzerinedir. İnsanoğlundaki telâş hayvanlarda yok. Onlar sabah ovaya aç çıkar tok döner, kurt kuş hiç birisi gelecek günün merakını taşımaz, hemmu gammı yoktur.

Cenâb- ı Hakk’a tam teslim olmuş ne aylığı, ne işyerleri, ne tarlası ne de bahçesi olmayan bir veliyullah Allah(c.c.)’ın evliyâsı, geçinme derdinde olan birine demiş ki;

“Bu yaşa kadar yemeden içmeden dişlerin yosun tuttu, ağzında dişlerin kalmadı hâlâ açlıktan korkup duruyorsun. Nedir sendeki bu telâş, kurdun kuşun Cenâb-ı Hakk’ı tanıdığı kadar niye tanımazsın? Tanı ve rahat ol. Tanımazsan zahmet çekersin!!”

Mal sahibi, mülk sahibi;
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan..!

Dua: Her şeyin mutlak sahibi, ezelden ebede sultan Allah(c.c.). Biz hepimiz bugün varız yarın yokuz. Biz hayal gibi olan varlıklarız, hakiki
varlığın sahibi olan Allah(c.c.)’tır. Allah(c.c.) bizi kulluğundan uzak
etmesin, habîbinin sancağının altında toplasın, kâfire fırsat vermesin, ümmeti Muhammed’in kullarına selâmetlik nasip etsin.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

9 Nisan 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 167 - EBEDİYET İKLİMLERİ

Bugünden yarına ne olur ne kalır bilmiyoruz. Ama elbette bir şey olacak, elbette bir şey kalacak; olmayan bir şey olacak, bir kimselerde ortadan kalkacak. Onun için biraz âhirete çalışmak iyidir. Çünkü dünyada, dünyaya ne kadar vakit ayırırsan yeter demez, sırnaşık karı gibi;

“Benimle az uğraşıyorsun.” der.

Şeytanın sevilecek tarafı yok, ama azdırır. İnsan azdı mı ne Allah ne peygamber dinler. Dikkat et; Şeytan seni bir yerinden tutmasın, bir
yerinden tutarsa bütününü tutar. Senikendisine bağlar, tâlimli maymun gibi;

- Buraya gel, bunu yap. Der.

Yirmi dört saat esir aldığı kimselere çeşit türlü fit verir ve azdırır. O zaman insan ne vardan anlar ne yoktan;

- Bana imkân yaratacaksın, benim istediğimi yapacaksın, yoksa seni bırakırım. Der.

- Bırakacaksan bırak senden iyisini bulurum.”

Dersen o zaman düşünecek;

- Benden iyisini bulacak, nasıl olsa bende cehenneme gireceğim, bu ademoğlu da benimle beraber girsin, bunların sebebinden cehenneme düştüm onlara göz açtırmam.

Der ve dünyanın zehirini o kimseye içirir. Dünyanın zehiri insanlara umulmayan hastalık getirir. Uyma! Uyduğunu bildiğinde geri dur ve tövbe et.

Vakitler uzak değil yakın oluyor. Günden güne gideceğimiz yer yaklaşıyor. Yâni ebediyet iklimlerine seferimiz var, hazır olun. Burasının değilsiniz. İnsan dünya için yaratılmadı, insan ebediyet iklimleri için yaratıldı. Onun için ona hazır ol ve ebediyet iklimlerinin serin ve hoş kokularını koklamaya gayret et. Dünyanın pis kokularından burnunu tut.

- Ebediyyet iklimleri ne mânadadır?

Cennetlerin ebediyet iklimleri... Ebediyyet dendiği zaman ne şenlik.

Beyrut’ta bazı arabaların üzerinde bir reklâm görmüştüm, “eternity”: Bu ecnebî bir kelime bile olsa insanın rûhuna ürperti ve ferah veriyor. İnsana hakikaten yakışan ve arzu etmesi gereken “eternity” yâni ebediyet iklimleri. Onun içine dalıp git, dünyanın pisliğinden ve murdarlığından kurtul.

Ebediyet iklimlerinin ismi de ne güzel. Eternity... Ebedi ve sermedi mânâsındadır. Onun serinliğini ruhlarınızı alsın, o serinliğe dal, o güzel iklime.. O iklimler dünyanın iklimlerine benzemez.

Dünyada dört mevsim, dört iklim mânâsındadır. Orada lâhzanın içerisinde ebediyet iklimleri, sonsuz güzelliklerin içerisine dalıp gider, insanı çeker. Onun câzibesi öyle bir çeker ki içilir içilir doyulmaz.

“O denizlerden içiyorum içiyorum kanmıyorum” dedi Beyazıt-ı Bestâmi Hz.leri,

O denizler bu denizler gibi değil, bu denizlerden bir bardak içsen çatlatır. O denizler ebediyet iklimlerindedir. Orada uyku yoktur zaten uykuyu kim ister? Yorulmak yok, gaflet yok, bıkkınlık yok, kırgınlık yok. Ebediyet iklimlerinde aşka, şevke, zevke dalıp gidersin. Cenâb-ı Hak bize de versin. Bu dünyanın mihnetlerinden, fitne ve meşakkatlerinden kurtarsın.

Yüce Allah diyor ki;

- Ey kullarım burada ne gördünüz ki, burası dârı belâdır, daha Ben’im keremimden bir şey görmediniz. Dünyadaki her lezzet bir başka türlü meşakkatle, mihnetle ve hüzünle çevrilmiştir. Dünyayı sevmek istersiniz aslında sevilecek gibi değil, sizleri dâr- ı kerâmetim olan ebediyet iklimlerine dâvet ediyorum, ebediyet iklimlerinin tükenmez hazînelerinin, Ummanlarının, rahmetlerinin ve deryâlarının mutlak sultanıyım. Bana gel...!

- Ebediyet iklimlerine nasıl ulaşırız?

Zikir azar azar olsa da, ağır ağır kalbimizi açacaktır. Zikir meclisinden uzak durma, her günde bundan sonra zikir yapanların kalbine o serinlik verilecektir, ondan nasîbini almaya bak. Allah(c.c.) o zevki tadanlardan eylesin. Cenâb-ı Allah’a hamd ederiz ki, bize zikri tevbih için izin verdi. Noksaniyetimiz içinde istiğfar çekiyoruz. İstiğfarla Cenâb-ı Hakk’a;

“Ya Rabbi günah pisliğine bizi tekrar düşürtme” Diye tövbe edip niyaz ederiz.

Hiç kimse pis abdest kuyusuna kendini atmaz. Hatta pislenen denizler var, meselâ İzmir’in denizi abdesthâne kokusu gibi pis kokar. Baktım da o sâhilde simsiyah ufunetli (iltihap kokan) abdesthâne gibi denize giren insan yoktu. Para versen o suya kimse girmez. Kendi kendine oraya dalmayı bırak üzerine üç beş kişi hücum edip atacak olsa, şiddetle kaçar.

Günahın pisliği ise hesaba gelmez. Tövbe eden adam:

Bir kere daha o pis çukura düşmem beni kurtar yâ Rabbî!”

Diye dua eder. Kuyudan seni çıkardıktan sonra tekrar düşeyim dersen, pislik kuyusuna düşüp ne yapacaksın?

Nefsimiz kanalizasyonlarda dolaşmaktan hoşlanıyor dersen, nefsin gıdâsı pisliktir, nefis temiz şeyden hoşlanmaz, pislikten hoşlanır. Helâlden hoşlanmaz, haramdan hoşlanır. İnsanın nefsi bu. İşte günahı gözünün önünde tut ve gör. Bu günahın ve haramın pis olduğunu mütalaa et.

- Acaba nasıl düşünmeliyim?

Temiz havuz da var, pis havuzda var. Nefsin pislik istediğinde pis havuza gir, yüz! Bıktığında gel, temiz havuza çık,

- İki türlü havuz var, temiz havuz dururken pis havuzun içine atlanır mı?

- Atlanır.

- Ne zaman?


- Nefsine tâbi olduğunda.


Onun için din mücahadedir. Müslüman olan adamda temizlik îmandandır veya îman temizliktir. Îman pis yerde durmaz, temiz yer ister. Temiz olan adamda îman vardır. Pis olan adamda îman yoktur, îman dudakta kalırda kalpte kalmaz. Dudağında kalan îmanı da şeytan son nefeste çalabilir. Çaldı mı sıfırlanmış olacak, doğrudan pislik çukuruna atılacaktır.

Dikkat edilecek mesele temiz yaşayabilmektir veya pisliğe düştüğünü bildiği anda ondan dışarıya çıkmaktır. Bereket, istiğfar ipi herkesin başında döner durur. Pis çukuruna düştüğünde “tövbe yâ Rabbî!” dese o ip onu yukarı çekecektir.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

8 Nisan 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 166 - NURUN KAYNAĞI

Bir gün daha geçti, dünyanın ömründen bir gün daha tükendi, yaşayanların hepsinden bir gün daha geçti. Âhiret bir gün daha yaklaştı, Mahkeme-î Kübrâ bir gün daha yakın oldu, Bu Allah(c.c.)’ın huzuruna çıkmaya bir gün daha yaklaştığımıza delâlettir. Cenâb-ı Allah yüz aklığıyla O’’nun huzuruna varmayı bize nasip etsin ve îman nûruyla yüzü ağaranlardan eylesin.

İnsanın derisinin renginin ehemmiyeti yoktur, mühim olan derinin üzerinde görünen nurdur. Kiminin derisi beyaz olur nûru olmaz, kiminin derisi esmer veya siyah olur lâkin nur ışıldar.

- Nur nedir?

Nur: Cenâb-ı Hak’tan ilâhi lütuftur. O ilâhi lütuf’u isteyiniz, arayınız, size verilirken alınız sonra bir gün gelir ki onu ararsınız ama bulamazsınız. Aranıp ta bulunamayacağı gün gelmeden nûra talip olunuz.

Bütün peygamberler; nûr kaynakları ve ilâhi nûrun taşıyıcılarıdır. Neon lamba olmasa ışığın gelmediği gibi, peygamberler olmasa nûr naklolmaz. Efendimiz (a.s.), melekuttan gelen nûrunu ashabın kalbine aktardı.

Her sahabenin kalbinde kendi derecesine göre nur vardır. Onlara birer huzme verilmiş ama küllî olan tamamı Hz. Ebûbekir (r.a.)’ın kalbinde hazneleşmiştir. Hz. Ebûbekir Sıddık’ta olan kuvvet, asırdan asıra ikincisine, üçüncüsüne ve daha sonrakilere naklolarak kıyâmete
kadar devam edecektir.

Demek ki; ilâhi nûrun kaynağı peygamberlerdir. Ondan da onlara inanan müminlere geçer. En büyük nur; Efendimiz (s.a.v.)’e inen nurdur, onun nûrundan bütün peygamberlere verilmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’den sonrada o nur naklolur. İsteyen kimse o nûra kavuşur.

İnsan kendini tamamladıktan sonra ve tamamlandığına dâir peygamberin vârisleri olan nûru taşıyanlar, bakar ve imza eder, tamamdır açılsın der. Açılsın! dendiği anda yedi kat yerin altından yedi kat göğün üstüne kadar açılır, bütün mahlûkat gösterilir.

Nur, ilâhi nurdur. Onun için “nûra talip olunuz” deniyor. Nur verilirken sen de nûru ara ve iste. Çünkü bir zaman gelecek, o nurdan istediğinde denecek ki;

“Burada değil geride verilmişti”:

Yani dünyadayken aldıysan aldın, almayan kimse nursuz kalacaktır. Orada yeni baştan nur verilmez.

Nûra talip ol. İlâhi nur, senin vücudunun her hücresine yetişir ve her hücresini canlandırır. Hayvan hayatı üzerine canlı duran hücre öldüğü vakitte, o da ölmeye mahkûmdur. İlâhi nurla dirilen hücre ölmez ve çürümez, kıyâmet günü öyle kalkar.

Bazen on binde hatta yüz binde bir defâ bazı kabirler açıldığında, içinden olduğu gibi hiç bozulmamış biçimde o kabir sahibi meydana çıkar. Ondan bilinir ki ilâhi nur insanın vücudunun her hücresine yetişmiş, o kimsenin hayatı nur üzerine olmuş ve o çürümemiştir. Bu yem yiyeceğin vereceği kuvvet ve parlaklık mezara kadardır. Vücut mezarda yem yiyecekten başka bir şey kalmayınca çürür, kokar, şişer ve toprak olur.

Ölüm, vücudun her hücresine yetişir ve onu bitirir. Yâni vücuda yemek içmekten gelen hayat eseri kabre kadardır. Hayat; vücudun her hücresine ilâhi nur ile gelirse, o toprağa yatsa da bir şey olmaz. Zaten onun dünyadaki hayatı yemekten içmekten gelen güç ile değildi. İlâhi nur ile gelen hayattı o. Binâenaleyh kabrin içine yatmış yatmamış fark etmez, orada çürümez ve bozulmaz. Çünkü devamlı o hücre diri kalır onun için kefeni bile çürümez. Kefeni çürüse o çıplak kalır. Cenâb- Allah çıplak bırakmaz ve setrini vermiştir. Ötekiler toprağa döndüğü için toprak onları setreder kapatır.

Evliyâ ve Enbiyâ ilâhi nur ile dirilmiş olan kimselerdir ve onların kefenleri de çürümez, hatta kefenleri solmaz o setirle kalkarlar. Bu hayatta en ziyâde istenecek mesele budur.

- Nurla geldin mi? Biz sana nur gönderdik, niye almadın? niye böyle kokmuş çürümüş halinle geldin?

Diye hitap edildiğinde hâl nice olur? Bütün imamlar, kırk bir tarîkatın imamları, hepsi insanları nûra dâvet ederler. Anlayışsız insanlar tarîkatları ve tarîkat pirlerini inkâr ediyor, belki câhilliklerinden dolayı onlara dil uzatıyor. Yoksa en mühim meseleyi insanoğluna takdim ile şereflenmiş olan bütün Evliyalar nur kaynaklarıdır.

Allah(c.c.) gerek dünyada yaşayanlarından gerek berzaha intikal edenlerin muhabbetlerinden bizi uzak etmesin, onlara yakınlık peygambere yakınlık, peygamberlere yakınlık Cenâb-ı Allah’a yakınlıktan ileri gelir.


Not ; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

7 Nisan 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 165 - İLMİN AMACI.

Bir insan her şeyi bilemez. Bildiğimizin âlimiyiz bilmediğimizin câhiliyiz. Her şeyi bilen Allah(c.c.)’tır. Senin bileceğin bir hudut içerisindedir; bilmediğimiz deryâ ise bildiğimiz o deryâdan bir noktadır. Kütüphânelerde ki on binlerce belki milyonlarca kitaplara bakıyorum ve soruyorum:

- Bu kitaplar bize neyi öğretmek ister? Öyle ya kitaplardan öğreneceğimiz nedir?

Kitapların hepsinin öğretmek istediği; seni yaratanı öğretmektir. O kitaplar sana Allah(c.c.)’ı öğretmek için, Allah(c.c.)’ı tanıtmak için uğraşırlar.

- Seni yaratanı öğrendikten, tanıdıktan sonra neyi öğretir?

- Allah(c.c.)’ın senden ne istediğini.

- Peki Allah(c.c.) senden ne ister?

Buna bir misal verelim; Zengin biri bir işçi tuttu, ırgat;

- Ağam bana çarşıdan yiyecek alıp yemem için izin verir misin?

Zengin bir ağa diyecek ki;

- Ey ırgatım, benim aşhânelerim var, benim gibi kimseye çalışan adamı ne aç, ne susuz bırakırım, onun için sen işine bak, aklını ne yiyeceğim diye meşgûl etme,

Cenâb-ı Hak buyuruyor;

“Sizi sırf kulluğum için yarattım”

Çalışmadan da olmaz sözünün hikmeti var, lâkin çalışman seni yedirip içiremez. Yine bir örnek verecek olursak bu Kıbrıs adasında son üç senedir susuzluk ortalığı kavurmuştu. Eğer bu senede de kurak geçerse buradaki insanlara gelen sene içecek su kalmayacak.

Pulluklarla aslan gibi çalışıp tarlaları eksende, yüce Allah gökyüzünden rahmet yağdırmasa traktörün seni doyurmaz.

Bundan yedi sene evvel Londra’da bir kuraklık olmuştu,ortalık sarardı,kurudu ve hükümet ev sularıyla bahçe sulayanlara 500 sterlin ile 1000 sterlin arasında ceza yazıyordu. Eğer bu susuzluk İngiliz adalarının üzerinde üç sene devam etseydi dördüncü senede İngiliz adalarının üstünde insan kalmayacaktı.

- İngiliz adaları gibi zengin, çarşıları her türlü eşyalarla dolu memleketten niye kaçılsın?

Yiyecek içecek bir şey bulamayan adaları terk edip kaçacak.

O vakit; Ey insanlar, namaz kıl dediğimizde işimiz var namaz kılamayız demeyin, Allah(c.c.)’tan korkun. İşte üç sene daha kuraklık devam etseydi İngiliz adaları boşalacaktı.

Birde bu arada İngiliz bahçelerindeki ulu ağaçlara hastalık geldi, küçük böcekler ârız olunca parklarda görünen dev ağaçlar yere yıkıldı. Ne ilâç ne de zehir têsir etti. Âciz insanoğlu; “Küçük bir böcek İngiltere’nin yüz örtüsünü değiştirecek, manzarası değişecek!” diye telâşlandı. Tâ ki Cenâb-ı Allah emir verdi de o hastalık durdu, ama yüz lerce ağaçta yıkıldı.

İlimlerin netîcesi; Allah’ı tanımak, tanıdıktan sonra;

- Yâ Rabbî benden ne istersin?

- Senden kulluk isterim.

- “Niye bana secde etmedin?” derse ne yapacaksın?

Hak ve sultan; Allah’tır. Hepimiz O’nun kullarıyız. Mutlak sultan O’dur, istediğini yapan O. Habîbine salâtu selâm olsun, Habîbi hürmetine rahmetlerini yağdırsın.


Not ; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

6 Nisan 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 164 - BEDEN KULLUKLA DEĞERLENDİRİLİR..!

Hayatını değerlendir, sana ne verildiyse değerlendir, köhne bırakma. Bizim ihtiyar bir komşu var, her mevsimde en birinci sebzeyi çıkartır. Bize bir dizi kocabaşlı sarımsak getirdi ki onun yeri halı kadar bile değil, çıkarttığı ürüne şaşırırsın. Bir karış yeri bile değerlendiriyor.

Sana ne verildiyse değerlendireceksin. Dünya hayatını değerlendireceksin, karşılığında cenneti alacaksın. Dünya hayatını değerlendiren, ebedi hayatı alır. Bu muvakkat hayatta yaşadığının kıymetini takdir ettiğinden dolayı Cenâb-ı Allah sana ebedi hayat verir.

- Köhne dünyayı neyle değerlendirirsin?

Dünya, Allah’a kullukla Allah yolunda kullanarak değerlenir. Dünyanın Allah yolunda kullanana kadar bir değeri yoktur. Sen Allah yolunda dünyayı kullandığında değeri cennet olur. Züht ve takva mânâsı her asırdaki tecelliyle anlatmadır. Bu içinden çıkılamayan dâvadır.

Dünyanın aslında sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur ancak dünyayı Allah yolunda kullanırsan değer kazanır. Allah sana karşılığında âhireti verir. Sana verilen her şey seni yaratanın yolunda kullanman için verilmiştir.

Sen sana verildin. Sen senin için yaşamayacaksın. Kişinin kendi için yaşaması bâtıldır. Araplar “Sonunda fetis (leş) olur” der. Kendi için yaşayan sonunda leş olur, kokusundan yanına yaklaşılmaz. Allah için yaşayan kokmaz, ölmez, çürümez. Dört kitabın hülâsasıdır.

Sen kendinde bizzat Allah’ın yolunda olacaksın, sana verilen bu sûretteki varlık, Allah için kullanmak içindir. Allah için sen seni kullanırsan yani bu sûretteki varlığını kullanırsan Cenâb-ı Hak, Hakkâni varlık giydirir. Hakkâni vücut ebedidir, ebediyet içindir. Kibir ve azamet tavrı insanı düşünmeye bırakmıyor.

Not ; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

5 Nisan 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 163 - SAHİPSİZ VARLIK YOKTUR.

Ne kadar yaratılmış mahlûkat varsa insan en şereflisidir. Onun hâl ve şânına göre rahmet iner ve ya geri çekilir. İnsan zanneder ki;

-
Ben hürüm serbestim, istediğimi yaparım ederim, bana karışan yok, yalnız başınayım, hiç bir kimsenin benim üzerimde kontrolü yok.

“Ben nasıl bu âlemde bulundum? Bu âleme nasıl geldim? Kaç senedir ben bu âlemdeyim?” demez.

Yazmasa ne yaşını bilir ne doğduğu günü veya yılını bilir. İnsan kendisini mücerret zanneder. (Mücerret: soyut, yani hiçbir tarafta bir takıntısı yok).

İnsanın elinde bir kara kutu var(cep telefonu) ne teli var ne direği var, gün batıdan gün doğudan geleni işitiyor ve duyuruyor ve o aleti insan yapmıştır!

- Bunu yapan mı daha kuvvetli yoksa bu alet mi?

Bu alet değil bu aleti yapan daha kuvvetlidir. Ne zaman ruhun daralırsa, doğru İstanbul da ki mânevi sultan Halidî Zeyd Eyüp Sultan Hz.lerine îltica et;

-
Bizi sıkıştırıyorlar, sizin yanınızda buna karşı bir imdat yok mu?

Diye sual edersen, o sana cevap verir. Ürkme, korkma, seni korkutan bir insansa, sende iki ayaklı, o da iki ayaklıdır. Onunda tik tak atan kalbi vardır. Tik deyip dursa tak diyemez, olduğu yerde kalır.

Elindeki kara kutu sana işittiriyor da ben sana işittiremezsem ne olur? İşittirebiliriz. İnsan o elinde tuttuğu aletten daha nihâyetsiz derecede üstündür. Öyleyse ey şerefli mahlûk şerefini gözet ve senin şerefini senden almak isteyen olursa mercîne yâni nereye bağlıysan oraya havâle et, icâbına bakarlar. Dünya sahipsiz değildir.

- Dünya sahipsiz olur mu?

Bir ağacın altına gitsen bu ağaç benimdir diyen yüz kişi gelir. Dağ başına çıksan, burası filân kimsenindir derler, sahipsiz yer yoktur. O tek ağaç bile sahipsiz olmadığında sen nasıl sahipsiz olursun? Senin sahibin yok mu? İşte insanların düşünmedikleri nokta, kendilerini sahipsiz zannetmeleridir. Sen sahipsiz olsan bu dünyaya gelmezsin. Seni getiren var, demek ki sahibin var ki seni gönderdi. Bir zaman sonra herhangi bir vakitte;

- Gel buraya, dön.

Emri sana gelir, işitirsin ve yerinde duramazsın.

HİKÂYE

Adamın biri, ölümsüz bir memleket aramak için dolaşmış, hangi yere gitse sormuş;

- İnsanlar bu memlekette ölür mü?

- Ölürler.

Böylelikle geze geze nihâyet başka bir yere gelmiş bakmış köyün girişinde mezarlık yok, etrafına bakmış, bir kimse bulmuş;

- Bu köyün mezarlığı yok, insanlar bu memlekette ölmezler mi?

- Yok, burada kimse ölmez.

- Demek bizim istediğimiz yer burası, nasıl oluyor siz çoğalmıyorsunuz?

- Bizim burada ölen yoktur yalnız bu karşıda bir dağ var, arada sırada, yâ Ayşe, yâ Ali, yâ Hasan, yâ Hüseyin diye bir ses gelir, çağrılan kimse oraya gittiğini görürüz daha öteye bilmeyiz.

- Zararı yok, burası bize iyidir, burada otururuz, beni istediği kadar çağırsın, gitmeyiveririz. Demiş,

Orada epey zaman oturmuş, o köyde evlenmiş, bir gün berbere gitmiş. Berber o kimsenin traşını yaparken çenesinin bir tarafını yapmış ;

- Dur, dur beni çağırıyorlar bırak gideyim.

- Ya..! öbür tarafını da bitireyim ondan sonra git gideceğin yere.

- Olmaz.

Önlüğü çıkarıp koşaraktan öteki gidenlerle gitmiş.


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.