29 Eylül 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 252 - DOĞRU YOLUN SONU.


- Dünyaya ağır gelen kimdir?


Dünyaya doğru olmayanlar ağır gelir. Onları için dünya der ki;

“İzin ver bunları fezâya savurayım. Gitsinler benim üzerime bir daha dönmesinler.”

Doğruluk meselesi bu asırda kaybolmuştur. Doğruluk mîrası Peygamberlerin mîrasıdır yalan ve aldatmanın içinde bulunduğu zenginlik, kuvvet, heybet, varlık, şeytanların mîrasıdır.

Evlerini unutmuşlar, evleri yanmış yıkılmış, kendi çocuklarından, akrabalarından kimler geçip gitmiş. Bu elbette arzu edilen bir son değildir. Geride bıraktıkları nîmete göre içine düştükleri belâ ve felâket onların akıllarının ucundan bile geçmemişti. Onun için Peygamber Efendimiz s.a.v. diyor ki;

“Yâ Rabbi, bizim sonumuzu güzel eyle, bizi sonumuzda perîşan etme sonumuzda bizi zâlim eline düşürtme”

Bu yalvarış Allah’ın yanında makbûldür. Kul âcizdir Allah kadirdir. Kul âcizliğini îkrar edip kabullendiğinde Cenâb-ı Hak âciz kuluna daha çok yardımını gönderir.

Bir kimsenin bir kaç çocuğu olsa, en ziyâde itina gösterdikleri kucakta olan yavrulardır. İrili ufaklı çocukların içerisinde büyüğünün elinden tutmuyor, bir parça yürüsün diye küçük çocukların ellerinden tutuyor. Ondan da küçük olursa omuzlarına veya arkalarına alıyorlar. Lakin büyük çocuklara yürüyün! deniyor.

İnsan ne kadar âczini itiraf ederse, Cenâb-ı Hak cânibinde ona o kadar kuvvet gelir. Kendi kuvvetini gören ve kulluğunu itiraf etmeyen kimseleri Cenâb -ı Hak kendi hallerine bırakır. Allah bir kimseyi kendi haline bıraktı mı o kimse helâk olur. Onun için Efendimiz s.a.v.

“Bütün işlerde bizim âkıbetimizi sonumuzu güzel eyle” diye dua buyurdu.

Demek ki; Ben rütbe sahibiyim, yok! de ki;

- Ey Rabbim, senin âciz kulunum, dayanak vermezsen ben ayakta duramam, bir şey yapamam.

Dediği zaman Cenâb-ı Hak o kulu boş bırakmaz, ona kuvvet verir. Ama âczini ikrar etmeyen kul, benim kuvvetim, benim saltanatım benim aklım benim fikrim dediği vakit Cenâb- Hak onu kendi haline atar bırakır. Hadi kendi aklınla, iradenle kendi bilginle kendini kurtar bakalım!

Cenâb-ı Hak kimi bıraktıysa düşmüştür, halk kaldıramamış, evlâtları kaldıramamış hatta hükümetlerde kaldıramamış ama Allah’ın kaldırdığını da kimse devirememiştir. Allah’ın tuttuğunu kimse yıkamaz. Allah’ın tutmadığını da kimse ayakta durduramaz. Parayla veya orduyla veya top tüfekle biz sağlam duruyoruz deme. Hepsini kül eder sen orta yerde kalırsın senin omzundaki rütbeler, oturduğun sandalyenin ifâde ettiği rütbe seni ayakta tutamaz. Hamamlar, oteller, arabalar kimseyi ayakta tutamaz onunla beraber hepside batar onun için;

“Ya Rabbi bize âhiret güzelliği ver, sonumuz güzel olsun, sonumuz senin yolunda gelsin”

Bir gün sana da, bana da, ona da ölüm meleği gelecektir. Geldiğinde seni iyi yolda bulsun kötü yolda bulmasın. İyi yolda bulduysa kazanırsın, kötü yolda bulduysa o kimsenin çekeceği vardır.


Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

28 Eylül 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 251 - DOĞRU OL

- Doğruluk nedir?

Cenab-ı Hak;

“Doğruyu söyleyene doğruyu söyletiriz, yanlış gitmek isteyene, ona da hürriyetini vermişiz ve onu sakındırmışız, yanlış yola girdimi bir cêzaya uğrayacaktır”

Yanlış yola girip te başına muhakkak belâ almayan ve ya kötü bir cezâ ile mahkûm olmayan insan yoktur. Eğrildi mi bir kırbaç bir sopa veya bir değnek vurulacaktır. Uyanık kimse işâretten anlar.

“Belâ gelmez kul azmayınca” hikmetli bir sözdür, azgınlık belâyı çeker. her kim bilerek âsilik yaparsa çekecektir. Şaşırıp gaflet üzerine bir hata işlediyse af talep etsin.

Cenâb-ı Mevlâ yanlış yaptığını bilip tövbe eden ve bağışlanmasını isteyen kulların yaptıklarını bağışlar ve doğrultur. Doğruluk iste. İnsan için mühim olan doğru olabilmektir. İnsanlar için en birinci mükellefiyet doğruluktur. Cenâb-ı Hakk’ın İslâm’a giren, dine gelen, îman eden kuluna ilk mükellefiyeti doğru olmaktır.

Cenâb-ı Hak yalandan hoşlanmaz, ne Peygamberi ne de Evliyâları hoşlanmaz. Doğru ol! Başka bir şey yok, cennete doğru olan girecektir. Kıyâmet gününde doğru olanlar kurtulacaktır, eğri olanlar kurtulamaz.

Dâim farz, dâim doğru olmaktır. İnsan beş vakit namaz kılar ama vakit girmeden namaz farz olmaz. Namazın farz olması vaktin girmesiyledir. Vakit girdi o vaktin namazı farz olur.

On iki ayı oruç tutmakla emr olunmadın, bir ay yeter, ertesi ay yok. Hacılık ömürde bir defâdır, sürekli hacca gitme mükellefiyeti yok. Lâkin doğruluk senden her zaman için istenir.

Şeytanla nefis arıyor;

- Acaba bir vakit yok mu yahu aradan kurtulup yalan yapalım, bir saat veya beş dakika yalan yapmaya sıra var mı?

Hayır! doğruluk farzı, akil bâliğ olduktan îtibaren kabre gidinceye kadar emrolundu. Ne gecede, ne gündüzde, ne gençliğinde, ne ihtiyarladığında, ne hastalığında, ne ölümünde eğrilmek yok.

Doğruluk, her hâlde bütün ömrümüzü kaplayan farzdır. İslâm bunu emrediyor.

- Acaba biraz yalan yapsam?

Allah’a yalan yapma, Peygambere yalan yapma, dosdoğru ol. İşin selâmettir.

Cenâb-ı Hak, Azrâîl a.s.’a bildirir;

- Kulumu nasıl buldun? Doğru yolda mı buldun yoksa yanlış yolda mıydı? Yanlış yoldaysa at gitsin, yanlış yolda olan kimse bizim kulumuz değil şeytanın kuludur.

Adımını nereye atarsın dikkat et. Adımını doğru atmayan insanın çekeceği vardır. Yalan ve aldatmada kâr yoktur zarar vardır. Doğru olan kimsenin kârı hesapsızdır, lâkin yalan yapmaya kendini alıştırmış olan kimse belki birkaç günlüğüne dünya hayatında bir şey gösterse de kesik gül gibidir... Kesik gül kaç gün durur?


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden.

27 Eylül 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 250 - PLASTİK DÜNYA

Bir kabın altın ve Gümüşü de var, topraktan kilden olanı, plâstikten olanı da var.

- Buyur bunlardan bir tânesini al.

Dese ilk altın olanlar ortadan kaybolur, ondan sonra gümüşü alırlar, ondan sonra;

- Altın gümüş kalmadı naylonla toprak var.

- Peki naylon plâstik canımıza okuyor zâten bu topraktan olanı alayım

Geriye naylon kalır. Demek ki insanoğlu ilk en kıymetlisi hangisiyse ona hücum eder. Altın dururken gümüşe yaklaşmaz. Gümüş dururken toprağa yaklaşmaz, toprak dururken plâstiğe yaklaşmaz.

- Yahu hayatı ne plastik yaparsın sen?

Plâstik dünyada insanlar plâstik gibi olmuş. Her taraf plâstik dolu, millet atıyor. Kullanıldıktan sonra kıymeti kalmaz. İkinci defâ işe yarasa sokakta bir parça plâstik bulacak değildik. Onun için aklı kâmil olan adam en kıymetlisini alır. En kıymetlisi ebedi olan âhirettir. Ona rağbet edersen kazanırsın.

- Yok ben onu istemem, dünyayı isterim.

İste! dünyada senin kuvvetin günden güne solacaktır. Solacaksın, gençliğin kalmayacak kuruyacak bitecektir. Ebedi hayat dururken üç günlük plâstik hayata hücum eden adamın aklı yoktur. Dediğimiz gibi vakit âhir zaman olmuştur, bu dünyanın da bir gün duracağına inanıyoruz, dönmeden duracaktır.

Kıyâmet koptuğunda dünyanın bir tarafı gece olacak, bir tarafı gündüz hâlinde kalacaktır. Nerde durursa orada kalır; ne karanlıktadır ne aydınlıktadır.

Aydınlık dünyada olanların işi güzeldir, karanlık dünyada hapsolanların işi berbattır. Bu dünyadan çıkarken aydınlık dünyaya düşüp, karanlıklar memleketine girmemek için gayret et.



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

24 Eylül 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 249 - ZAMANA VE MEKANA BAĞIMLIYIZ

Cenâb-ı Hak bizim tâkat eriştiremeyeceğimiz hizmeti teklif etmemiştir. İnsanoğlu Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna her ne takdim ederse, Cenâb-ı Allah onu ister. Ama kendimize göre olanı da Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna takdim etmezsek Cenâb-ı Hak bizden hoşnut olmaz. O bizden hoşnut olmadığında yer gök bizden râzı olmaz. Allah u Telâ bizden râzı olmayınca ne melâikeler, ne insan, ne cin, ne dağ taş, ne denizler deryâlar, ne içindeki mahlûkat bizden râzı olmaz.

Allah râzı olduysa her şey senden râzı olur. Allah senden râzı olmadı mı her şey sana düşman olur. Cenâb-ı Hakk’ı saymayan bir kimseye bütün mahlûkat dargın ve küskündür.

Onun için bize olan teklif; kendi hâl ve şânımıza göredir, onu yapmayanlara bedbahtlık gelir. Elinden geldiğini yapacaksın. Elimizden gelmediği vakit biz mükellef olmayız. Lakin elinden geldiği hâlde yapmazsan niçin yapmadın diye sorulacaksın.

Hayat geçiyor. Zaman akıyor. Sen zamanı durduramazsın. Zamanı kimse durduramaz. Zaman, Cenâb- Hakk’ın kudret elindedir ve sen o zamanın içinde yaşamaya mecbursun, zamanın dışına çıkamazsın.

Mekân Allah’ın yarattığıdır. Mekân olmadan yaşayamazsın. Senin mekânın dünyadır.

- Dünya ayağının altından kalksa mekânın neresidir? Ayak basacak yer var mı? Dünya bizi fezaya fırlatsa, bizi silkeleyiverse, bütün insanlar fezaya düşse..!

Orada ne zaman kaldı ne mekân kaldı. Zaman ve mekân olmayınca insan yaşayamaz. Zaman akıyor, bir gün onun akması da duracaktır.

İnsanoğlunda zamanı durduracak güç yoktur. Mekânın dışına çıkacak güçte yoktur. Gökleri yırtıp geçerim derse güç yetiştiremez, yerleri delip kaçarım derse kaçamaz. Cenâb-ı Allah sana emânet ettiği ruhunu teslim alıncaya kadar sen zaman ve mekânın içerisinde hapsolunmuşsun,. Ruhu teslim aldı mı zaman kaydından da, mekân kaydından da kurtulursun.


- Ölüp kabre konanlar?

Artık onların zamanla işi kalmadı. Ölen kimse hakkında bu adam şimdi elli yaşında oldu denmez. Yâni elli sene toprağın altında yattı diye elli yaşında demez. Çünkü zaman kaydından kurtulmuştur. Ölen çok insanlar, kabrin içerisinde gömüldüğü vakitte vücutları tamamdır. Kabir bir zaman için mekân oldu, aradan bir zaman geçse açıp bakarsın ki; büsbütün gömdüğün adamın kemikleri kalmış veya daha uzun müddet içerisinde kemikleri de çürümüş hepsi toprak olmuş. İnsanı temsîl eden vücut kayboldu bitti.

Onun için bu dünyayı bu fezânın içinde döndüren ve koşturan kudret sahibi dilediği anda dünyayı durduracaktır. Dilediği anda dünyanın üzerinde olan bütün mahlûkatın ruhlarını kabz edecek, dünya bomboş kalacak.

- Karşı gelebilecek kuvvetiniz varsa buyurun gösterin.

Zamanı durdurup mekânında dışına çıkmak; insan ömrünü uzatmak için uğraşıyorlar. Ömrü uzatıp ne yapacaksın? Nasıl uzatacaksın? Uzattığında bu vücut biraz hizmet görecek ama sonra çözülmeye mahkûmdur. Yaşını uzatan adama deseler ki;

- Sana yüz elli sene ömür verdik.

Ertesi gün kafası karnı ağrımaya başladığında, kalbi çırpınmaya, ayakları sızlamaya, vücudun her tarafı hastalanmaya başlasa;

- Yüz elli sene daha var ne yapacağız şimdi?

Bu sızlamaların içinde azap dolu uzun ömrü ne yapacağım.

İşte insanoğlu şaşkın olmuş. Ömrü uzatmak için uğraşıyorlar.

- Niye ömrü uzatacaksın?

İnsan kendi hâliyle seksene varsa, seksenden sonra sabah akşam Azrâîl’i bekler. İnsan yaşlanınca eli ayağı inceliyor. Peksimetten daha sağlam dedikleri gibi çıtlayıverdi mi kopuyor.. En ufak bir şeyden (Allah muhafaza) kırılıyor, kırıldıktan sonra yatağa esir oluyor. Yatağa esir olduktan sonra orada sırtı yara olmaya, yarılmaya, akmaya başlar. Ne ömürdür o? Onun ömrünü uzatsan o adam ne yapacak? Belki Allah canını alsında kurtulsun ister.

Bu insanlar gafildir, şaşkın olmuştur. Sen sana teklif olunanı yap ve Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna takdim et. Şunu isterim bunu isterim demeyi de bırak. Çünkü senin şunu isterim bunu isterim dediğin kıymetli bir şey değil ki. Cenâb-ı Hak’tan kıymetlisinden iste.



Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

23 Eylül 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 248 - ŞEYTAN DÜNYA İLE ALDATIR.

İnsanın veya insanoğlunun müşterek düşmanı şeytandır. İnsan insana düşman olamaz. İnsan insanlığından çıkacak ki düşman olsun. İnsana düşmanlık yakışmaz lâkin insanları insanlara düşman yapan şeytandır ve düşmanlık sebebi dünyadır. Elinde dolaştırdığı şeytanın bir kızı var, sana nikâhlayım diye dolaştırır kimseye de nikâh etmez. Verdim dediği kimseler sonunda ne verdi bu bize diye bakarlar ki ellerinde bir şey yok. Her insan dünyadan giderayak aldatıldığını anlayacaktır. Bir ahh..! çekecek yerleri gökleri inletecek ama faydası yok.

Burada, Kıbrıs adasının üzerinde Türk kasabası olarak en şirîne ve en verimli yeri olan Lefke, bir Osmanlı kasabasıdır. Türk kasabası olmak hüviyetini bugüne kadar gözetmiştir. Asırlar boyunca bağları, bahçeleri, konakları buranın sahiplerine âit olmuştur. Bugün Lefke de bulunan Müslüman Türklerin en maldar olanı çok yaşlı bir hacı hanım ve bir de çok yaşlı bir bey vardır. Bununla beraber en zengin olan hacı hanımı zikirden zikire ziyâret ederim ki yaşı doksanı aşkındır. Lâkin şimdi gözleri iyi fark edemiyor kulaklıkla bile iyi işitemiyor. Defâlarca düşüp ayaklarını kırmış, koltuk değnekleriyle yürüyor. Bana diyor ki;

- Şeyh Efendi değil bahçeye inmek kapıdan bile bakamıyorum. Bağlar, bahçeler, evler, konaklar...! Bakamıyorum. Diyor.

Hacı hanım takva sahibi olan kimseydi aklını kaybetmedi, namazında niyazında ve zikrindedir. Lakin buranın en zengin erkeğini temsil eden bir bey o kadar takva sahibi değil, yaşı doksana yakındır. Geçen gün yolda geçerken gördüm, çok maldar olduğu halde hiçbir malına bakabilecek halde değildi, ne tarafa götürüler se arabada
götürebiliyorlardı. Bütün gün sandalyede oturup duruyor, ne tarladan haberi var, ne ekilenden, ne dikilenden, ne toplanandan, ne alınandan, ne verilenden haberi yok artık. Bütün malı bakımsız hale düşmüş olduğu yerde duruyor. Çünkü malını çocuklarına vâris yapmadı. Her biri mektep okudular, Her biri bir ülkeye bir mêmuriyetle gittiler. Yeri ihmâl ettiler.

Şeytan onları dünya malına teşvik etti ama hayır yaptılarsa ne âlâ yapmadılarsa şimdi sıfırlanmış haldedir. Şeytanın aldatmadığı insan yoktur, şimdi gençsiniz koşturabiliyorsunuz, kazanmak istiyorsunuz. Evet kazanırsınız. Bir çağ gelecek, ne kazandığınızın farkında olacaksınız, ne miktarını bileceksiniz, eğer ömrünüz uzarsa nerde olduğunu bileceksiniz. Uzamadan giderseniz o başka mesele. Uzamadan gidenlerin gözü arkada kalıp gidecektir. Uzayıp gidenlerin gözünde artık bir şey kalmamıştır sıfırlanmıştır. Onun için dünyanın aldatmadığı insan yok. Dünya için yaşayan aldanmıştır. Mevlâ için yaşayan kazanmıştır.

Şimdiki gençler dün sokakta oynayan çocuktu. Gençlik çağındasınız, hevesiniz, hırsınız, talêbiniz, maksadınız, maksudunuz, dilediğiniz, dileğiniz dünyadır. Hedefte tuttuğunuz, dünyadan bir şey elde edebilmektir. Dünyada rahat yaşayabilmektir.

Tabî dünyada rahat yaşamanın mânâsı yapacağı işe, tutacağı vazifeye göredir. Sizin vazifeniz bir diploma alıp, aylığı yüksek bir işe girebilmek. Uğraşırsınız, belki yaşınız yirmi beş olur, belki otuz. Tabi bu arada evleneceksiniz evlendiğinizde sizin kendinize ait olan bakışınız değişecek çünkü evlilik mesuliyeti gelecektir. Ondan sonra çocuklar olacaktır, nazarını çocuklara verecek;

- Çocukları yetiştirelim aman onlar büyüsün aman onlar bir şey elde etsin aman onları evlendirelim.

Haydi torun tutalım derken bakacaksın ömür altmışa varmış. Çok çalışmadan vücut yıpranmış, yıpranma alâmetleri görünüyor; gözler zayıflamış, bacakları titremeye başlamış, kalp çarpıntıları gelmeye başlamış. Düşüncenin zonklamasından çeşit türlü baş ağrıları gelmeye başlamış, midesi yediğini hazmedemez olmuş, insanın kalbinde olan vesveseden dolayı kalbi afakana düşmüş, ara sıra kriz korkusuyla telâşlanmaya başlıyor, çünkü artık yaşı altmışı geçmiştir.

Bu sûretle insan, hayatın sonuna doğru yol almaya başlıyor. İşte insan hayatı bu kadar. Bazı hastalıklar var; ömrü kesmez süründürür, Süründüren hastalığa uğradı mı insan her şeyi unutur aman sıhhatim demeye başlar. Şimdi çok zenginler biliyorum ki inadına zengin, sıhhati bozuk;

- Aman Şeyh Efendi doktora gidiyorum ameliyat diyor, burada mı ameliyat olsam Türkiye’de mi, Londra’da mı, Amerika’da mı olsam da bu dertten kurtulabilsem...!

Kırık çömlek artık bir olmaz, kesmeye başladı mı hayatın tadı kalmaz. İnsan hayatının başlangıcıyla bitimi budur. Onun için dünya için kim uğraştıysa âkibeti böyle gelip gitmiştir.

Burada yaşarsan Allah için yaşa. Allah için yaşayanın derdi olmaz. Dünya için, nefsi için yaşayanın derdi bitmez. Aklına koy, o zaman ne computerden fayda çıkar ne mühendislikten, ne iş adamlığından, ne çiş adamlığından hiçbir şeyden fayda yoktur.

O zaman bir parça rûhaniyetinize hizmet yapmaya dikkat edin. Ruhlar içerde büzülüp dargın durduğu vakitte, fizîki bünyenin neşesi kaçmıştır. Fizîki bünye ayakta durmak için yemeden içmeden kuvvet arar. Yirminci asrın insanı fizîki bünyesini ayakta durdurabilmek için uğraşıyor, çeşit türlü ilâç ve hormonlarla daha berbat ediyor.

Onun için size vasiyetimdir: namaza dikkat edeceksiniz, namazsız gün geçirtmeyeceksiniz ki, melekutla sılanız kesilmesin. Bu milletin melekutla arası kesildi, onun için Allah kendilerini rezîl etti. Hem namazsız hem niyazsız hem Allah’a saygısız oldular. Kendi aklına göre din tutuyorlar, kendi aklına göre din yok.

Secde etmeyen kulum değildir” diyor Allah’ı zülcelâl. Allah’ın reddettiğini kim ayakta tutabilecek? ondan sonra Allah yürü derse yürürsün. Yürüme dediği yerde seni yürütecek kimse yoktur.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

22 Eylül 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 247 - ÖNEMLİ NASİHAT

Kendi havasında gidenlerin başına gelecek çok işler vardır. Onun için birinci olarak secdeyi bırakmayasın, secdesiz gün geçirdiysen başına bir şey gelirse

- Bu sebep oldu, şu sebep oldu. deme!

Kabahat sendedir. Allah’a secdeyi unutma, unutursan unutulursun. İkinci olarak sadakasız günün geçmesin veya sadaka yerine bir kimseye bir iyilik yapmadan günün geçmesin. Bir kimseye bir iyiliğin dokunsun. Gece vakti düşün.

- Yahu bugün bir kimseye bir iyilik yapmadım mı ben?

Yapmadıysan;

- Yazıklar olsun ne biçim insansın be! Bir kimseye bir yardım yapamadın, insanlığa bir hizmet veremedin ne için yaşadın sen?

Diye kendine söyle, hiç olmazsa şeyhin kapısına mukavva boş kutu getir, o da bir şeydir. Allah rızâsı için olduktan sonra bir hizmettir. Ufak tefek görünür lâkin Allah yanında makbûl olur; sadaka yerine, iyilik yerine gelir.

Sonra zâlimlere eğilme. Senden olmayanlara inanma, namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara inanma. Dine îmana sövenlere, dine îmana düşman olanlara inanma. Onlarla beraber sende gidersin. Onların üzerine gelecek sana gelir. Sende süpürülürsün, götürülürsün. Zâlimlere yaranma ve bir şey ümit etme. Onların elinde on paralık kuvvet olamaz, sana yardım yapamaz. Zalime taraftar olma.

Secdesiz gün geçmesin.

Bir kimseye bir iyilik yapmadan da günün kapanmasın.

Zalimlere arka çıkma,

Kim zûlmederse biz ona râzı değiliz. Cenâb-ı Hak azâmetle buyurur, yüz dört kitapta bir şeyi harar etmiştir;

“Ey benim kullarım, size çok şeyleri haram ettim, o haramların içinde kendime haram ettiğim bir mesele var!”

- Allah kendisine neyi haram etti?

- Allah kendisine zulmü haram etmiştir.

“Her kim zûlmederse Ben hakkından geleceğim, zâlime ben’im intikamım geç gelir ama illâ intikamımı alacağım mazlumun âhını yerde bırakmam”

Zulüm zulmü çeker ve o insan berbat olup gider. Günümüz böyle bir kararan tünele doğru girmektedir. Tünelin başından girenlerle tünelin başından çıkacaklar aynı sayıda değildir. Tünelden geçinceye kadar Evliyâların bildirdiği haber şudur;

“Yedi girerse bir tânesi çıkar, altısı telef olur”

Altısında bir sakatlık var ki onların üzerine o cêza inecektir ve tüneli çıkamayacaktır.

Dünya şimdi bir karanlığa giriyor ama selâmete çıkacaktır. Nihayetsiz bir karanlık değildir bir mesafeye kadar gidecek, dökülen dökülecek sonra bir başka dünya meydana çıkacaktır. Oradan girerken dediğimiz şartlara dikkat et. Bu gidişâtı sen beğenme. Bu gidişâtı kim beğenirse o tarafa çıkamaz çünkü bu dünya o tarafta yoktur. O taraftaki dünya Allah’ın istediği gibi olan insanların dünyasıdır.

Şimdiki dünya şeytanların istediği gibi olan dünyadır. Şeytanların istediği dünya gibi olan bu zamandaki işlere razı olan, bu dünyaya râzı olan, o dünyaya çıkamaz çünkü o dünya Allah’ın istediği insanların dünyasıdır. Şeytanların istediği dünyada yaşayanlar o dünyayı istemez. İstemediği vakitte hepsi süpürülecektir. Bizim söylediğimiz meselenin hülâsası bundan ibârettir.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

20 Eylül 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 246 - HER YOLUN BİR SONU VARDIR

Dünya ısındıkça tansiyonu artıyor, kafası bozuldu mu ne yaptığını bilemiyor. Bu asrın insanları her şeyi biliyor yalnız iyiliğine veya fenalığına olanı bilmiyor. Ne şey iyiliğine ne şey fenalığınadır onu ayırt edemiyor. Hayvan bile otladığı zaman zehirli olanı, faydalı olanı ayırt edebiliyor. Koskoca insanlar okumuş yazmışlar, burunları Kaf dağında, gururlarından, kibirlerinden yanlarından geçilmiyor.

Bununla beraber kârları nerde zararları nerde ondan haberleri yok. Hep zarara uğraşıyorlar. Faydalarına bir şey düşünemiyorlar. İnsanların üzerlerinde öyle bir sarhoşluk var ki, içip sarhoş olan insan, içkinin têsiri geçince ayılır ama gafletle sarhoş olan kendine gelemiyor ve yaptığını fark edemiyor.

Bu dünya dâimi bir dünya değildir. Bu dünyanın bir başlangıcı olmuştur. Her başlangıcı olanın bir sona gitmesi muhakkaktır. Hiç bir yol sonsuz yol olarak tarif edilmez. Yol bir yere vardırmak içindir. Dünya: o da bir yola koşulmuştur, koşturuyor. Bir yere gitmekle emr olunmuştur o yere geldi mi duracaktır.

- İnsan kaç bin seneden beri dünyanın üzerindedir?

İlk insanın ne gün ayak bastığını Allah bilir, Peygamber a.s bilir, Evliyalârdan kendilerine bildirilenler bilir. Bu günün kaçıncı gün olduğunu şimdiki bilim ve teknik tâyin edemez ve bilemez. Lâkin mânevi ilim sahipleri onu bilir. İsterse yüz bin sene olsun, isterse yüz milyon sene olsun bu günler sayılı günlerdir ve bitecektir. Sayının büyüklüğünün bir têsiri olmaz sonuna gelecektir. Rakam ne kadar büyük olsa madem ki bir hudut içerisindedir eksile eksile sonunu bulacaktır.

- Ahir zamanda kurtuluş kimlerin olur?

Bir gün bu dünyanın üzerindeki insanlarda bir sona varacaklardır. İçinde göründüğümüz yaşadığımız bu günler, dünyanın sona yaklaştığının nişanlarını veriyor. Nasıl ki bir memleketten diğer memlekete insan giderken, dağı taşı geçer, ormanları geçer yollar boştur. Yetişeceği memlekete yakınlaşmaya başladığında tabelâlar, filân hotel, filân gazino diye görünmeye başladı mı, artık şehre yakınlaşmaya başladığına işârettir. Ovanın ortasına kimse tabelâ koymaz. Şehirlere yaklaşıldığı vakitte nişanlar başlıyor. Anlarsın ki; gideceğimiz yere yaklaşılıyor.

Şimdi dünyanın son durağına yaklaştığına işâretler, bu görünen alâmetler o nişanlardır. Günden güne ortalık hareketleniyor, insanlar, milletler hareketleniyor. Bunlar son durağa yaklaşmanın işaretleridir. Âhir zaman kıyâmet alâmetlerinin önce küçükleri başlar, sonra büyükleri. Hiç akılda fikirde olmayan keşfedilemeyen haberler çıkıyor. Keşif sahibi olacak ki keşfetsin. Sen sayfayı açmadan sayfanın içinde ne olduğunu göremezsin yâni gün gelmeden, senin gelen günün içindeki vukuattan haberin olamaz. Ancak keşif sahibi olan adamın haberi olur.

Dünya günden güne ısınıyor dünyanın tansiyonu artıyor. Tansiyon arta arta patlama noktasına bir gün gelecektir. Patladığında artık içinde olanda patlayıp gidecektir. Fiiliyle ve niyetiyle kendisini fitneye kaptırmayan kenarda duran kimse selâmettedir. Fitneye karıştıran bir fiil, kalbinde o fitneye karşı meyil olan kimseler fitneyle beraber çatlayıp gidecektir. Selâmet kenarda kıyıda olup kendini Allah’a verip, Allah’ın istediği gibi olmaya gayret eden kimseler içindir.




Not Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 245 - NEFSİN KARANLIK DÜNYASI

Yâ Rabbi bizi şaşırtma, sen şaşırtmazsın da kötü nefsin elinden şaşmayalım Onun için bu asır cehâlet asrıdır. Cehâlet çok karanlık bir hâldedir, asrı saadetteki cehâlet basit bir cehâletti, Hakkı bildikleri takdirde ilim ışığını gördüklerinde teslim oluyorlardı. Lâkin yirminci asrın cehâleti; cehli mürekkep dedikleri; hem câhildir hem de kabul etmez, bilirim davasındadır. Kendi cehâletini sana kabul ettirsin diye seninle çekişir. Elinde ne mârifet var, ne ilim var, ne senedi. Ne hücceti var, ilimden irfandan soyunmuş, hiçbir şey yok. Onlarla cidâle(tartışmaya) girme çünkü anlatmanın imkânı yoktur. Eşek hoşaftan ne anlar? Eşeğin önüne hoşafı baklavayı verirsen yüzünü çevirir, samanı versen haşır haşır yer çok hoşuna gelir. Onun için reenkarnasyon iddia edenlere;

- Siz vakti zamanında eşektiniz, telâkki ettiniz maymuna doğru yol almaktasınız, bu sizin tekâmülünüzün son basamağı olacaktır mâlesef insan olamayacaksınız, maymun türünde sûretinde kalacaksınız.

Nefis; nefis ilimle donatılmasa, kendi karanlığının içerisindedir, Çünkü nefsin dünyası karanlıktır. Karanlık dünyasından vehmine göre bir şey söyler. Bu asrın insanının hepsi nefsinin kölesidir.

Elnâdiru kêlmâdu; Tek tük olanların hükmü yoktur. Umuma göre hüküm ise, yirmi birinci asrın insanları nefsin karanlık dünyasında yaşayan ilim nurundan kaçan mahlûkata benzer. Allah bize fehim versin. Fehim, anlamak demektir. Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lûtfudur. Kendini beğenenlere fehim verilmeyecektir.

- Senin “Allah insanlara anlayış versin” diye dua etmen nereye kadar makbûldür?

İsteyenlere verilinceye kadar makbûldür, istemeyenlere verilmez. İnsanlara isterlerse verilir. Ya rûhaniyetine göre verilir ya nefsâniyetine göre verilir. Nefsâniyetin karanlık dünyasına girmek isteyenler içinde yasak koymamıştır. İsteyen oraya girsin, isteyen aydınlık dünyada kalsın.

Yaşadığın karanlık dünyada sana kimlerin yoldaşlık ve arkadaşlık yaptıklarını Cenâb-ı Hak sana gösterdiğinde senin aklın duracak, zaten durmasa o dünyaya girmez ki.

Aklını kullanan adam karanlık dünyaya girer mi?Aklını kullanan adam aydınlık dünya varken karanlık dünyaya niye girsin? Akılsız aklını kullanmadığı için karanlık dünyaya girer.

Yâ Rabbi sen bize yardım et, Habîbin Ekremin şevkat şefâatinden istiyoruz ve Evliyâlardan himmet talep ediyoruz, onlar bizi bırakmasınlar. Onlar bizi bırakmadıkları zaman ancak biz. Yaratılış hikmetindeki maksadı anlayabiliriz.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden,

17 Eylül 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 244 - REENKARNASYON VARMIDIR?


- Öldükten sonra ruhların dünyaya tekrar geri dönüşü (Reenkarnasyon) iddiası nedir?

Ne mutlu o kimselere ki, Müslüman oldular, Müslüman yaşadılar, Müslüman dünyadan çıktılar. Huzûru rabbûl âlemine Müslüman olarak vardılar. Bu bir şanstır veya ezeliyyet ve ebediyet çizgisinde bir fırsattır ki bunu kaybeden hiçbir sûretle bu fırsatı tekrar kendisine iade ettiremez. Bu Cenâb-ı Hakk’ın fermânıdır;

“Onlar döndürülmez”

Şimdi bazı akıldan muarra, insanoğlu gidince tekrar geri dönüyor (reenkarnasyon) diyorlar. O dört ayaklı olacakken iki ayaklı olmuş olan, ayı burcunda doğan kimseler;

Ruh buraya geri dönecekmiş. Diyor. Bunlar ruhların dünyaya tekrar döndüğünü, geri kaç defâ geldiğini iddia ediyor. Defalarca dönüyormuş: heriflerin aklı dönüyor ki zannediyorlar, kendileri dönüyor. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmı kadiminde defâlarca;

Cehennemdekiler, bizi geri döndür iyi işler yapalım diye feryad ederler ve feryatlarına mâkes olarak cevap verilir ki; onlar döndürülmezler!”

Îllehum makîsu; kalıcılardır, döndürme yoktur.

İddialarına göre; ruh her gelişinde bir derece kazanıyormuş, it eniğiyken, kurt eniğine dönüyor, ayı eniğiyken sırtlan eniğine dönüyor. Sırtlan eniğiyken çakal eniğine dönüp neticede maymun alarak karar kılıyor.

Karar kıldınız; Kedi, kemalinde kedidir. Kedi, kedi olarak mükemmeldir. İt, it olmakla mükemmeldir. Tilki, tilki olmakla mükemmeldir. Her cins kendi hakkında mükemmeldir. Bir bal arısı eğer o akılsızın dediği gibi tekâmül(dönüş) nazarı varsa;

- Arı neye tekâmül edecek?

Hadi o eşek arısı, belki eşek arısı tekâmül edecek...

Düşünmesi lazım; Eşek arısı bal arısından büyüktür, buna göre cisim sûretinde geri dönmesi tekâmüle zıttır. Bal yapamaması noksaniyyettir binâenaleyh o nazarın çürük olduğu meydana çıkıyor. Eşek arısı tekâmül etse bal arısı olacaktı. Halbuki kendi hacmi itibariyle bal arısını on defâ geçer. Zehirli bir hayvanın bir kemâli yoktur yâni arı cinsinden olan ne kadar yaratılmış mahlûkat varsa içerilerinde en mükemmeli bal arısıdır; şekliyle,hizmetiyle ve verdiği bal ile mükemmeliyet ondadır.

- Peki bal arısı sonraki hayatında eşek arısı olarak mı doğacak?

Her sınıf her türden mahlûkat kendi türünde mükemmeldir. Köpek, köpek olmakta mükemmeldir, deve deve olarak, ayı ayı olarak mükemmeldir. Niye geri dönecek? Kuran-ı Kerîm’de kaç defa haber veriyor cehennem ahalisi geri döndür diye yalvaracaklar, hitap gelir ki döndürülmez; Döndürülseler aynıdır. Kendilerindeki aynı sıfat tekrar meydana çıkacak.: Gene yılan yılanlığını yapacak, ayı ayılığını yapacak. Onun için döndürülmez, o kapı kapalıdır.
Not. Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

16 Eylül 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 243 - İŞİ EHLİNE VER.


Zamanımızın aydınları, dört köşe kafalılar,

- Oku, oku, oku!

Kimisi okur kimisi okumaz, herkesin aklı okumaya yatmaz. Bin bir iş vardır ki okumayla öğrenilmez, görerek öğrenilir. Kırk sene kitapta okur, eline neşter alamaz, korkar. Bir kimse vardır ki bir ayda eline neşter almayı öğrenir.

İnsan öğrenecektir lakin öğrenmek yalnız okumayla değildir. Boş kafalı yirmi birinci asrın insanı okumayla bir şey öğrenir zanneder ama hiç bir şey öğrenemez. Gözünle bakacaksın, elinle çalışacaksın, kafan kumanda edecek. Kitaba bakmakla kimse bir şey öğrenemez. Acemî mîmar bir ev yapacak olursa, iş sağlam olsun diye on ton çimento yerine yüz ton çimento koyar. Ev yıkılıp başına çöker diye korkar. İki kat bina yapacaksa, kırk arşın temel kazar. Pratikteki adam öyle mekteplileri çoktan sollar.

Mükemmeliyet, görüp öğrenenindir. Sanat sanâtkardan sanâtkara naklolur. Her zanâat ehlinden öğrenilir.

- Mîmar Sinan kaç sene okudu, hangi mektepte okudu?

Mîmar Sinan’ın yaptığı camiyi yapmak için yüz tane inşaat mühendisi, beş yüz tane mîmar, bin tane usta, yalnız planlarını yapsın diye yüz sene oturup çalışacak. Sonra o binayı yapmaya kalksa orası olmadı, burası olmadı diye kıyâmete kadar bitiremeyecek. Her zanâat erbâbından öğrenilmelidir.

Bu mektepler berbat etti. İnsanlar öğreneceklerini öğrenemiyorlar öğrendiklerini çıkaramıyorlar ve korkuyorlar.

- Mükemmeliyet nerden intikal eder?

Kemâl ehlî kemâlden alınır, kemâl sahibi kemâlinden verir. Noksan kişi noksanlığını aktarır. Kâmil kişi kemâlini aktarır, bu değişmeyen kaidedir. Ormandan adam getirip orman bakanı yaparsan belki daha uygun olur. Çiftçiden ziraatçı olabilir lâkin çiftçiden getirip te başbakan yaparsan, çobanı Getirip te müdafaa bakanı yaparsan, çöpçüyü getirip belediye reisi yaparsan olmaz... Niçin? Çok insan rey verdi diyerek oraya getirip oturtturuyorlar. Dünyanın fesadı bundandır. Peygamber a.s. bildirmiştir;

“İşler ehil olmayanlara verildi mi dünya alt üst olacak”

Kıyameti onlar koparacaktır. Çünkü anlamayanı getirdi, orasını burasını kurcalarken işi daha berbat eder. Vapurda olan insanlar deseler ki;

- Bu vapura biz seçimle kaptan tâyin edeceğiz ve bu vapuru seçimle seçtiğimiz gemi mürettebâtı yürütecektir.

Bunun hayrı olsa gemide de bunu tâyin ederlerdi. Süvâri kaç sene denizlerde boğuşmuş, nelerden geçmiş adamdır, hakkından gelebileceği, gemiyi bâdirelerden kurtarabileceği için kaptan olarak onu koyarlar. Elbette ki mürkep irâde sahibi, cesaret şecaat sahibi bir kimse olduğu için ona gemiyi teslim ederler.



Not Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

14 Eylül 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 241 - İSLAM EVRENSELDİR.

Bizans İmparatoru Heraklius İstanbul dayken Efendimiz s.a.v.’in mübarek mektupları olan Nağmê-i Saadet ona ulaştı. Sonra Bizans İmparatoru Şam’a geldiğinde Efendimiz s.a.v. hakkında, bu adam nasıl biri? Diye sormak için birini aradı ve nihayet muvaffak oldu. İslâm Cenâb-ı Hakk’ın dikmiş olduğu bir ağaçtır yâni insan işi değil (haşa!), İslâm bütünüyle Allah’ındır. Yirmi üç senede insanlığa gönderdi; Alın! dedi. Dilerse yirmi üç dakikada da gönderir. İslâm Allah’ın ektiği bir ağaçtır;

Temsîl: Efendimiz s.a.v., Allah’ın emriyle İslâm’a gelin selâmet bulun diye çağırdı. Bütün Hıristiyan âleminin hepsi işittiler, zaten bir peygamber gelecek diye biliyorlardı. Lâkin Efendimiz s.a.v. dünyaya teşrif ettikten sonra, o zamanın ehli kitâbın âlimleri, İslâm meydana gelir onlar da Müslüman olursa ellerinden dünya saltanatı gidecek korkusuyla;

Bu o Peygamber değildir dediler ve Yahudilerle Hıristiyanlar işi kıvırmak istediler. İşi ehem niyete almamak istediler. İşi ellerinden kaçırtacaklar diye korktular. Şimdiki bir sürü sarsak din âlimi geçinen kimselerin yaptığı gibi onlar dediler ki;

- Biz dururken, Peygamber ne lâzımdır? Kiliselerimiz açık, içerisinde her türlü nakışla süslü müze gibi resimler, mozaikler, heykeller, orglar her şeyiyle uydurma ne varsa hepsi var,

Şimdiki Yahudi usulü doktor unvanı alıp ta dinin d’sinden haberi olmayan bir sürü câhiller gibi, kendilerini âlim sayan çok tahta kafalı kimseler vardı. Şimdi İslâm’ın içerisinde âlim kalmadı, doktorları kaldı ve şimdiki doktorlara sorarsan;

- Ey Şeyh ne Mehdisi be! Mehdiyi biz ne yapacağız, bizim her birimiz bir Mehdiyken Mehdi gelecekte ne yapacak? Biz size dini îmanı öğretmiyor muyuz? Mekke haremini yeniledik, eski Medîne’nin hepsini yıktık, yerine başka türlüsünü yaptık, biz o kadar hizmet yaparken Mehdi size ne lâzım be?

Aynı o zamandaki papazları dediği gibi... Îsa Peygamberi Yahudiler kabul etmedi. Hıristiyanlar Efendimizi gördükleri hâlde;

- Sen neyin Peygamberisin? Bizim ihtiyacımız yok nedir bu Peygamber? Dediler.

Bununla beraber Nağmê-i Saadet gitti. Kolay mı, sıradan bir adam yedi imparatora mektup yazıp göndersin ve desin ki;

- Rumların ulusu ey Heraklios, seni İslam’â davet ederim, İslâm’a gel, selâmet bul!

Sıradan adamda o kuvvet ve o heybet olmaz. Peygamberde heybet vardır ve peygamberlik heybeti başkadır. O zamanki şarkî Roma İmparatorluğunu şimdiki bütün dünya benim emrimdedir diye yerinde gak gak eden Amerika’yla karşılaştırabiliriz. Ateşe tapan İran kisraları da Rusya gibi o zamanın iki büyük devletiydi . İkisine de çağrı gönderdi. Sıradan adam gönderebilir mi? Onun için imparatorun aklı yetti,

- Bu sıradan adam olsa bu kadar velvele koparamaz, dünyayı sallıyor, bu kimse öyle boş iddia sahibi olamaz, araştırmak lazım.

Tahkikatını yapmak için Arabistan dan gelen bir kervan reisini getirip huzurunda sorguya çekti. Sorulardan bir tânesi şuydu:

- Bana bu mektubu gönderen hazrete tâbi olanlar artıyor mu eksiliyor mu?

- Sürekli artıyor.

- Ona bağlandıktan sonra tekrar bırakan var mı?

- Bırakan yok.

- Anladım, bu hak ile gelen ve Meryem oğlu Îsa’nın haber verdiğidir çünkü hak açılır ve büyür.

Hak küçülmez. Hak görüldü mü büyüyecek açılacak ve hükmedecektir. İslâm Allah’ın ektiği ağaçtır küçülmez. İslâm batmaz, ne kadar çabalasalar İslâm batmayacaktır. İslâm Allah’ın dînidir, ebedî yaşayacaktır.

- Velî kimdir?

Allah’ın kudret ve azâmetini söyleyen, marifetullah sahipleridir. Allahın kudretinden haber veren kimse Allah’ın Evliyâsıdır. Onlar hep Allah’ın zâtını tâzim için, Allah’ı târif ve tahmin için söylerler başka şey için değil .

İslâm’ı perîşan eden kâfirler perişan olsun,İslâm’ın heybetinden ödleri patlasın, Allah’ın şeriatı gelsin, Allah bizi hak tarafında olanlardan kılsın, bâtın tarafında olanlardan kılmasın.




Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

13 Eylül 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 240 - EZELİYET EBEDİYET

Ezelî ebedî mânâsını kimse bilemez, hiç bir mahlûka o sır açılamaz, nasıldır ve ne demektir bilinmez.

- Okyanusun içindeki bir balık, okyanusun evveli nedir okyanusun sonu nedir bilir mi? Yüzdüğü okyanusun içinde evvelini ve sonunu bulmaya balığa imkân var mı? Evveli nerde âhiri nerde diye balık okyanusu bilir mi?

Cenâb-ı Hakk’ın varlığının ezeli ve ebedi oluşunu cüretle soran ne kadar câhil kimsedir. Onun varlığının evveli yoktur. Onun varlığının sonu yoktur. Bunu akıl çekmez. Sen noktanın içinde nokta olamazsın. Bütün azâmetiyle fezânın içinde dolaşanlar kadar büyük olsan gene noktanın içindeki noktadan ileri gidemezsin. Sen sonsuzluğun içerisinde ne söz sahibisin ki soruyorsun?

- Ezeliyet nedir ebediyet nedir?

Kalıbın meydanda, sana verilen akıl miktarı meydandadır. Sorduğun mesele, bütün kâinat içinde kileriyle beraber akıl olup sana verilse gene onun sırrına ermeye imkân ve ihtimal yoktur. Terziler parmaklarına yüksük takarlar. Yüksüğün içerisine okyanus girer mi? Yüksük bir gram su alır. Büyük okyanustan bir damla koyup okyanusu bildim, okyanusu anladım mı diyeceksin sen? Nasıl iş bu?

Yâ ezeliyyu yâ ebediyyu; insan acayiptir. El câhilu cesûru derler yani câhil olan cesur olur. Cesaret mânâsı cüret mânâsındadır. Hakkından gelemediği şeye cüret eder.

Allah’ı anlayayım diyor:Allah tektir. Tek oluşundan dolayı ikincisi olamaz. İkincisi olmadığına göre tek kendi şahsındadır. Ne varsa ezeliyyeti ebediyetinden kendi anlar, onu kendi bilmiştir. Onun dışında onu anlayabilmesi için (haşa) ikinci bir Allah olması lâzımdır ona imkân yoktur. Çünkü Allah tektir, birdir. İkincisi olamaz. Anlatılmak istenen sayının başındaki bir değildir, bir oluşu; Allah’ın tek oluşudur. İnsan kâinatın büyüklüğü içerisinde noktanın içinde nokta kadardır. Bir noktayı, bir okyanus diye tasavvur et ve kendini onun içerisinde bir nokta hesap eyle. O kadar.

- Peygamberlerin insanlara tâlimi nedir?

Haddini bildirmektir, haddini bilmektir.

- Haddimiz nedir?

Haddimiz kulluktur, kulluğu aşayım deme. Tırpan seni keser atar. Vurup kestiği vakitte tekrar varlığa dönmen olamaz. Bir kimse haddini bilmese ilâhi kahır kılıcı onu keser atar. Haddin kulluktur. Kulluğu tecâvüze kalktın mı yâni hiçliğinle beraber sen varlık iddiasına kalktın mı, seni ilâhi kahır kılıcı vurduğu gibi bitirir. Bir kere daha varlığa gelmezsin. Allah’ın kahır kılıcı, herkim haddini geçerse vurur.

Büyüklenme. Niye büyükleniyorsun? Akılsız olanlar parayla büyüklük satar. Câhil insanlar rütbe ile, makam ile, elbiselerle, çul ile büyüklük iddia ediyor. Elbiseyle gelen büyüklük bir şey getirmez. Eşeğe altın semer vursalar eşeklikten kurtulmaz, gene anırmaya sıra geldiğinde
eşekliği icra eder.

- Sana altın giydirdik bu anırma ne?

- Bu eşekliğin icâbıdır.

- Demek sen değişmedin, biz değiştin zannetmiştik.

Mısırlılar firavun alçağına çeşit türlü ipekli elbiseler, altınlar, gümüşler, başına taçlar giydirdiğinde o kendini başka türlü oldu zannetti. Giydiği esvap ile oturduğu taht ile büyük oldu zannetti. Nemrut elinin altında derya misal asker var diye o da kendini başka türlü oldu zannetti. Ahmak insanlar böyle düşünür. Elbiseyle büyüklük, büyüklük değildir. Elbisenin içindeki adam gene o dur. Onun için eşek temsilini bize söylettiler ki; altından semer giydirsen, altından palan giydirsen, başına taç da giydirsen gene eşeklik yapmak îcap ettiğinde hiç çekinmeksizin hem anırır hem arkadan savurur.

- Ne yapıyorsun yahu? Üstünde altın semer utanmaz mısın?

- Ne utanması yahu, eşekliğin îcabını yapıyoruz.

Gafiller elbisesini değiştirdiğinde başka türlü oluyor zannediyor. Başka oluyor dediği mânâ: kulluktan çıkıp tanrılık dava ediyor. Eşek o elbiseyle büyüklük satanlara ders veriyor.

İşte yirminci asrın insanı böyle oldu, giydiği elbiselerle büyüklük taslıyor, kendini unutuyor. İşte Peygamberlerin tâlimi:

“Haddinizi biliniz ne olduğunuzu unutmayınız”

- Dünyaya nasıl geldiniz?

Çıplak geldiniz. Hemen sizi bir bez parçasının içerisine sarıverdiler, yatırdılar unutma ki dünyadan çıkarken başka bir bez parçasına sarıp çıkaracaklar. Üstünde kilerini çekip alacaklar. İşte hikâyemiz budur. Allah bizi affeylesin. Cenâb-ı Hak elbiseyle Sultan değil, zâtıyla Sultandır!

Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

8 Eylül 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 239 - ALLAH’A YAKINLIK.

Cenâb-ı Hakk’ın hesaba gelmez tahtı vardır. Hesâba gelmez tahtlarından mümin kuluna vermiştir. Kalbül mûmini arşullah: mümin kulun kalbi Allah’ın arşıdır. Yâni Allah tahtını mümin kulunun gönlünde kurmuştur. Orada kendisini ister. Bununla beraber dediğimiz gibi kul ezelden ebede kuldur. Cenâb-ı Hak ezelden ebede Sultandır. Yalnız kul kulluğuyla Allah olmaz, Allah’a yakın olur, Allah’a yakınlık elde eder.

- Allah’a ne kadar yakın olur?

Allah’a yakınlık ölçüsü bizim elimizde değildir. Kulun Allah’a yakınlığı bu bizim aklımıza gelen ölçülerle ölçülemez yalnız mevhum îtibariyle o söz söylenir de hakîkatini kimse bilemez.

- Filân kimse cumhur reisinin yakın adamıdır.

- Nasıl yâni, evinde, odasında mı kalır? Beraber mi yatar? Nasıl yakınlık bu?

Bu, bizim düşüneceğimiz yakınlıktır. Lâkin bizim düşünemeyeceğimiz yakınlık, müminlerin Cenâb-ı Allah’a olan yakınlıklarıdır. Yakınlaşıyor deriz ama senin arabayla Lefkoşa’ya giderken şehre yaklaşman gibi değildir. O yakınlık başka, bu mecazidir, o hakîkattir. Lâkin müminlerin şenliği o dur ki;

minel ezelî ilel ebed, Cenâb-ı Allah’a yakın olur, yaklaşır yakınlık rütbesi alır da bitse müminin canı biter. Bugün yetiştiğin makam dün yetiştiğinin bambaşkasıdır. Dünkünden bugünde eser yok, bu ondan fevkalâdedir. Bu makamda Cenâb-ı Hak ile beraber olur. Yarınki gün müminin Allah’a yaklaşması, bugünden fazladır ama yarınki günün tecellisi bu günün tecellisine katiyen benzemez, yüzde yüz değişmiştir. Mümin yarınki günün tecellisinden o derecede ferah duyar ki; bu günün yakınlığını göstersek gözünde hiçbir şey kalmaz, yarınki tecelli devam etsin ister. Lâkin Allah’ın hikmeti o da kapanır, üçüncü gün gelir. Üçüncü gün açılacak ve mümine ferah verecek ve onu Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna yaklaştıracak tecelli başka türlü olur. Bir hudut yok, “Buraya kadar sana verilecek bundan ötede sana yoktur” denmiyor. Allah’ın makamlarının sonu yoktur.

- Evliyâlar bunun hakkında ne demiş?

Ecellûl kerâmet devâmûl têvhid demişler. Allah’a ilâhi tevhid ile yaklaşır. Yâni senin takdim ettiğin kulluk nispetin de Cenâb-ı Hak’tan râzılık alırsın. O râzılıkla beraber ilâhi dâvet seni daha ileriye çeker. Yüce Allah bir kuluna âferin verdimi, ona daha ileriye gelmek için başka bir kuvvet açar, o kuvveti kullanarak daha yukarı çıkar;

- Senin azâmetli saltanatının içerisinde ben kendimden geçmişim bu ne güzelliktir.

Der ve Cenâb-ı Allah’a daha yakınlık elde etmek ister, ertesi günkü tecelli bunu unutturur başka açar Allahuekber! Onun için Ecellûl kerâmet devâmûl têvhid dedikleri mânâ; kul tembel olmasın durmadan istesin. İste ve de ki;

- Ver Yâ Rabbi

- Nasıl versin?

- Bizim istediğimizi verme, Sen’in istediğini isteriz

- Karınca ne isteyecek yahu?


Karıncanın istediği çer çöp. Kulun Allah’tan isteyeceği kendi
kapasitesine göredir lakin kul “sen ne vereceksen sen ver Yâ Rabbi” dediğinde kazanır. Onun için ecelûlkerâmet devâmûl têvhiddir. Onlar durmadan ister, durmamacasına Allahu zülcelâl verir. Tükenmediğinden verir. Kul der ki;

- Bu gün budur, bir bu kadar daha ver Yâ Rabbi.

Allah der ki;

- Benim şânımdan değildir en azından bire on veririm, on defâsını verdim!

Allah’a bıraktığın vakitte on defâsını verir. Onun için;

“Rabbenââtina minlêdün kerahmête; senin kendi huzurundan
bize öyle bir rahmet ver ki yâ Rabbi, senin verdiğini isteriz”

Vakitler daralıyor, dünyadan naklolmamız yaklaşmaktadır. Binâenaleyh ne kadar yakınlık kazanabilirsen ona gayret et. Niçin istemedik diye pişman olma. Dünyada gurbiyyet ve yakınlık istemek başka, âhirette verilecek başkadır.

Dünyadaki istediğimiz pahalı ve kıymetlidir. Onun için Cenâb-ı Peygamber bize farz olan, vâcip olan, sünnet olanlardan sonra müstahak olan hizmetleri göstermiştir ki, durmadan Allah’tan isteyelim, Allah’ta durmadan bize kendine göre versin .

Karıncanın istediğine göre verme senin lûtfu keremine göre ver bize Yâ Rabbi. Biz; şirzimetül galîle ,azıcık kimseleriz, bize rahmeyle, rahmet kıl, bize darılma, bizi affeyle, bize gücenme bize tövbeyi nasip eyle,



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

7 Eylül 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 238 - RABB, RABB DIR, KUL KULDUR.

Tecellûl kêrâma devâmüt têvhid

Tecellûl kêrâma: kerâmetlerin en büyüğü

- Ne gibi?

Evliyaların yanında kerâmetlerin en büyüğü Cenâb- ı Hakk’ın tefvikinin devam etmesidir.

Tevfik mânâsı: Cenâb-ı Hak’tan sana seni kendisine götüren inâyetin devam etmesidir. Ondan bize bir inâyet yetişecek, o ilâhi inayetle biz yürüyelim. İnâyet olmasa petrolü biten arabaya benzer, olduğu yerde kalır. Tayyare uçarken benzini bitse aşağıya düşer. Biz kuluz, şüphesi yok;

- Kulun istemesi olan mesele ve nesne nedir?

Yâ Rabbi bir minêl ezel ilêl ebed: Sen’in kulunuz. Kul ne rütbe sahibi olsa da, kulluğun üstüne çıkamaz. Kulluktan sonra yâni ubûdiyetten sonra rubûbiyyet vardır. Cenâb-ı Hak’ın rubûbiyyet sıfatı; Rab olmasıdır.

Enelhamdu ve êntâllah, enel hamdu veenterrâb;

Ben kulum Sen Rab’sın.

Sen ne kadar işlesen, ne kadar kulluk yapsan, yaptığın kulluktur. Yâni senin başka kullardan fazla kulluk Yapmak lığın seni kulluktan yukarıya çıkarmaz, ama makbûl olan kul olursun. Cenâb-ı Allah’ın huzuruna daha yaklaşırsın yakınlık peydâ olur. Kulun Allah’a yaklaşması kulun Rab olmasına yol açmaz. Gene kul; kuldur.

Ezelden ebede o Allah’tır, ezelden ebede sen de kulsun. Yâni kulluk çok yaptı; çok namaz kıldı, çok ibâdet etti, çok bildi binâenaleyh Allah olacak değil, kul bu. Kulluk vazifesi yapıyor başka bir şey yapmıyor, kullukta terakki ediyor. Kulluk mertebelerin nihayeti bulunmaz.

- En son rakam nedir? Trilyon kere katrilyon mu?

O bulunan rakamı tekrar onunla çarpsan çıkacak rakam gene son rakam değildir. Burada rakamlar bitti denemez.

Yüze gelirsen yüz bir var,
Bine gelirsen bin bir var,
milyona gelirsen milyon bir var
Milyara gelirsen milyar bir var,
Katrilyona gelirsen katrilyon bir var.

Ne kadar gitsen sayıların son sayıyı bulacak diye bulunmasına imkân yok hep çıkar. Onun gibi kulluk mertebelerinin sonu yoktur. Kulluk mertebelerini bitirirsen o zaman belki rubûbiyyete yol açılacak diyelim ama bitmez. Kullukta nereye yetişsen onun bir üstü vardır. Oraya çıksan yine onun üstü vardır. Kulun mertebelerin sonu gelmez. Kul Rab olamaz. Kul Allah olamaz.

Subhanallah, bu sırrı anlayamayan çok kimseler var. İbâdetten dolayı rubûbiyyet isteyenlerin başında şeytan gelir. Şeytan kendi ilmiyle, kendi ibâdetiyle ben Rab olmaya müstehakım! dedi. (haşa)

Hiçbir kimse ibâdetiyle Rab olmaya hak kazanamaz. Kulun rütbesi yükselir, kulluk şerefi ziyâde olur ama asla Rab olamaz. Rabbûl Âlemin tektir. İkincisi olamaz. İkincisi düşünülemez.

Vahdeti vücut meselesine gelince; Allah tektir. Tek olduğu vakitte ikincisi yoktur. Tek mânâsı ikincisi olmayandır. kûlhuvallâhu ehad dediğimizde Allah tektir. İkincisi düşünülemeyen Allah, vücutta olmasını bırak hayal bile edilemez.

Vahdeti vücut deyince: Karınca iddia etse ki;

- Ben insanla beraber oldum ben insandayım, insan bendedir.

- Nasıl iş o? Karınca sende sen karıncada olmanın imkânı var mı? Karıncanın hüvviyetiyle senin hüvviyetin bir mi? Sen karınca mısın yahu? Nasıl? Nesin sen?

- İnsan.

- O nedir?

- Karınca.

- Lâkin bu karınca bana o kadar yakın oldu ki; görüyorum ki karınca kayboldu ben oldum orda veya ben kayboldum karınca bende oldu.

İmkânı yok. Allah celle ve âlâ bir kişide olamaz. Çünkü Allah’ın varlığı bizim eğreti varlığımız gibi değildir ki bir zarf içinde bir kılıfta olsun. Bir zarf ve kılıfta bulunursa hudud içerisine giren Allah olmaz. Onun için dikkat et şeytan “sen oldun, artık sana tapsınlar Allah sendedir” (haşa) diye aldatır.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

6 Eylül 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 237 - NEFSE MÜREBBİ GEREK.

İşlenmemiş demir defâlarca ateşe girecek ki polat olsun. Ateşe girmese salatalık gibi kopar. Ama ateşe girip çıktıktan sonra başıyla ucu bir araya gelir. Ne kırılır ne kopar ama defalarca ateşe girmiştir, kaç defa riyâzete girmiştir. Pişti o hamlıktan geçti. Öbürleri kont demiri gibi; vurdun mu hemen kopar. İkisi de kılıç görünür. O da dış görünüşüyle insan, öbürüde dış görünüşüyle insan lâkin birisinde hayvan sıfatı galip, ötekisinde kemâl sıfatı, kâmil kişilik galiptir.

Bu şimdiki Müslümancıklar, hepsi hasta şeriat doktorcukları, Suudilerin bastırdıkları Kuran’ı okumakla bir şey öğrenmiş, bilmiş, hamlıktan kurtulmuş zannediyorlar ve bir alimin huzurunda oturup öğrenmeye veya bir şeyhin huzurunda oturup hizmete girmeye tenezzül etmiyorlar.

Herkesin evinde kütüphâne dolu. Dizili kitaplara bakıyorum ters koyanda var. Niçin? Dekor için. Bununla kendi kendilerine öğrenebilir zannediyorlar.

- Kendi kendine öğrene bilecek kimse var mı?

Kendi kendine öğrenecek olsa mektepler, muallimler iptâl olur, herkes evinde kitabı okur olur biter gider. Mektep ne lâzım, medrese ne lâzım, üniversite, imtihan, hoca ne lâzım. Mâdem herkes okuyup öğrenecek, bunların hiç birisinin gereği yok.

Hâlbuki iş öyle değil. Eskiden mekteplerde kıraat dersi vardı, kıraat dersini bir muallim okuturdu. O dersi kaldırdılar, şimdi millet çıkar yazılı kağıttan okuyamaz, hutbeye çıkar yazılanı okuyamaz, hocası böyle, mebusu böyle.

Hâsılı hamlıktan kurtulmak istersen; riyâzetsiz olmaz, riyâzetin ateşine girmeden hamlıktan kurtulamazsın. Değilse ham gideceksin, zâten ham gittiğin için cehennem ateşi lâzımdır.

Dünyada ibâdet ve taat, riyâzet ve hâlvet ile edepsiz nefsini terbiye eden kimseye cehennem lâzım gelmez. Terbiye edemeyen ham gelenler orada pişecektir. Çünkü nefsin iddiası büyüktür;

- Benden büyük yoktur benden akıllı, kuvvetli, şerefli, anlayışlı yok ben ben ben..!

- Nerden buldun bu salâhiyeti?

İşte nefsin terbiyesi için elbette mürebbi lazımdır. Âdi köpek av avlayamaz avladığını yer, sahibine getirmez. Ama insanoğlu köpeği alıştırır, avı tutar aç bile olsa sahibine getirir, kaşısın da bekler. Köpek terbiye kabul eder, insanın nefsi âsiliğinden karşı gelir.

- Terbiye istemem ben terbiyeliyim, bana terbiyesiz diyen terbiyesizdir.

Der. İddiasına bak sen! İşte yirminci asrın adâlet anlayışı, nefsin adâleti bu ve enzelmel nîzam, Cenâb-ı Hak nîzam ettirdi;

“Aklınızla hükmetmeyesiniz Benim gönderdiğim şeriat ile Benim ahkâmımla hükmedesiniz ki adâleti bulasınız”

Yoksa o maymun adalet yaptım diye uğraşıp bitirdiği gibi, hepiniz onun akıbetine uğrayacaksınız.

Nefis vahşidir, nefis âdîdir, nefis alçaktır, nefis şeytandır onu kim dinlerse zarar eder ve zararını çeker. Cenâb-ı Allah aslanı bile terbiye eden insan yarattı.

Nefsi elbette ki terbiye edecek kimseler vardır. Herkes aslanı terbiye edemez, bazı insanlar terbiye eder. Sen çıkarsan aslan seni yer ancak mürebbisinden korkar. Sen nefsinin karşısına tek başına çıkarsan aslandan beterdir, seni parçalar. Sen kendini nefsin mürebbisine teslim edeceksin, nefisleri terbiye eden zatlara teslim olacaksın ki terbiye etsin, sana teslim etsin. Bütün Peygamberler geldi, âhir zaman Peygamberi a.s.de geldi,

- Sahâbelerin nefisleri nasıldı?

İlk başta ejderhalar gibiydi, Efendimiz s.a.v. nefislerini mum etti. Esfele sâfilinden âlâyı illiyyin’e getirdi. Öyle bir terbiye yaptı ki tarihte Efendimizin Sahâbe-i Kîramlarından, onların teşkil ettiği cemiyetten daha yüksek kaliteli insan toplumu görülmüş değildir.

Peygamber a.s., nefislerini öyle terbiye etti ki; yedi kat yerin altından yedi kat göğün üzerine çıkarttı. Ondan icâzetli olan kimselerde o işi yapar, icâzeti olmayan yapamaz. Doktorcuklar yapamaz, hocacıklar yapamaz, prof cuklar, din adamcıkları yapamaz. Allah nefsimizin eline bırakmasın ve nefsimizi terbiye edecek hâlis kullarını göndersin.


Not ; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

3 Eylül 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 236 - BİR HİKÂYE

Allah mekânlarını cennet eylesin, sultanlardan birisi, vezirine
demiş ki;

- Alimlerle şeyhler ne sıfattadır görmek isterim.

- Bu gece âlimlerin, ulêmâların, meşâyıhların bir toplantısı var, orada anlarız.

Akşamdan sonra onların toplantı yerine gitmiş bir tarafta durmuşlar. Vezir, âlim bir zat geldiğini görünce onu selâmlamış.

- Üstadımız, bu geceki mecliste sadrı tutan kimdir? Meclisin başı kim olur?

- Ben olduğumu daha tanımadın mı sen? Benden başka mecliste kim olabilir?

Biraz sonara bir âlim daha gelmiş. O zamanın âlimleri bu zamanın doktorları ile menş olunur hep doktor ya! Bir tâne daha yaklaşmış vezir onu da eteklemiş.

- Bu gece meclisin reisi kim olur?

O boyun bükmüş demiş ki,

- Bizi söylüyorlar herhâlde.

Bir başkası gelip ona da sorunca o,

- Lâ havle vêlâ kuvvete, bu sual sorulur mu? Ben meclisteyim ya!

O geçmiş bir başkası gelip, onu da eteklemiş, heybetliymiş, ona da sorunca,

- Okkamda ilmimde yerinde, mecliste reislik bendedir.

Demiş, kaç tâne geldiyse teker teker ifâde aldıklarında ne münâsebet diye cevap almışlar. Bu şekilde âlimlerden kırk zat geçmiş, hepsinin ifadesi böyle olmuş. Bu sefer başları önüne eğik yürüyen dervişler gelmiş, cübbelerini tutup geçerken vezir tekrar sormuş;

- Ey Şeyh Efendi, bu mecliste kim var? Bu tarîkat ehlinde ileri kimdir?

- Sultanımız bizden sonra gelendir,

İkincisini yakalamış yine sorduğunda;

- İleride geliyor.

O da geçmiş, geride gelenlerin hepside büyük zat benden
sonra geliyor demişler. En son bir tâne elinde antika bir değnek, sarık dersen perîşan, Hacı Mestân gibi gelen nâif birini tutmuş, demiş ki;

- Bu mecliste tarîkat erbâbı olan kimse kimdir?

- Ne beklersiniz yâhu onlar geçip gittiler, biz geride kaldık, bana ne sorarsınız? Biz kapı eşiğinde oturan adamlarız, Sultanlar ileride gitti.

Demiş. Pâdişah vezirine bakmış,vezirde pâdişahına bakmış.

- Anladık’ demişler.

Bu hikâye ham kişiyle olgun kişilerin temsîlidir . Onun için eskiden her kim mektep medrese bitirirse hamlıktan kurtulsun diye muhakkak onları bir mürşid-i kâmilin hizmetine gönderirlerdi . Onun için Yunus çiğdik piştik Elhamdüllah diye boşuna demedi.

Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

1 Eylül 2010 Çarşamba

SOBET DÜNYASI - 235 - KUVVET VE CAZİBE

Îman, inanmak meselesinin ötesindedir. Tabî bu kuvvet, kudret ve câzibeye zaten akıl şehâdet etmektedir. Kuvvet ve câzibeyi herkes kabul eder lâkin düşünemiyor ki maddenin çeşit türlü değişimi ve hareketi dıştan bir kuvvetin üzerine musallat edilmesiyle mümkündür. Maddenin bir hâlden bir hâle dönmesinin kendi kendine olamayacağını biliyor. Bir kuvvetin dıştan ve içten hareket üzere olduğunu müşahede ediyor sonra tutamadığı için inkâr ediyor.

Dünyadaki maddeyi harekete getiren veya maddeyi mahkûm eden kudreti dünya için kabul ediyor, âhiret için kabul etmiyor. Dünyada her hareketin, her işin kudretin bir neticesi olduğunu müspet ilim dedikleri her şey kabul eder. Ama bunun başka türlüsünün zuhûrunu, meselâ: ölünün dirilmesi meselesini, yeni bir âlemin meydana gelişini inkâr ediyor. Hazır olanı görüyor, ana karnındaki bir cenin, ana ve atanın
sularının ana rahmindeki mevcûdiyetini onlar görüyor. Lâkin nasıl teşekkül ettiğini düşünmüyorlar çünkü zekâları sıfır noktadadır.

- Ana babanın suyunun rahmin içerisinde buluşmasından sonra ne oluyor? Orada kim var? O nutfeyi büyüten şekillendiren insan sureti veren her şeyini hazırladıktan sonra dışarıya koyuveren nedir?

Yirminci asrın kof profesörleri, kof kafaları bunları düşünmüyor. Îman edeceksin ki kurtulabilesin, değilse bunalım hastalığı çiğneye çiğneye, eze eze bitirecektir onların işini. Îmansızlar düşünmedikleri için dünyadan çıkıncaya kadar ezilecek, çiğnenecek, değirmenden geçirip
bir değirmenden başka bir değirmene gide gide ta sonuna kadar ezile ezile bitecektir.


Not Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden