29 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 290 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU VE N. KIBRISİ (2)

- Siyâsetin din motiflerini yapmasını uygun buluyor musunuz?

Halin iktizasına göre garip kaçan bir şeyin arkasına düşmemek lâzım. İdâre, müdara dubara... Peygamber Efendimiz;

İnsanları idare edebilmek ayrı bir sanattır” Demiştir.

Yâni her sınıfı memnun edebilecek kabiliyette olan kimseler başta bulunması lâzım. Tek yönlü insan muvaffak olamaz. Herkese kendi aklı miktarınca konuşmasanız bir fayda elde edemezseniz. Şimdi size konuşurken sizin anlayış kabiliyetinizin üstüne çıkarsam iş malâyani olur. Altına düşersem siz faydalanmazsınız.

Kabiliyet meselesini mütalâ edersek çok karışıklık olacak. Herkes gazeteci olamaz, herkes hakim, avukat, doktor olamaz ama sayılamayacak kadar doktorda var, gazetecide var, paşada var....lâkin içlerinden hakîkaten paşa, bakan, reis, avukat kaç kişi bulursunuz? Azdır. Çünkü biz kabiliyetlerine göre yetiştiremiyoruz.

Bilhassa şimdi acayip bir tedric düzeni var. Gelen öğrenci istidadına göre değil de puan üzerinden mektebe fakülteye gönderiliyor. Bana gazeteci okuyan öğrenciler geliyor. Gazetecilik mektepte öğrenilmez Allah vergisidir. Her gazetecinin her yazdığı makale okunmaz. Bir Arapça söz var;

Her önüne sinileri dizen adam baklavacı olamaz.”

Vitrini düzeltmekle parlak isimler yazmakla onu temsil edemez.



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

28 Kasım 2010 Pazar

SOHBET DÜNYASI - 289 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU VE Ş. NAZIM KIBRIS

- Siyasetin tarikatla ilişkisi olmalı mı?

Bizim dinimizin mühim esaslarından birisi insanların töhmet mevzilinden kaçınmaları hususundadır. Buna bir örnek verelim;

Bir kimse sirke alacak, ama sirke meyhaneden başka yerde yok. Meyhaneye girip çıktığında kendisi töhmet altına düşer;

“Ben sirke alıp çıktım” dese de millete meram anlatamaz.

- Bu kimse meyhaneye girdi, elindeki şişeyle dışarı çıktı! Dediklerinde, sirke aldık, içki almadık! Diye nasıl anlatsın..!


Bunun gibi bilhassa bu zamanda siyâsi kimselerin dini mihraplara çok yaklaşıp onlarla hemhâl olmaları doğru değildir. Aslında tarîkatlardan hiçbirinin siyâsetle ilişkilerinin olmaması gerekir. İslâm’ın (tabî İslâm Devleti bulunduğu takdirde) kendisinin takdir edeceği bir yoldur. Her devletin kendi prensiplerine göre bir idare sistemi vardır. Şimdi İslâm:

“Hikmet nerde bulunursa o hikmeti siz alabilirsiniz” der.

Hikmet İslâm’ın kendi malıdır. Meselâ garpta hikmetli bir şey, insanlığa hizmet edebilecek bir fikir var onu alıp taklit etmekte biz aşırılığa gitmeyiz, kabul edebiliriz.

İslâm dünya çapında bir dindir. Getirdiği esaslar üzerine 40 İslâm Devleti kendilerini İslâm’la idare etmiştir. Bu zamanda İslâm’ın tatbik edilebilecek kaidelerini Avrupalı alsa biz, niye aldın demeyiz.

Bizim memleketimizde bir lüzum üzerine, aslı bizim eski kanunlarımızdan olan ve millete fayda verilebilecek olan esas, öneri olarak meclise verilebilir. Meclis mütâla eder uygundur der, kanun olarak çıkabilir. Yâni kesin kez bir şeyi reddetmek zaten akıl ve mantığa uygun değildir. Onun için Refah Partisi *İslâmi bir parti” olarak bilinmiştir. Aslında cumhuriyet kanunlarının kendilerine vermiş olduğu salâhiyetle bir partiyi kurmuş ve tabi olacak tüzükleri beyan etmişlerdir. Onlar hükümete geçtikleri taktirde T.B.M.M., milletin irâdesini temsil etmektedir, O meclis mâdemki yasa yapan bir meclistir, yasayı istediği gibi halin muhtezâsına ve şânına göre onu yapabilir. Ona karışacağımız yok.

Bununla beraber bir geçiş döneminde olduğumuzdan kültürümüzle maalesef ne şark kültürünü temsil edebiliyoruz. Ne garbî kültürünü sindirebilmişiz. İkisi arasında kaldığımızdan dolayı şimdi nasıl yapalım nasıl hareket edelim? Diye millet taaccüpte kalıyor.

Tarîkat meselesi; İnsanların siyâsi hayatlarına karışması gerekmeyen kendi şahsî arzu ve ruhani zevklerini tatmin bakımından olan bir yol olduğundan bunu herkes kendi şahsında hayatına geçirir, lâkin umumi olarak bunun arkasına düşmeye gerek yok.

Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

26 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 288 - BİR HİKÂYE

Bayezidi Bestami hz.’leri hacca gitmek için yola çıktı. Bir devesi vardı, azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine;

- Bu kadar uzun yol için bu kadar yük yüklemek bu deveye fazla değil mi?

- Acaba yükü taşıyan devemidir? Bak bakalım, devenin sırtında yük var mı? Dedi.

O kimse baktığında yükün devenin sırtından bir karış yukarıda olduğunu gördü, hayretini gizleyemedi.

- Subhanallah ne kadar acayip bir iş! Deyince Bestami hz.leri;

- Halimi gizlersem bana dil uzatıyorsunuz, halimi açık açık göstersem hayret ediyorsunuz ve takat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum.

Dedi ve yoluna devam etti.

Tüm inananların cuması mübarek olsun.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

25 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 287 - İRTİCA, LAİKLİK..!

Efendimizin hadisi;

“Ümmetimden fesat zamanında benim bir sünnetimi ihyâ edene,100 şehit sevabı verilir”

Sakal-ı şerif bir peygamber sünnetidir, müminlerin alâmetidir. Askeriyenin mevkîlerine sakallı adamı içeri sokmayıp bizden değilsin diyor, sakala hakaret edip hürmetsiz davranıyorlar.

- Niçin?

Peygamber sünneti diye. İstemezsinde ezanı niye okutursun? Geçen gün paşalar üç büyük rütbeli zâbitin cenâzesinde bulundu diye gazetede yazıyordu, orda işin ne yahu senin? Sende irticayı körüklüyorsun?

Kıvrık paşa bile gitmiş..! Kaçta onun rütbesinde adamlar gitmiş. Bunları yazmak lazım içeri bildirmek lazım ki, ilticayla mücadelede bunlar tersine iş görüyor, emri tersine okuyor bunlar koca paşalar nasıl cenazeye geldi, nasıl tekbir getirdi? Olacak iş değil, çok taaccübüme gitti. Nasıl olur? Koca kumandan paşalar, camiye girsin? Sus! er kişi niyetine! Sus !paşa niyetine...!

Bu lâikliğe katiyen aykırı bir harekettir. Protesto ediyorum, baş kumandana adamlarına dikkat et, adamların laikliği çiğneyerek içeri girdiler ve cenâzenin önünde duruyorlar diye muhtıra yollayacağım...!

- Lâiklikte bu var mı? Yazık hiç heykelini diktikleri Atatürk bir kimsenin cenâze namazında bulundu mu? Yazıyor mu bir tarihte ya İsmet paşa gelip birinin cenâze namazında bulundu mu? Lâiklikte var mı?


Ne demek bu? Demek ki siz yaptığınızı bilmezsiniz, Demek siz irticayla mücadele edecekseniz, mâdem öyle.

1. Bütün ezanları kaldır,

2. Diyâneti kaldır,

3. İmamları, müftülükleri, camileri,

4. Camiye girip çıkarken para ödensin, yoksa hapis,

5. Cenâzeleri yıkama yok, ayağı bağlanıp denize atılacak!

6. Mezarlık derdi olmaz, mezarlıklara gökdelenler yapalım! Bu irticanın sıkıntısından kurtulalım yoksa her gece bizi kâbus basacak.


Lâikliği berbat ediyorsunuz, lâik hükümete camide ezan okutmak olamaz. Ya bu işi yapacaksınız, ya bu işten vazgeçeceksiniz. Onlar ne tarafından tutacağını bilmez. Kurân-ı Kerîm’de baş örtüsü var ya ona musallat oldular. Hasılı kelâm bu sıkıntılı zamanda sünnetin fazîleti hakkında 100 sevap vardır.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

23 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 286 - İSLAM’IN SAHİBİ VARDIR.

Hıristiyanlar, Efendimizi büyük bir kimse sayıyor ama peygamber demiyor dese zaten Müslüman olacak. Belki çoğu der ama gizler. Efendimizin büyüklüğünü hepsi görür, hepsi yazar, çizer ve hiçbirisi İslâm kalksın diye cüret edemez.

Avrupa’nın İslâm’ı takdir ettiği kadar, bizim paşa geçinenlerimiz takdir
edemiyor, Efendimiz sıradan adamdır zannediyorlar. Sıradan adam olsa 1,5 milyar insan nasıl şahâdet getiriyor? Sen ne yapsan da irtica desende minârelerde ki ezanı ve Resulü ekremin tâzimini durduramıyorsun.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Bu doğrudan doğruya bize suikasttır, Müslüman Türk milletini şaşkına çevirdiler. En büyük adamlarımız bunu idare edemeyecek hale düştüler.

Ezan okunduğu müddetçe Müslümanlık devam edecektir. Mâdem ezan yarım milyon minarede günde 5 defâ; Lâilahe illâllah Muhammedurresûllulah olarak okunduğu müddetçe kimse bir şey diyemez.

Nasıl iş bu? Nasıl sen irtica dersin? Bunlar 5 vakit irtica ya mı çağırıyor?

- Ey millet; ibâdete geliniz, Müslümanlığı gözetiniz, Allah’ı sayınız, Resulünün yolunu gözetiniz, kurtuluş bunda..! Derken bu ne mücadelesi.

İslâm’ın sahibi vardır, bu kadar kavga içerisinde Türkiye sathında günde 5 kereden toplam 2,5 milyon ezan okunuyor. Bir camide 5 vakitte ortalama 100 kişi ibâdet edip namaz kılsa 250 milyon kişi eder. Nasıl sökeceksin? Ne kadar gaflet bu? Demek ki bunlar akıllarını yele kaptırmış.


Bugün İslâm’ın üzerindeki baskının son haddine kadar arttırıldığı günlerdeyiz. Dînini tutmak elinde ateş tutmaktan daha şiddetli ve daha yakıcı olacak diye bildirilen günler işte bu günler. Çünkü dînini tutan adamın ordu arkasındadır, yakalamak, bitirmek, tüketmek ister, durdurmak ister.


Şimdi bu devir kapanacaktır. Her vakit kış olmaz. Hem bu kış çoktan, yâni bundan 75 sene evvelden başlamıştır. 75 senedir kış devam ediyor. Sizde bilirsiniz ki kışın ilk aylarında yağan kar ile son zamanda yağan kar bir değil. Bu şiddeti ilk başta koyamadılar korktular çekindiler. Hem de millet gafildi arkalarından gidiyordu. Lâkin şimdi son fırtına esiyor, bu son kardır ve kış, hükmünü bahara teslim edecektir. Kış dört mevsimi kapatamaz, hududuna kadar devam eder. Gelen kar baharı durdurtmak ister. Ağaçların çiçeklenmesini istemez. Ağaçlar uyanmaya hazır olmuş. Belki biraz çiçekleri döktürür ama nihâi olarak baharı önleyemez. İşte bu meselede sabit karar olan kimselere çok büyük fazîlet vardır.



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 285 - HİKÂYE

Ebrehe Beytullahı yıkmaya gelmişti, şehrin ulusuyla görüşmek istedi,
Kureyş kavminin ulusu olan zat geldiğinde ona çok iltifat etti ve sordu;

- Niye geldiniz?

- Senin askerlerin deve katarlarımı sürüp götürmüş onu istemeye geldim.

Ebrehenin kafası fırıldak gibi dönmüş, şaşırmıştı;

- Sen ki bu mukaddes şehrin ulususun, ben de bu Beyti yıkmaya gelen kumandanım, beytullahı yıkma! Diye yalvarmaya geleceğine develerini sorman büsbütün aklımı karıştırdı, sen çok hürmetliydin lâkin bu sözün üzerine gözümden düştün.

- Ey melik, yanlış hüküm veriyorsun, ben istediğimi biliyorum lâkin sen bilmiyorsun! Ben bana âit olanı istemeğe geldim, bana âit olmayana karışamam!

- Nedir o?

- Benim develerim bana âit, ama Beytin Rabbi, sahibi var. Muharebe yapacaksan onunla uzlaş ve anlaş. İşte Beyt işte Rabbi! “İnnelil beyte Rabben yahnî”: bu Beytin Rabbi vardır, onu gözetir sana şefaatçi gelmeye
gerek yok!


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

22 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 284 - İSLAM’A ZULMEDENLER.

Efendimiz (s.a.v.),sahabeye bir gün diyor ki;

- Cenâb-ı Hakk’ın dîninin yasak edildiği vakitte nasıl olacaksınız, îmanı men edecekleri günde ne yapacaksınız?

İşte biz o zamandayız ki, koskoca devlet bütün kuvvetlerini seferber etmiş;

1. ilmiyyesi,

2. Adliyesi,

3. seyfiyesi.

Hepsi beraber hücum ediyor. Bütün okumuşlar yâni kendilerinin okutup yetiştirip de, kulaktan dolma uydurmalarla şişirtilen boş kimseler, İslâm’a cephe almış. Unvanları var, profesör ordusu var.

- İlmiyye nedir?

Kurân-ı Azîmuşân’ı bilen âlim kimseler demektir. Kuran-ı Kerim’i ve hakkıyla Allah c.c. bilir. Allah’ın bildirdiği kadar Resulü Ekremindir. Resulün
Kuran’dan bildiği ummandır. Sâir sahabelerin, evliyâların ve melâikenin de bildikleri ilmin hepsini toplasan, Efendimizin ilim bahrinde, bir toplu iğnenin
suya batıp çıktığında alacağı damla kadardır.

Efendimizin ilmi: bütün mahlûkların ilimleri birleşse, akıl ve idrakleri birbirlerine ilâve edilse yine Efendimizin ilmine yaklaşamaz, bir noktada kalır. Ecdâdımız Efendimizden gelen zâhirdeki ilmi öğretmek için, her büyük memlekette medreseler kurmuşlar..

Efendimizin sözleri Kuran’ın tefsiridir. Her hadîs-i şerifi bir âyete takılır ve Allah’ın ilminden mânâ alır. Âlim kimseler ilimle uğraşırlar...

- Ne gibi ilim?

İlim öğrenmek, kafasında ve zekâsında onu zapt edebilmek bu ümmete verilmiş olan bir hususiyettir. Hıristiyanlar, kendi mukaddes saydıkları kitaplarında herhangi bir âyin için gerekeni ezberlerine alamazlar, illâ kitap açacak içine bakıp okuyacak. Hiçbiri ezbere bilemez, papa bile...! Birinci satırı okur, ikincisini unutur. 80 senedir bizdeki ilmiyye sınıfı kalmamış, bitirilmiştir.

- Adliyye?

Çoktan gömüldü…!

- Seyfiyye?

Kıyam etmiş, İslâm’ın aleyhine kılıç tutanlar, illâ İslâm’a karşı mücadele vereceğiz diyor, erkeksen adını söyle! iltica deme! ilticayı kimse anlamaz, İslâm’ı biz sileceğiz! de, aldatmaca yapma.

Peki buyurun; üç sınıf âhir zaman alâmeti: bunu İslâm’a dışarıdaki kâfir yapmıyor. Hiç bir Hıristiyan memleketinde İslâm’ı irtica gösterip İslâm’a ve Müslümanlara eziyet eden, alêyhlerine kanun getiren, onların topluluklarını dağıtan bir yer yoktur. Yeryüzünde tek devlet bizimki kaldı şimdi, İslâm’la muharebe edeceğim diyor, Adını söylemekten korkuyor, korkma Müslümanlık de!



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

15 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 283 - İRTİCA VE CİHAT

İrticayla mücadele diye İslâm’a saldırıyorlar! Mümin uyanık olması lâzım. Biz muharebe etmesek te onlar kendi kendilerine eder. Onların devrânı bataryayladır, durdurmaya gerek yok. Pili bitince onlar bitecektir. Lâkin harekette bereket var.

“Mekke-î Mükerremenin fethine kıyam eden, Mekke şehri feth olmadan evvelki günlerde, fethe iştirak eden gazada gazi olan zatlar ile Mekke’nin fethinden sonra gazaya çıkan ve cihat yapan kimselerin arasında çok fark vardır” diyor Cenâb-ı Allah.

Açıklaması: Mekke’nin fethinden evvelki devirde vaziyet çok sıkı ve
Müslümanlara üstünlük tam görülmüyordu, Mekke’yi ellerinde tutan kâfirlerin boruları daha çok ötüyordu, şevkleri kırılmış değildi.

Öyle bir zamanda gazaya çıkmak ve onların alêyhinde muharebe etmekte olan fazîlet elbette üstündür. Çünkü Mekke’nin fethinden sonra kâfirlerin şevki kırıldı, üstünlük müminlerin tarafında artık belli oldu.

Yenilmez bir kuvvet olan müminlere iltihak eden kimselerin sevâbı, Mekke’nin fethinden önceki gazaya katılanlara benzemez. Onun için Cenâb-ı Mevlâ Mekke’nin fethinden evvel gelip İslâm’ı seçip gazaya çıkanları takdim edip onlara yüksek şeref veriyor. Sonra gelenlerinde şerefi var ama ondan öncekilerin gibi değil.

Bu zamanda müminlerin sıkıntısı var. Aslında müminlerin içi sıkıntılı olmaz çünkü îman girdiği yerden zûlmeti kovar. Müminin kalbinde karanlık yoktur îman, müminin kalbini aydınlatır. Kalbi aydınlanan kimsede telaş, korku ve ümitsizlik kalmaz.

Şimdiki zamanda İslâm’ı tutmak elbette kolay değil ama gelen yıllarda, yeni asrın başında İslâm mutlak olarak meydana gelip küfrü boğacaktır. Küfrün karanlığını silip süpürecek ondan eser kalmayacaktır.

O günlere yetişip İslâm ile şeref bulan insanların mükâfatları ile bu zamandaki İslâm’ın sıkıştırıldığı, İslâm’a umûmi hücum yapılıp îman ve İslâm’ın insanlara haram edildiği vakitte insanların aldığı mükâfat tabî ki farklıdır.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.



Yarın Mübarek Hacc bayramı (Kurban) Tüm inananların bayramını kutlar, sağlık sıhhat, afiyet ve huzur içinde tekrarını dilerim.

12 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 282 - BİR HİKAYE

Biri ihtiyar diğeri genç iki kişi ortaklık yapmış, ekip Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ettikten sonra beklemişlerdi. Hasat vakti geldiğinde biçtiler, dövdüler, harmanda savurdular ve bir yığın buğday oldu. Hak alma zamanında bir araya geldiklerinde, her ikisi de eline ölçek alıp,

Sen sana, ben benim tarafıma alıp paylaşalım diye karar verdiler.

Genç olan şöyle düşünüyordu;

“Bu yaşlı bir kimse, onun daha çok ihtiyacı var, bir ölçek alayım, ama bir ölçekte ona atayım”

İhtiyar da aynı şekilde;

“Bir ayağım çukurda, ama bu gence yardım lâzım, daha evlenecek..”

Diye taksim ediyordu. Sabahtan akşama kadar her taraf yığın dolmuştu. Tâneler attıkça büyümeye başlamış, baş edememiş ahaliye haber salmışlardı, millet manzara karşısında şaşırmış kalmıştı;

- Bu nedir?

- İşte taksim ediyoruz, buğday yığını da büyüyor.

Memleketin pâdişahına haber yetişmiş, o da adamlarını gönderip çağırmış ve;

- Bu işte bir sır var, söyleyin nedir? Diye sormuş, Genç olan:

- Ey pâdişahım, ortağım yaşlı biridir bundan sonra çalışmaya gücü yok diye, ben bir alırsam ona iki ölçü verdim.

- Ya sen?

- Nasıl olsa bir ayağım çukurda, ama bu gence kuvvet lâzım diye uğraşırım. Deyince pâdişah;

- İşte bu güzel niyetiniz yüzünden Allah o nîmeti dökmez, siz de kıyâmete kadar taksimle yemezsiniz, bu insanlığa ibret olsun!


İnsanlar insanlıkta birbirleriyle yarışsalar dünya cennet olurdu. Lakin insan insanlıkta değil hayvanlıkta yarışa çıktı, ehil hayvan gibi değil vahşi hayvan sıfatıyla birbirleriyle boğuşuyorlar. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ilâhi inayeti yetişip haddini bilmeyenlere haddini bildirip her şey hakkına râzı olduktan sonra iş düzelecektir.

Allah bizim rahat yaşamamızı sûlhu sûkun içinde olmamızı ister. Habis şeytan bizi birbirimize kırdırmak ister ve sonunda da taş taş üstünde kalmayan dünya ve yanıp kül olmuş cesetleri seyredip kahkahayla gülecektir. İşte şeytan oraya doğru sürüklüyor. Doğruyu gör, eğriyi de gör, dikkatli bakarsan görürsün.

Dua: Yâ Rabbî, şeytanlardan ve şeytan işlerinden bizi uzak eyle. Biz zayıfız, Metîn olan sensin,

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

11 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 281 - NE MUTLU ALLAH’IN KULUYUZ

Allah c.c. diyor ki;

Hepsini Ben yarattım, hepinize ne mutlu ki Rabbiniz Ben’im!”

“Ne mutlu bize ki; Rabbül âlêminin kuluyuz”

Ne Türkü? Ne Kürdü? Ne Acemi? Ne İngiliz’i? Ne Almanı? Ne Fransız’ı? Ne Amerikanı...!

Şeytanın tâlimine uyan;

- Ne saadet, ne şeref ki; bunca mahlûkatın içerisinde Rabbim beni insan cinsinden yarattı da kendine kul olarak şereflendirdi..!

Diyemiyor da, Türk’müş, Kürt’müş, Acemmiş..! Bunun mânâsı yok, bunlar şeytanın öğrettikleridir; aşağılatmaktır:

* Bir insanı aşağılatmak doğru değildir.

* Bir milleti aşağılatmak doğru değildir.

* Bir insanın hakkını yemek doğru değildir.

* Bir kimseye zûlmetmek doğru değildir.

Bunları yapmak eğriyi yapmak demektir. Eğriliği sana öğretende şeytandır. Şeytana tâbi olan iflâh olmaz. Şeytan insanları perişan etmekten başka maksadı ve gayesi olmayandır. Her lâhzada ayağımız taşa çarpsa ezilip dökülsek, zahmet girdabına düşüp sonsuz bir sefaletin azabın içinde dolaşsak, rahat yüzü görmeyelim, akıbetimiz de cehennemde olsun diye şeytan uğraşıyor.

Herkes herkesin hakkını kabul etse ne olacak ne eksilecek. Herkes herkese ikram etse ne kaybedecek. Herkes herkese hürmet etse sevse kayırsa ne kaybedecek?


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

10 Kasım 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 280 - BİR HİKÂYE

Adamın biri dört kişiye birer kuruş verdi. Arasından biri

- Ben bu parayla engûr alacağım dedi,

Öbürü Arap’tı,

- Lâ! dedi, ineb isterim herif, engûr istemem ben,

Üçüncüsü Türk’tü,

- Bende ineb istemem üzüm isterim bu para benim. Dedi.

Dördüncüsü Rum’du dedi ki;

- Bırakın bu lâfları bir istafili isteriz!

Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından haberleri yoktu. (Hepsinin aynı şeyi istediklerinden haberleri yoktu). Sır sahibi yüzlerce dil bilir. Kadri yüce birisi orada olsaydı onları uzlaştırırdı. Onlara ben bu kuruşla dördünüzün de isteğini yerine getiririm derdi. (mesnevî,2.cilt)


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

9 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 279 - ŞEYTANIN GAYESİ

İnsanların tutumları ahlâkları değişmiştir. İnsanoğlu kendi tabiatından uzaklaşmıştır, çünkü şeytan bütün hile ve fendini kullanmaktadır.

- Az kaldı işin son kertesine geldik, az daha... Devireceğiz arabayı..!

Diye son gücünü sarf etmekte, dikkat ediniz. Şeytan insanlığı mahvetmek içindir.

- Şeytanın tek gayesi nedir?

İnsanların dünyaları da, âhiretleri de kararsın. Dünyada dünya cehenneminde, âhirette âhiret cehenneminde yansın. Şeytanın insana merhameti yok, kıskançlığının hududu yok. Hudutsuz düşmanlığı var.

Cenâb-ı Hakk bildiriyor,

“Şeytan sizin arkanızdaki hudutsuz düşmandır!”

Ne vardı kimse birbiriyle kavga etmeden, herkes hakkına râzı olup yaşasa.! İnsanoğlu ne kaybedecekti..! Herkes kendi evinde, kendi işinde, kendi bağında, bahçesinde, memleketinde, işinde, gücünde çalışıp dursa, insanlığa ne zarar gelecekti? Milletler silâh yapıp şer üreteceklerine hayır üretselerdi insanlığa ne zarar gelirdi? Herkes başkalarının hakkını kabul edip hürmet etmeyi düşünemiyorlar. Akıllı insan kalmadı.

Kavgamız şu:

“Hepsini ben alayım, başkasına hak tanımayayım”

Bir millet ötekine bunu teklif ediyor. Hakkın yoktur, hak yalnız benim olacak!Ne mutlu ben Türküm! Ne mutlu ben Almanım! Ne mutlu ben İngiliz’im! Hiç bir millet kendini mutsuz saymaz, hiçbir millet mensup olduğu milleti aşağı görmez. Ne mutlu ben Türküm dediğini vakitte, bir Kürt te diyecek ki, ne mutlu ben Kürdüm diyene. Uygur diyecek ki ne mutlu ben Uygur’um diyene, Çerkez de ne mutlu ben Çerkezim diyene...Öyle demek öteki milletleri aşağılamak demektir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

8 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 278 - YOLU AYIRT ETMEK


Cenâb-ı Hakk bize doğru dediği yolda bize bulunmayı nasip etsin. Niyetimiz Rabbimizin bize vasiyeti olan doğru yolu gözetmek, o yola devam etmek ve o yolu gözettirmektir. Her hareketin doğrusuda var eğrisi de var. Peygamber efendimiz helâli de haramı da bildirmiştir. Hangisi helâl, hangisi haram diye şüpheli bir şey yok. Her şey aşikâre bildirilmiştir. Doğrunun üzerinde doğru yazar, eğri işin üzerinde eğri yazar. Okuma bilende bilmeyende o yazıyı okur.

Her işin üzerinde, bu doğrudur veya bu eğridir veya bu haktır, bu bâtıldır diye yazılı olmayan bir iş yok. Gözü görende görmeyende onu ayırt eder, bilmem derse yalan söyler.

- Doğru yolu nasıl ayırt ederiz?

İnsanın içinde melâikede var şeytanda var. Melâike doğrudur der, şeytan eğridir der. Melâikenin doğrudur dediğine nefsine uyan adam onu dinlemez. Şeytanın eğrisine doğru der kapılır gider. Herkes hiç şüphesiz kendine göre iyiliği doğruluğu aramaya mükelleftir. Bizim üzerimize düşen budur,

“Ey kullarım, size haber verilmiş, bildirilmiş olan doğruyu arayınız, aldanmayınız. Ah aldandım demeye kalmayınız”

Mümin uyanık gerek. Aldanmaya kalma. Şeytan, Âdem peygamberi aldattı. Başından vasiyet edip bütün evlâtlarına bildiriyor;

“Ben aldandım siz aldanmayın”.

Haber verilmese bize mazur olalım mazeretimiz olsun ama haberimiz var.

- Sizi kim aldattı?

- Şeytan aldattı! Bizim peşimizi bırakmayan şeytan sizin peşinizi hiç bırakmaz!

Koca Âdem peygamberle Havva anamızın peşini cennetten çıkarıncaya kadar bırakmadığı gibi insanlığın peşini bırakmaz. Tâ ki şeytanı ürkütene kadar, şeytanı tam ürküttüğünde kendi avanesini toplar;

- Ey şeytanlar; dikkat ediniz! Bu deli ama bizi berbat ediyor, bunun arkasına düşmeyin çünkü ben bunun ismini defterden sildim!

Der ve seni ilân eder.

Bir gün peygamber Efendimiz (s.a.v), şeytana Hz. Ömer’i gösterdi ve ona sordu,

- Bunu nasıl bilirsin?

- Ömer bu yola dönerse karşılaşmayalım diye ben öbür tarafa dönerim.

Aldanma.

- Nasıl aldanmayalım?

Bir an fikir yap, bir an tefekkürde dur, o bir ânın içerisinde bir işaret gelir.

• Yeşil ışık verdiğinde tehlikesizdir geç,

• kırmızı işaret verirse tehlike var, yola atılma.

Zaman aynı zamandır, gece ve gündüz kendi devirlerini yapmakta; geceyi gündüz, gündüzü gece takip etmekte. Aylar ve mevsimlerde birbirlerinin arkasında yerlerini değiştirmeden devam etmektedir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

5 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 277 - BİR HİKAYE.

Bir tâcirin kafese hapsedilmiş güzel bir dudu kuşu vardı. (papağan)Tâcir Hindistan’a gitmek için yol hazırlığı yaparken kölelerinin her birine sordu ve duduya da;

- Sana Hindistan’dan ne getireyim?

- Oradaki duduları görünce hâlimi anlat, de ki, size iştiyak çeken filân dudu, Allah’ın takdiriyle bizim mahpusumuz, selâm söyledi sizden bir çâre diledi. Siz kâh yeşilliklerde kâh ağaçlarda zevkû sefa sürerken ben çile çekeyim revamı? Ey ulular inleyen bu garibi de hatırlayın..!

Tâcir onun selâmını götürmeyi kabul etti oraya varınca kırda bir kaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi,dudunun selâmını ve kendisine emânet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan biri bir hayli titredi ve nefesi kesildi, düşüp öldü. Tâcir bu haberi verdiğinden dolayı çok pişman oldu.

- Bu münasebetsiz sözle bî çareyi yaktım, bir söz bir âlemi yakar ölmüş tilkileri aslan eder…’ Diye vicdan azabı çekti.

Tâcir alışverişini bitirip muradını elde edip eve döndü, dudu;

- Bu kulun armağanı hani? Ne gördünse bana söyle. Tâcir;

- Söylemem! Zaten cahilliğimden böyle kötü bir haberi niye götürdüm diye pişmanım.

- Niye pişmansın?

- Şikâyetini sana benzeyen dudulara söyledim, biri derdini anlayınca hareketsiz kaldı düştü öldü..!

Dudu bunu duyunca titredi, kaskatı kesildi ve düştü sahibi onun bu çeşit düştüğünü görünce yerinden fırlayıp külâhını yere vurdu.

- Ey hoş nağmeli dudu niçin bu hale geldin? Ey dil sen bana çok ziyan veriyorsun, işte kuşumu uçurdun!

Tâcir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk uçup bir ağacın dalına konuverdi, tâcir kuşun esrârını görünce şaşırıp kaldı.

- Ey bülbül hâlini bildir, bundan bize de bir nasip ver. Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen öğrendin, bir oyun ettin canımızı yaktın? Dudu dedi ki.

- O hareketiyle bana öğüt verdi; güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak çünkü söz söylemen seni hapse tıktı! Bu öğüdü vermek içinde yalancıktan öldü..! Yâni,ey ileri gelenlere de geri kalanlara karşı da nağmeler çıkaran, benim gibi öl de kurtulasın! Tane, olursan seni kuşcağızlar toplayıp yer, gonca olursan oğlancıklar koparır.Taneyi gizle, tamamıyla uzak ol. Goncayı sakla, damdaki ot ol.

Dudu ona hoşa giden bir iki öğüt daha verdi sonra vedalaştılar, efendisi dedi ki;

- Allah selâmet versin git, bana yeni bir yol öğrettin..!

Sonra kendi kendine…“

- Bu bana bir öğüt, onun yolunu tutayım, o yol aydın bir yol, benim canım neden dududan aşağı olsun, can dediğin işte böyle işi gizlemeli. (Mevlana)

Cumanız mübarek, gözünbüz aydın olsun inşallah.



Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

4 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 276 - YALAN YANLIŞ ŞEYLER

Yalan ve yanlış; insanı doğrudan şaşırtmak için piyasaya sürülmüştür. Yani yalan ve yanlışın, aldanma ve aldatmanın piyasası Âdem peygamber yeryüzüne indiğinden itibaren hatta cennetteyken piyasaya sürüldü ve devam etti.

- Yalan ve yanlışın piyasaya sürülmesinin hikmeti nedir?

Elbette ki insanları imtihan içindir. Cenâb-ı Allah insanları, Bakalım aldanacak mı, Aldatılacak mı, Aldatacak mı, diye imtihan ediyor.

Yalan piyasada olmasa hepsi doğrudur, yanlış olmasa herkes mâsumdur. Yanlış adım atacak adam kalmaz. Sırf bu hikmetten dolayı. Bizim anlayabileceğimiz nokta bu. Yalan, yanlış, yanıltma ve yanlış işe teşvik etme cennetten itibaren başladı. Şeytan, Hz. Âdem ve Hz. Havva anamızı aldattı, yanılttı, yalan söyledi ve cennetten çıkarttı. yüce Allah cc. onları çağırdığında;

- Biz yanlış iş yaptık, seni dinlemedik, bizi şeytan yanılttı. Nefsimizde şeytanla beraber oldu, biz yanıldık, en aziz olan en saygılı olan kulun hürmeti için affeyle yâ Rabbi.

Her zaman her mekânda yalan ve yanlış piyasadadır. Sahte, sahtelik de piyasadadır. Kendini kolla. Kollamazsan Âdem ile Havva atanın başına gelen sana da gelir. Onlar cennetteyken dünya cehennemine düştüler. Hiç bir kaideleri kavgaları yoktu. Ekip-biçme derdi yok, ev-bark derdi yok, iş-işsizlik derdi, üniversiteler, daireler böyle şeyler hazırken yanıldılar. Şeytan yanıltıp belâ ve meşakkat evine düşürdü, çok çile çektiler, evlâtlarına nasihat ettiler.

Günümüzde akla fikre gelmeyen envâi çeşit yalan ve yanlış var. Elini uzattığında işin yalanında mı yoksa yanlışında mıyız diye dikkat et. Ümidimiz odur ki, bu asırla bu yalan ve yanlış furyası kaybolsun, yalan ve yanlışa tutulanlar da.

Hazreti Ömer'e sormuşlar,

- Sen ömründe yalan söyledin mi?

- Hiç bir zaman, hatta cahiliye zamanında da yalana tenezzül etmedim.

- Niçin?

- Bir insanın yalanı meydana çıkarsa o insanın kıymeti o yalan kadar olur, yalan insanın kıymetini bitirir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

3 Kasım 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 275 - NÜBÜVVET SIRRI

Evliyâlar, Peygambere a.s.'e inen nuru paylaşan zatlardır. Nur; Cenâb-ı Hak’tan Efendimiz habîbine takdim olunmuş ve kalbine koymuş olduğu nurdur. Habîbinin kendisi de nurdur. Efendimizi kendi nurundan halk eyledi. Evliyâlarda velayet nuru vardır.

Peygamberlerde velayet nuruyla beraber nübüvvet nuru da vardır. Velayet nuruna yani evliyâlığa herkes yetişebilir ancak peygamberlik nuru herkese verilmemiştir. Kullara hizmet verebilip, onları ilahi nura getirebilmek maksadıyla peygamberlik nuru Cenâb-ı Hakk'tan sayılı kimselere takdim edilmiştir. Onun azalması veya çoğalması yoktur.

Velâyet nuru, peygamberlik nurundan iktibas edilir, alınır. Çünkü hiçbir kimse ve hiçbir nebî doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'tan nur alamaz. Çünkü ilâhi nurların parlaklığı ve kuvveti öteki peygamberleri yakar tahammül edemezler. Hatta Cebrâil a.s. bile doğrudan alamamıştır.

Âhir zaman: dünyanın defterleri toplanmaya başlayıp kıyâmet hazırlığı içerisine girildiği zamanda Efendimiz gönderilmiştir ki; bizzat kendisi kıyamet alâmetidir. Onun gönderilmesiyle kıyâmetin ilk alâmeti zuhura gelmiştir.

Efendimiz yaratılmışların ilkidir. Efendimiz lâilâheillâllah kelime-î tayyibesi yani tevhid kelimesi yazıldığında önünde Muhammedurresullûllah yazılmış bulundu. Ondan önce bir başkası, melâike-i kiramdan veya ins-i cinden, evliyâdan, enbiyadan Cenâb-ı Hakk'a daha yakın O'nun huzurunda daha mukarreb, hürmetli, kıymetli bir mahlûk olsaydı onun ismi çıkacaktı. Çıkan isim: Resulûllah s.a.v. 'dir.

Âdem as. af olunması için Cenâb-ı Hakk'a müracaatında ilk olarak, Muhammed hakkı için beni affeyle dedi. Onun hürmetine yalvarıp yakardı ve Cenâb-ı Mevlâ;

- Onun hürmeti için seni affeyledim, nasıl bildin onu?

- Yâ Rabbi gizlilerin gizlilerini bilen sensin, benim nasıl bildiğimi soruyorsun lâkin sen biliyorsun. Sen'in ilmi ulûhiyetin de Muhammed kulundan daha aziz, daha kudretli birisi olsaydı, ismi celîlinin önünde onun ismi olacaktı, Lâilâheillâllah'ın yanında yazılacak olan isim senin yanında en aziz, en kıymetli isimdir, oradan bildim.

Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

2 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 274 - SOKAK GÖSTERİLERİ

- Sokaklarda gösteri yapmanın hükmü nedir?

Tarikatı kahve kelâmı ve eften püften iş zannediyorlar. Sokaklara çıkan beş-on sarıklının kendini göstermesi, hepsi tiyatro. Tarikatta da şeriatta da yollara dökülmek yok. Tarikattayım diyen adamın yollara dökülmesi ve İslâm kıyafetiyle yürümesi yasaklanmıştır, kanuna karşı gelmesi doğru değil.

- Neden?

En azından insanların üzerinde "Bunlar tarikat sahibidir" diye kötü intiba bırakır. Niye bayrak açacaksın yola sen? Hem kendi sistemlerinin,
rejimlerinin anlayışsızlıklarını ve cehaletlerini söylüyorum, hem bu taraftan da tarikattayım deyip te yola sokağa dökülen saçlı, sakallı, bıyıklı kimselere de darılıyorum, çünkü size yakışmaz, sizin sokaklarda yürümeniz doğru değildir. Soruyorum;

1 - Kuvvet var mı elinizde?

2 - Manevi gücünüz var mı?

3 - Hükümet sizin sokaklarda yürüyüş kuvvetinizi elinizden alacak olursa, elinizde onlara onu vermemek için zahirde kuvvetiniz var mı?

4 - Varsa peki ne netice olacak?

Birkaç atımlık bir şeyden bir netice gelmez, zahiri kuvvetiniz yoktur. Sokağa dökülen ve kendisi tarikattayım diyen adamlarda manevi kuvvetin noktası da,kokusu da yoktur. Manevi kuvvet olsa; tıpkı gökyüzünde durup yeryüzüne hükmeden ve televizyonları, telefonları, kompüterleri idare eden satalit cihazı gibi o da evinden idare ederdi, sokağa çıkmasına gerek kalmazdı.

Hasılı kelâm tarikat anlaşılmamıştır,"tarikattayım" diyenler de tarikatı anlamış değillerdir, çünkü hakiki membaa dan içmiyorlar. Hakiki membaa dan içseler tarikatın ne demek olduğunu bilecekler. Hadi hükümet mazurdur, hiç bakmadan tarikata bir hüküm verdi, lakin sen ki içerisindesin.

Elinde kuvvet olmadan yeşil bayraklar çekip, hükümetin yasak etmiş olduğu bir kıyafetle yollara, sokaklara dökülmek ve toplu yürüyüşe geçmek için hiç bir tarikat sana izin vermez.

- Tekbir çekiyoruz!

Tekbir ile sana hükmedenlerin kalplerini titretebiliyor musun? O zaman meydana dökül. Allahuekber dediğinde îmana, İslâm’a, şeriata, tarikata karşı olan şahıs, müessese ve güç odaklarını titretebiliyorsan sana sokağa çıkmana izin var! Öyle bir şey yoksa ne çıkıyorsun dışarıya?

Sopayla taşla, o usul değil böyle bir şey ne sünnette gelmiştir, ne hadiste. Onun için hür dediğimiz manayı sen anlayacaksın. Hür oluş diploması kimlere verildiyse onlar hür hareket eder. Köpeğini koyverir, çünkü zarar vermez edeplenmiştir, lakin hürriyetini alamayan kimselerin kendi nefislerini meydana bırakmaları hem kendilerine zarar, hem çevrelerine, hem kendileriyle karşılaşan kimselere zarardır. Buna dikkat etmelisin.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

1 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 273 - DEMOKRASİ GERÇEĞİ

Yalan. Demokrasi insanları rezil etmiş, insanların nefislerini azdırmış ve kızdırmıştır. Hangisi birbirini ısıracak, canına okuyacak diye uğraşmakta.

- Partiler niçin birbirleriyle kavgada?

Ahh..! Bu partinin canına okusak, bütün güç bizde olsa..! Diye.

İnsan hakkı hürdür, hür doğar, hür yaşar. lâkin her insanın nefsi azgın birer hayvandır, istersen aç ayı ve ya kızgın yaban domuzu de…! illâ zarar verir. Cenâb-ı Hakk onları şeriat nizamıyla bağladı. Onun için şeriat hiç bir insana nefsine %100 hürriyet vermedi. İpler bir parça gevşemeye başladığı zamanda bir namazdan başka bir namaza geçirttiriyor ki, tekrar her namazda o gevşeyen bağlarını biraz daha sağlamlasın. Çünkü o azgın nefis zincirlerini yoklayıp kurtulmak istiyor.

Nefisler hayvan sıfatlıdır. Hayvan sıfatlı olduğundan zarar verir. Bu nedenle bağlamak lazım. Şeriat; insan hürdür lâkin nefsine hürriyet yoktur der.

- İnsan ne zaman hür yaşar?

Kendi nefsine hükmettiği vakit. Kendi nefsinin hürriyetini elinden alıp, nefsine hükmeder olduğunda, o insana hürriyet verilir. Ömrümde araba sürmedim, dümen tutmadım, arabaya hükmedemem, bu şartlar altında hükümet benim elime araba sürme izni vermesi için deli olması lâzım. Sen nefsine Demokrasiyle hürriyet istersin. Bütün şeytanlar onun içine etmiş.

"Hürriyet var!, Herkesin hürriyetini ezen ve dahleden insanları hür bırakamayız" Diyor.

İnsan nefsinin hürriyeti de tarikattan alınır. Tarikatı anlayamıyorlar veya anlamak istemiyorlar.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.