21 Aralık 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 116 - MANEVİ GÜÇ

Vücut çok zayıftır, ruh müthiş kuvvetlidir. İnsanoğlu, hakiki kuvvet membaını ihmal edip, teknolojiden kuvvet almak istedikçe ahmaklık eder. Teknolojinin sana vereceği kuvvet fizîki bünyeni belki takviye etmeye kâfi gelir lâkin senin ruhundaki kuvvet müthiştir, muazzamdır. Teknolojideki hiçbir ölçü bizim rûhaniyetimizdeki kuvvet ve kudreti ölçecek halde değildir, kırılır darmadağın olur.

İnsan mahlûkatın içerisinde sultan makamında durduğunun idraki içinde değildir. Bunu idrak etsek herkes birbirine sultan diye hitap eder, hürmet ve îtîbar ile saygı gösterir. O muazzam kudret bizim yanımızda olduğunda, o vakit Cenâb-ı Hak’kın yeryüzündeki halîfeleriyiz. Allah’ın halîfeleri olmak kolay mesele değildir. Muazzam kuvvet ister. Muazzam kudret sana verilmiştir ama onu çalıştırmaya sen hazır değilsin. Hazır olmadığından dolayı onlar kilitli duruyor.

- Muazzam kuvvete ne zaman hazır olursun?

Onu sana tâlim edecek Peygamberlerdir veya Peygamber vârisleridir. Onlar sana nasıl kullanacağını bildirir. Kullandığın vakitte o zaman yeryüzünün halifesisin. Hiçbir şey sana dokunamaz, hiç bir têsir altında kalamaz ve muazzam bir kudreti temsil edersin. Bir taraftan sıfırız, hiçiz. Bir taraftan da Cenâb-ı Allah’ın bize lütfettiği ruhaniyetimizle güçlüyüz, kuvvetliyiz.

Gücümüz kuvvetimiz rakamların içine girmez. Bizde ezel ebed ölçüsünde güçlü, kudretli ve kuvvetli görürüz. Zayıflık bizim fizîki bünyemizdir. Kuvvet ve salâhiyet senin rûhaniyetindedir, ruhunla beraberdir. Mücerret elektrik üzerine değdirmediği gibi, mücerret ruhaniyetimize de dokunulamaz, hiç bir kimse dokunamaz. Şeytan dokunsa şeytanı helâk eder.

Ruhaniyetimiz için himmet ve gayretle bulunalım, ruhaniyetimizin salâhiyetini elimize alacak yere yetişelim ki, o hazîneler gözetebilecek kimselere verilir, değilse onu kilitli tutarlar. Hırsıza karşı kuyumcu dükkânını gözetemeyen adam dükkânı kapatır. Gözetebilecek adam kim isterse gelsin orada oturur. Hâsılı şeytanı ürkütenlerden ol.

Mânevi gücün artmaya başlar. Mânevi güç muhtaç olduğun derecede sana verilir. Veliyullah himmet ederse himmet edilen dünyayı top gibi havaya atabilir.

- Bize himmet ediniz.

- Senin istediğin himmet nedir? Bir çıntık şey. Ne yapacaksın o bir çıntık şeyle?

- İmtihan geçeceğim. diyor.

Veliyullah o bir çıntığı verirse sınıf geçmeyen talêbe kalmaz, hepsi kitaba deftere bakmadan geçer.

Mânevi güç ölçüyle ölçülemez. Himmet umûma doğru verilir ki bir tekine verse o bir tek insanın orada işi biter. Veliyullah azıcık himmetle milyonları ayakta tutabilir.

Allah biz kullarını bereketinden ve nazarından uzak etmesin. Tek sultan O’dur, Êlhamdülillâh biz de O’nun kullarıyız. Cenâb-ı Allah biz zayıf insanlara kulum demekle büyük ve nihâyetsiz şeref vermiştir.

Çok güçlü beş yüz yolcu taşıyan uçan kale gibi veya ejderha gibi tayyare düşün, sen ben onu kumanda edemeyiz. Hatta ikinci-üçüncü kaptanı da onu idareye bırakmaz. Ona bakan birinci kaptandır, öbürlerine emniyet etmez. En güçlüsü o adamdır, onu zapt eder. Bizim rûhaniyetimizdeki güç de hesaba gelmez. Yalnız o güç ve kudreti bizim onu gözetebilecek kuvvete yetiştiğimizde bize verirler.

- Ulûl emre itaatin mânâsı nedir?

Allah’a ve Resulüne itaat eden adam, Allah ve Resul una âsilik olacak emir veremez. Cenab-ı Hak ve Resullûllah bırakmaz. Omuzu kalabalıklarda sana başka türlü emir veremez, verirse sabaha kadar ağzı kulaklarına gider, çarpılır. Sonra kimse çare bulamaz. Allah’ı önde tut hiç kimse seni Allah’a ve Resulüne âsi yapamaz, emir veremez.

HİKÂYE

Mekke fethindeydi, bir iki yerde sıcak temas oldu. Savaşanlardan bir tanesi de Hâlid bin Velîd Hz.leriydi. Kâfir müşrikler aman dileyip Resullûlaha geldiler;

- Hâlid bizi bitiriyor!

Efendimiz s.a.v.,Sahâbeden bir kimse gönderdi;

- Hâlide söyle vurmasın.

O Sahâbe gidip, Hâlide vurma diyeceğine;

- Yâ Hâlid vur. dedi,

Üçüncü defa geldiklerinde Efendimiz s.a.v., Hz. Ali Efendimizi emirle gönderdi;

- Hâlidi tut bağla getir!

Hâlid bin Velîd Hz.leri geldi, niçin ben ne gibi bir isyanda bulundum, emre aykırı nasıl hareket ettim ki beni Resullûllah bu şekilde çağırdı diye çok telaşlanmıştı. Efendimiz Hz;

- Hâlid, niçin benim emrime dikkat etmedin? Dur vurma diye üç defadır sana adam gönderiyorum.

- Vallâhi sizi gönderen Hakka yemin ederim ki; tarafınızdan bana her gelen elçi vur yâ Hâlid diye emir verdi.

Efendimiz o gönderdiği kimseyi çağırmış;

- Sana ne dedim sen ne söylüyorsun?

- Yâ Resullûllah ben vurma diye söyleyecekken dilim dönmüyordu, vur yâ Hâlid diye dilim dönüyordu.



Onun için Allah’a ve Resulüne itaat eden adam, Allah’ın emrine isyan edecek emri veremez. Allah ve Resulüne itaati önde tut. Kibirlenmek en kötü sıfattır.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

18 Aralık 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 115 - ÖLÜMÜN HEYBETİ

Bizim tarikatımız sohbetle dâimdir, hayırda topluluktadır yani cemaatledir. Cenâb -ı Hak bize lütfeder, sözünü tutar cennet kapısına varırız. Allah bizi kendi kötü nefsinden başkasını dinlemeyenlerden etmesin. Çoğu insan kendi nefsini dinler başkasını dinlemez. Ölmeyecek mahlûk yoktur, canlı olan ölümü tadacaktır. Çünkü ebedî hayat öldükten sonradır.

Öldükten sonra Allah bizi ebedî hayata diriltecektir. Şimdiki hayatımız geçicidir. Bu hayat ölüm ile bittikten sonra Cenâb-ı Hak bize ölüm ötesi hayatı bahşedecektir. İnsan dünyadan çıkacağı gün için hazır olmalıdır. Bugün bir cenaze merâsimi oldu. Belki yüz binler, belki milyonlarca insan bir cenazeyi gömmek için sokaklara, meydanlara dökülmüşler, yollara dizilmişlerdi. Ben de bu kimsenin gömülüşünü seyrettim. Evet bir kaç türlü görüntüler var ama bizi âlâkadar eden ölünün bizzat kendisidir. Ölünün etrafındaki binler belki milyonlarca insan bir şey ifâde etmiyor.

- Bu filân kimsenin cenazesidir.

- Ya kendisi nerede? filân nereye gitti?

- Ortadan kayboldu, işte cenâzesi orada duruyor kendi kayboldu.

Öyle ya onun için öldü demiyorlar da kaybettik diyorlar, ben de diyorum ki;

- Gidip kayboldu diye polise haber ver, nerede kaybolduysa bulasınız.

- Yok cenâzesini buldukta kendini kaybettik.

- Allah Allah! cenâzesi elimizde lâkin kendisi kayıpta, kendisi nereye gitti?

Kendisi oraya boş bir kalıp bıraktı ve yürüdü. Evet belki milyonlar bir cenazenin taşınmasında bulundular.

Ölüm sultandır, hükmeder. Ölüm korkutur. Ortada bir ölü var, o ölünün heybeti milyonları mahkûm etmiş, Allahûekber! Bir tek ölü var, onu gömmeye götürüyorlar lâkin o kalabalıkta o tek kişinin ölüsüyle bir heybet içerisindeler; gülemiyorlar, konuşamıyorlar, oynaşamıyorlar. O tek ölünün üzerinde olan ölüm heybeti o kadar onu görenleri veya onun tevşihinde hazır olan kimseleri mahkûm ediyor. Milyonlarca insana bir kimsenin ölüsü sükûnet ve bir hüzün vermiş. Hüzün onlara hükmetmiş.

O ölen tek adam ortada yok, onu sandukanın içerisine çakmışlar. Tabuta çivilemişler. Kendi görünmüyor ama ölünün heybeti dolayısıyla bütün millet o havanın içerisinde yürüyor. Şimdi bizim söylemek istediğimiz nokta şudur;

O milyonlarca insan, o ölünün tesirinde kalıp yavaşlayıp, hareketleri değişip, ilâhi kuvvetin heybetini ve ağırlığını hissedip;

- Böyle bir gün bize de gelecek ve bu bizim taşıdığımız silahlar, tanklar, top tüfekler işe yaramayacaklar... diye düşünüyorlar.

Nitekim bu ölünün etrafında binlerce silahlı asker olmasına rağmen bir fayda veremediler. Bu ölen kişinin canının ve ruhunun alınmasını önleyemediler. Ruhsuz bir ceset yatıyor.

Üzerinde durduğumuz nokta; O kimsenin cenazesi yürüdükçe milyonların o kimseyi sevmesi, sayması, istemesi o kimseyi gömülmekten alıkoymaz. Milyonların yüz binlerin sevdiği o kimsenin uğruna bütün mücevheratlarını verecek insanlar da var. O adam için küfeyle mücevherat yığsalar o adam gene gömülecektir. Çünkü öldükten sonra o adamın üzerinden ruhun verdiği üns gitmiştir. Bizim âlemimizden koptuğu için onunla durmaktan ürküyoruz, ona bakmaktan ürperiyoruz.. Çünkü ünsiyet kalmadı, o bizden geçti. Ruhsuz bir cesettir o. Ruhsuz bir şeyden sana ne ünsiyet gelecektir? Hemen insanın vücûdu onu reddediyor lâkin yüz binler görüyor.

Ve kefâ bil mêvti vaîzan yâ Ömer!

Ölümün verdiği vaazı kimse veremez. Ölüm o milyonlara vaaz ediyordu. Kuzu gibi hareket ediyorlardı.

- Ey cenâze sahibi! Ey bu ruhsuz cesedin sahibi olan kimse, nasıl görüyorsun? Bu kadar milyonlarca kalabalığın sana ne yapacağını ümit edersin?

Ölünün lisânından:

- Arkamdan gelen bu milyonlarca ahâliden bir tanesi bu gece yanımda yatsa! İçinizden bu gece benimle yatan biri yok mu? Hadi kabrin içine sokmasınlar, kabrin dışında bir döşek sersinler orada yat bu gece benimle, ben içerdeyim, sen dışarı da..!

Ey ölen insan; Seni isterse yüz milyon kişi taşısın onlar; bu herifi ne zaman gömeceğiz? Gömelim de üzerimize çöken ağırlığından kurtulalım, zûlmeti üzerimize bindi çabuk indirelim, o davul zurnayı geri kes, yarı da bırak gömelim ve dönelim, milyonların içinde yanında kalacak kimse bulunmaz.

Her birimize o gün gelecektir. İster davul zurnayla gitsin veya ilâhi tevhit ile gitsin, herkesin sırası geldiği vakitte onu da götüreceklerdir. Her iki halde o meyyît yâni ölü yalnız bırakılacaktır. Onun için bu milyonların kalabalığı bu meyyîte ne verecektir diye dikkat ettim. Hiçbir şey...Bende o meyyîte seslendim;

- Bunların bir tanesi senin yanında kalır diye ümitlenme.

- Beni bu kadar sevdiklerine göre belki ilk gece benimle yoldaşlık yapacaklar diye ümit ederdim ama sükût ve hayal kırıklığına uğradım, kabre indirdiklerinde o ipleri çekenler, beni tutanlar beni nasıl yalnız bıraktılar..!


Arkandan bu kadar milyonlar da yürüse, milyonlar seni gömecek, yalnız bırakacak ve dönecektir. İşte bitti, ne istersen ol. O cenâzeyi seyrederken bu gibi işaretler vâki oldu.

Bu ölüm meselesi dünya işine benzemez, ölüye ne kadar tâzim yaparsan yap dünya tâzimidir. Dünya tâzimi ölüye fayda vermez, hiç faydası olmaz. Orada biter, o kimse kendisini yalnız başına orada tenha bulur. Gözünü açacaktır.

Onun için ey insan; bu dünyanın hiçbir şeyiyle mağrur olma! Dünya kazancı seninle gitmez,Mevlâya kulluğun gider, Mevlâya kulluk yaptıysan o seninle Mevlâ arasındadır. Lâkin Mevlâya kulluk yapmadan gidersen işin zordur. Kemiklerinden yağ çıkaracaklardır.

- Kemiklerinden yağ çıkartması ne yâhu?

Kemikleri kıyma makinesi gibi bir makinenin içerisine koyarlar, düğmeye bastımı rırrr dedimi öbür taraftan kıyma gibi çıkar. Ondan sonra kazana düşer, kazandan yağı çıkar posasını atarlar. Atılan posa yeniden icad olunur, yeniden kabrin içerisine gelir, yeniden melâikeî kîram onu un eder tekrar kazana düşer. Böylece o insanın hakîkati meydana çıkacaktır. Dünyaya aldanmanın neticesi işte budur.

Şan şöhretin mağripten maşrığı tutsa, bütün dünyanın insanları sana selâm vermeye gelseler, bir şey ifâde edemez bir fayda vermez. Bir gün bizi de taşırlar. Eğer ele geçerse dünyada seni yıkarlar kefenlerler sonra derecene göre top arabasına mı, tayyareye mi koyar yürütürler. Yürüte yürüte kabrinin başına getirirler, milyonlar nasıl kabre indirildiğini seyreder. Nasıl başına yüzüne gözüne taş toprak kum attıklarını dünya seyreder.

Ey insan; Oraya seni tek başına yapayalnız alırlar, arkandan getirdiğin kalabalığı almazlar. Herkes evine aceleden döner;

- Sağa sola gel, bu kabri de ziyâret edelim.

- Yooo..! aman boş ver çok geç kaldım, gidelim kaçalım, çıkalım şu mezarlıktan.

Ne kadar dünya büyüğü olsa ve arkasından milyonlar yürüse sonunda kabrin başında onu yalnız bırakacaklar ve ayrılacaklardır. Yalnız kaldığın günde o âlemden gelecek olan vazîfeliler sana ne gibi muamele yapacak ona hazır ol.

Kulağından tutup mu çekecekler, elinden alıp seni hürmetle mi kabul edecekler, ona dikkat et. O günkü günde işin sağlam olsun. Arkandan milyonların koşturması sana kâr getirmez. Mühim olan nokta, kabre girdiğinde kabir sana nasıl olacaktır ve kabrini nasıl bulacaksın. Kulluktan kaçamaklık yapma, sonra yaparım deme, Cenâb-ı Hakk’ın sana tâyin etmiş olduğu hizmeti vaktinde yerine getirmeye bak.

Sultan Sensin Yâ Rabbi, ebedi Hayy..! olan Sultan Sen’sin, son gününde güzel karşılananlardan eyle.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

15 Aralık 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 114 - İYİLERDEN OLMAK

İnsan günden güne iyi olmalıdır. İyi olmayan günden güne Allah’tan uzaklaşıyor demektir. Bu bir sohbettir; insan olan kimsenin günden güne insanlık faziletlerini kazanması lâzımdır;

- İnsanlığa yakışan nedir?

Güzel ahlâktır. Gün geçtikçe insanın bu dünyadaki vücûdunun varlığının, zâhirde terakki etmesi, olgunlaşması gerekir. Dünyada olgunlaşmayan adam âhireti beklese de olgunlaşamaz. Buna bir misâl verecek olursak; Dalında olan muza ilâç serpmeye veya buzdolabına husûsi sûrette koymaya gerek yoktur. Çünkü anasında pişmiştir ve olmuştur. Bazı muzları ham ve yeşilken keserler, sararsın ve zoraki tatlansın diye yüksek derecede soğuk buzluğa koyarlar ve ilâç verirler.

Hiçbir yemiş, anasının üstünde yetişmiş olduğu lezzette, tatta ve görüntüde buzdolabında yetişemez. Onun gibi, insan dünyadayken iyi insan olabilir.

- İnsanı iyi yapan nedir?

İyi olan kimse Cenâb-ı Hak’kın huzurunda O’nun rızalığına yakınlık elde eder. Ebedî şereften alır, dünyanın eğreti şerefinden vazgeçer. İyi olmaya gayret etmeyen bir kimse ham ve pişmemiş kalır. Onu ya soğuk cehenneminde veya ateş cehenneminde olgunlaştırırlar. Üzerindeki kötü sıfatları yakarlar veya ameliyat ederler. Sağ selâmet olduktan sonra cennete girerler.

Dünyada kemâl kazanan ve iyi olan kimsenin kalbi rahattadır, huzurdadır. Dünyadan giderken de telâşı yoktur. Kabrin içerisinde de gelecek melâikelerden korkmaz, ürkmez, çekinmez çünkü yabancı gelmez, soracakları suallere hazırdır. Mahşer gününde Cenâb-ı Hak iyi olan insanı Arasat meydanında bekletmez. Arasat meydanında bekleyenlerin yüzde yüzü, hepsi iyi olamadan dünyadan gidendir. Peygamber Efendimiz s.a.v.;

- Geride bir kulağın olsun. Diyor;

Kendi kendine ben iyiyim demek olmaz. Sen bir meclise oturduktan sonra, o meclisten kalkıp gittiğinde kulağını o meclise bırakıp git. O kulağın o meclisteki insanları dinlesin. Senin hakkında orada biriken kimseler ne diyorlar?

- Allah müstehâkını versin, Allah cezâsını versin, bereket aramızdan kalktı, sanki üzerimize dünya çökmüştü, herifin yüzünde meymenet yok, bastığı yerde ot bitmez, cehenneme gidesi, sarhoş olduk onun ağırlığından.

Diye lânet mi söyleseler hoşuna gider yoksa seni meth etmeleri mi hoşuna gider? Meselâ;


- Eyüp muhlîs insandır, temiz ve gayretlidir, himmet sahibidir, yalana tenezzül etmez, çalmaz, emeklerine acımaz, bir şeyden de şikâyet etmez, bu adam iyidir.

Diye halk ona şahadet ederse Cenâb-ı Allah bu kul iyidir diye kabul eder. Ama kendi kendine “ben iyiyim” dediğinde iyi olduğunun ispâtı; cemaatin arasında bulunduğunda, davet edilip oraya gittiğinde ve oradan kalktığında senin hakkında ne gibi ifâde verecekleridir. Eğer;

- Bu şeytan herif nasıl geldi hülle gibi aklımızı dağıttı..!

Diye şahâdet ederlerse o kötü adamdır. Halktan olan şahâdeti Cenâb-ı Allah kabul eder, onun için iyi ol. İyi bil ki, Hz. Allah huzuruna iyi kullarını alacaktır. Allah kendi huzuruna kötü kullarını koymaz. Bütün Peygamberler bu tembihle gelmiştir;

“Ey insanlar, yarın mahşer gününde içinizden iyileriniz alınacak, kötüleriniz de bırakılacaktır”

Allah’a yakın gelmek yâni Allah’ın huzuruna gitmek istersen iyilerden yazılmalısın. Kötüler ve işe yaramayanlar çöp gibi atılır.

- Sen nesin? iyi misin kötü müsün? Günden güne iyi oluyor musun, yoksa kötü mü?

Bu soruyu kendine sormalısın. Günden güne iyi olan kimseye ne mutlu, günden güne ahlâkı pis olan bedbahttır. Dünyada da sevilmez âhirette de istenmez.

İstenmeyen adam diye bir tâbir vardır. Bazı kimseler hakkında bizim memleketimize giremez derler. Makbûl olan, istenen adam olmak için uğraş. Kabul edilmiş, kapılar kendilerine açılacak olanlardan ol. Bu mühimdir bunun tatbikâtı lazımdır. Ağır ağır iyi olmaya gayret edeceğiz. İnsan diliyle, eliyle, kafasıyla veya malıyla iyilik yapar.

Ademoğlu iyilik yapmak için yaratılmıştır. İyilik yaptığı zaman insanların içinde ismi sayılır. İnsan kötülük yaptığı anda, insanlıktan düşer. Tâ ki tövbe edip düştüğü yere gelene kadar. İyilik yaptığında insansın, kötülük yaptığında insan değilsin. Bu da Peygamberlerin tâlimidir. İyilik yaptığın müddetçe insansın, iyilik yolunu bıraktığın vakitte hayvansın, çünkü insan kötülük yapamaz. İnsanın şerefi, Allah’ın ona vermiş olduğu husûsiyetleri melek sıfatlarıdır. Melâike sıfatı galip olduğu zaman insansın. Nefsani sıfatın ki hayvandır, hayvanî sıfatın sende zâhir olduğu vakit, o boyayı aldığında hayvansın.

Ciltlerle kitap okuyup yazmaya gerek yok, bu kolay meseledir. Allah bizi günden güne iyi olanlardan etsin. Erik, kayısı, kiraz ağacından ibret al, o ağaç

“yiyenler tat alsın ve yiyenler şükür Yâ Rabbi ne güzel yarattın bu kayısıyı deyip Cenâb-ı Hak’ka şükür etsin diye günden güne yemişini tatlandırmak ister.”

O ağaç sana şükrettirmek için hizmet veriyor. Ey Âdemoğlu! Sen Allah’a şükredesin diye ağaçlar çalışıyor. Biz bir kimseye hizmet verebiliyor muyuz ki o ;

- Yâ Rabbi sana şükürler olsun ki bu kulun bana bu kadar hizmet yaptı, senin lûtfu kereminle beni bataktan kurtardı, feraha çıkarttı. Diyebilsin.

İnsanoğlu şükretsin diye ağaçlar çabalıyor. Sen neden çalışmazsın? insanlar şükretsin diye hizmet ver, açı doyur, susuzluğu olanı suvar, çıplak olanı giydir, evsiz, yurtsuz olanı barındır, çoğu kul desin ki;

- Şükürler olsun Yâ Rabbi bu kulun bize bu iyiliği yaptı. O kulun geçmişlerine rahmet olsun. Allah senden râzı olsun.

Ey insanoğlu sen sen ol ki yaptığın iyilikten dolayı o kullar; şükür Yâ Rabbi desin. Çünkü darda olan kul daraldıkça sövmeye, küfretmeye başlar. Senin elinde iyilik yapmak varken elini çekme.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

11 Aralık 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 113 - DOĞRU YOLU BULMAK




Hicaza doğru gidecek olan biri; Mısıra giden vapura ve ya Şam tayyaresine binip;

- Yol yoldur, tayyare tayyaredir! mâdem yola girdik, bizde tayyâreye bindik, hadi gidelim! Diyemez.

Her tâyyare senin istediğin yere gitmez, senin istediğin yere o yola tayin edilmiş tayyareyle gidersin.Başka tarafa binersen başka tarafa yol alırsın. Sonra bir kere daha o yolu bulamaz, kurda kuşa yem olursun. Onun için yolun doğrusunu aramalısın.

Eğri yol çoktur ama doğru yol bir tânedir. Her girdiğin yol, seni istediğin yere götürür zannetme. Yolların üzerinde nereye gidecekleri yazılan tabelalar vardır. Bakarsın ve gidersin. Millet okuyamasa da çoğu yolların üzerinde cehenneme, bir yolun üstünde de cennete yazar.

Bu asırdaki Avrupa’nın çağdaş şehirleri, meselâ Londra veya Fransa cehennem gibidir. O yollara giden adamın dînini îmanını gözetmesi ve temiz kalması çok nâdirdir. Kanalizasyonları patlamış, yollarından sel suyu gibi pislik akan bir şehre, kim girmeye uğraşırsa batar. Atlayabilse bile pis su üstüne sıçrayacaktır.

Temizlik; temiz iş, temiz yol, temiz şehir...şimdi bulması çok zor. Bu zâhiri pisliklerden başka görünmeyen pislik daha fazladır. Er kişi odur ki o pislik üzerine atılmaz veya pisliğin üzerine batmaz. Dünyanın pisliklerinin içine girmemiş temiz kalanlara ne mutlu!

-
Bizim uğraştığımız mesele nedir?

Bize gelen insanların temizleneceğine dâir bir hizmet gösterilmiştir ki Allah’ı zikretmeyen adam temiz olamaz. Lâfza-î celâl yâni: “Allah Allah” lâfı, temiz ağızlardan çıkar. Ağız temiz olmasa çıkamaz ve o temiz nefes senin kalbine rahatlık verir. Pis nefes seni depresyona uğratır.

İlaç her şeyi halletmez. Bu zamandan daha çok ilâç kullanılan devir geçmemiştir. İlâçla yaşayan insanın hayatının tadı kalmaz. Genç insanlara da hastalıklar musallat olmuştur. Gençliğinde hastalanır bütün ömrü boyunca çeker, ömrü zehir zemberek olur. Harama gittiği için üzerine bir belâ düşer ve onu çeker. En sonunda kendini atıp kurtulmak ister.

Eskiden böyle bir şey yoktu. Hiç kimsenin kendini öldürmesini temenni etmesini veya o derecede vaziyete düşmesini istemeyiz. Lâkin günümüzün insanı sabırsız ve her istediği hemen önünde hazır olsun diye alıştırılmıştır. Din terbiyesi olmayan insan her şeyi önünde hazır bulsun ister. Sabrı olmayınca da “böyle hayat eksik olsun” diye kendini asar, vurur, denize atar veya yüksek binâdan aşağı atıverir. Din ve mâneviyatı olmayan birine azıcık sıkıntı geldiğinde dayanamaz ve ölümü seçer.

Ölüm tükenmek demek değildir. Sen ölmekle dünya hayatında tükenirsin ama seni diri tutan rûhaniyetin ölmez. Berzah âlemine yâni kabir ve mezar hayatına iner. Giden kimse rûhaniyetiyle o hayatın ya zevkine ya azabına düşer. Mezarlıktan sessiz bir yer yoktur. Hâlbuki yeryüzünde mezarlıktan daha gürültülü bir yer yoktur. Orada yatanların feryatlarından dolayı diğer sesler hiç kalır. Berzahta azâba çakılmış olan kimselerin ıstırabı insanoğluna duyurulacak olsa yaşayan insan kalmaz. O feryatların tesirinde düşüp kalpleri duruverir ve ölürler. O derecede şiddetlidir.

Bu âhirete âit olan meseledir, onun için insan mâneviyatına dikkat etmese ezilir. Dünyadaki hâdiseler onu ezer, ayağının altında sıfırlar. Her gelen dünyaya aldanmıştır, aldanmayan Peygamberlerdir. Dünyaya en çok aldanan en büyük ahmaktır. Şeytan, îmansızları ve hafif akıllıları aldatır. Şeytan her insanı bir belâya düşürtmek için uğraşır (Allah’a sığınddık)

- Şeytandan uzaklaştıran nedir? sıkıntı bastığında ne yapmalıyız?

“Lâilahe illâllah Muhammeden Resûllullah” dediğinde şeytan hemen kaçar sıkıntı geçer. Biraz sonra gene geldiğinde tekrar Lâilahe illâllah dersen gene kaçar. Şeytan gâfil olan insanın yanına yaklaşır, gözü açık olan adama gelemez.

Günden güne âhirete yaklaşıyoruz ve bir gün bizi bu dünya hayatından çıkarıp, berzah hayatına götürecek olan ölüm meleği gelecektir ve;

- Sana verilmiş olan emâneti ver bakalım. Diyecektir.

Bizden istenen emâneti eksiltmeden, kırıp dökmeden, harâb etmeden sahibine teslim etmektir. Îmanı berbat eden ve tutar tarafını bırakmayanlar elbette;

“Sana akıl vermişken bizi niye düşünmedin

Diye azarlanacaktır.

Bazen fotoğraf çekerler. Filme baktığında içinde otuz altı filmden bir tanesi bile yansa;

- Yazık oldu nasıl oldu da yaktık,

Diye insan eseflenir ve mahzun olunur. Öyleyse koca bir hayatı yakıp ta Allah’ın huzuruna gelen o zaman ne hale düşer? Hem o zaman insana görsün diye tam hisler verilir. İnsan Cenâb-ı Allah’tan o azarı işitince;

- Sen niye hiç secde etmeyi düşünmedin? Bu inanan insanın yaptığı iş mi?

Demesinin azâbı ve utanması, cehenneme gitmekten fazladır. Herkesin bu dünyadan çıkması muhakkaktır. İş odur ki, dünyadan çıkarken hayatını yakmış olmayasın, yanmış ve ya yanlış filmle dünyadan çıkıp gelmeyesin. İnsanın kendi senelerini inançsız ve ibâdetsiz boşa geçirmesi için ya zâlim ya da deli olması lâzım.

Günde bir defa düşünseydin bu rezâlete duçar olmayacaktın.
Onun için Allah bizi câhillerle beraber etmesin. Bir şey bilen adamla yürü, sana fayda getirmeyecek adamla yürüme, akıl kârı değildir. Kendi zararda olan seni de zarara düşürür. Kendi hastadır ve hıncından der ki;

- Bu da hastalığa tutulsun, bir ben mi hasta olacağım.

Şeytan onları diğerlerinin hayatı zehir olsun diye kullanır.

Gençler, kötü arkadaştan ve gece hayatından yâni yatsı namazından sonra başlayan hayattan uzak durmalıdır. Gece hayatı mümine yakışmaz. Îman ve İslâm hayatı yaşamak isteyen insan gece hayatı yaşamaz. Helâl yolu gözet ve haramdan kaç. Aksi takdirde Allah’ın haramdan niye uzak ettiğini günün birinde kabirde akrep, yılan veya bir ejderha sokup ısırdığında anlarsın.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden

10 Aralık 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 112 - EÛZÜ - BESMELE.

Sohbet müminlere nasihat, askere cephane yerinedir. Cephanesi olmayan asker muharebede müdafaa yapamaz. Sohbet dinlemeyen kimse nefsine karşı gelemez, şeytanla muharebe edemez, dünyanın köleliğinden kurtulamaz. Askere cephane nasıl lüzumsa; müminlere, müritlere, tarikat sahiplerine sohbet o derecede lüzumludur ki mermi, cephane almak gibidir.

Nefsini serbest bırakırsan hudut tanımaz. Nefsine hudut koymalısın. Hududun öte yerinde tampon bölge dedikleri bir yer vardır. Tampon bölgeyi geçtikten sonra mayın tarlası vardır yâni mubah olan yer, helâl ile haram arası tampon bölgedir. Mubahı zorladığın zaman harama düşersin. Mubah işi geçtikten sonraki yer, mayın tarlasıdır, (Allah muhafaza) ya büsbütün adamı uçurur, ya elini, ya ayağını, ya da bir parçasını koparır.

Sürünün başındaki hiç bir çobanın,

- Benim sürüm akıllandı, her gün ben bu sürüye kumanda ediyorum artık zarar gelmez.

Deyip yatıp uyuduğu olmaz. Hayvan, helâl haram hududu tanımaz. Onun için nefsi boş bırakmaya gelmez. Çoban dikkat eder, eğer ziyâna giriyorsa hemen taş atar, ıslık çalar veya kelbi üstüne saldırttırır. Hayvan hayvandır, zararı ziyânı bilmez. Bunun gibi zararı ziyânı bilmeyen adam hayvandır.

Helâli haramı, iyiyi kötüyü, hakkı bâtılı ayırt edemeyen kişi hayvan sınıfındadır. Kendi halinizi murâkabe edin. İnsanın küçük çocuğu olursa:

“Ne yapıyor, nereye gidiyor, çocuktur bu aklı kesmez” diye üzerine titrer.

“Yâ Rabbi; Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsin eline bırakma”

Duasının mânâsı; bir gün, Seylân adasında yolda gidiyorduk, arabayı kullanan şoför göz açıp kapayıncaya kadar bir hamle yaptı ve arabanın önü darmadağın oldu, biz şaşırıp kaldık. Bu bir lâhzanın içerisinde gelen kazadır.

Kaza ânında gelir, onun için Cenâb-ı Allah ;

Gâfillerden olmayın! diyor,

Çünkü şeytan gaflet anımızı arar. Gaflet anımızı tuttu mu tuzağa düşürür. Şeytan üzerine bindiğinde, kontrolden çıkmış, frenleri patlamış, direksiyonu kopmuş bir araba gibi, bir lâhzanın içerisinde parçalanır. O kadarcık gafletin içinde, şeytan nefisle beraber ortaklık yaptı mı işin içinden çıkamazsın.

Gâfil olma. Günde on defa, belki yüz defa;

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

Demekten bıkma ve usanma, çünkü bu en azından şeytana silah veya mermi atmaktır. Düşmana karşı hareket halinde değilken bile asker kuvvet gösterisi için kurşun atar. Onun için Eûzübesmele çekmek, şeytana mermi atmaktır. Her ne zaman kalbine aksi bir fikir gelse, ne zaman aksi bir işte bulunsan, o zaman yanlış bir adım atarsın;

- Eûzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm... Yâ Rabbi hata ettik, döndük..!


Dediğinde şeytan vurulur. Sohbette uyuyan kimseleri uyandıracak, uyumayanı da uyanık tutacak kuvvet vardır. Cenâb-ı Hak bizi düşman eline düşürecek gafletten muhafaza buyursun.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

7 Aralık 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 111 - RABBİN TERBİYESİ.

“Êrrahmân allêmêl kuran”

- Cenâb-ı Hak Kuran-ı Kerîmi kime tâlim etti?

Cenâb-ı Hak’kın tâlimi doğrudan Efendimiz s.a.v.’e dir. Efendimiz s.a.v.’ de Ashaplarına ve Sahâbeye tâlim ettirmiştir. Sahabeyi Kirâmda, sâir Ashâbı Kirâma ittiba eden, uyan insanlara yani Evliyâlara tâlim eder. Evliyâlara muhabbeti ve bağlılığı olan kimseye de yine Evliyâlar tâlim eder ve öğretir. Evliyâların tâlimi netice îtibâriyle baştan Cenâb-ı Hak’tandır. Cenâb-ı Hak bizzat kendisi de tâlim ettirir.

- Yâ Rabbi bize tâlim et.

Dendiğinde, Cenab-ı Hakk’ın, bir hocanın küçük çocuğa ders vermesi gibi düşünülmesin.

- Bize öğret Yâ Rabbi..!

Dediğimizde, bizim mertebemizde olan kimselere Cenâb-ı Hak lûtfu keremiyle bir kimse gönderir ve o yoldan öğretir.

Tarîkatun assohbe ve hâyru fîcemiyye

Bu söz kıyâmete kadar söylense, yine muktastır. Her gece her sofraya oturmada, envâi türlü yemekler önüne konsa insan gene ekmeği arar;

- Ekmek yok mu?

- Ekmeği ne yapacaksın ye!

- Biz daha kedi olmadık, kediler ekmeksiz yer.

HİKÂYE

Çölden bir bedevî gelmiş ve memlekete girerken bir fırın görmüş. Fırıncı hamurdan çeşit türlü ekmekler, börekler, çörekler, pideler, peksimetler yapmış. Bedevî doğru o dükkâna girmiş ve sormuş;

- Ben doyasıya ekmek yesem kaç para öderim?

- Yarım altın verirsen ben seni doyururum. Demiş,

O vakitler yarım altın bir ailenin bir aylık geçimine karşılıktı. Fırıncı;

- Bu arâbinin elinden yarım altını alayım, bu paraya iki çuval un alırım, zaten ne kadar yiyecek ki..! diye tamah etmiş.

Arabî demiş ki;

- Ben ırmak kenarına gidiyorum, ekmekleri gönderiver orada yiyeceğim.

Fırıncı çırağıyla oraya bir-iki ekmek göndermiş. Arabî ekmekleri koparır, çaya batırır gibi suya batırır lup yutarmış.

- Gene getir. Demiş.

İçerden fırıncı bakmış ki yarım altınlık ekmek bitti, bir altınlık ekmek gönderildi oda bitti, iki, iki buçuk, üç altın oluyor daha o bedevî demiş ki;

- Daha ekmek getir,

Ne biçim adam bu, hakikaten doymadı mı diye fırıncı şaşırmış, nihâyet;

- Daha doymadın mı?

- Bu dereyi akıttıran Allah’ın hakkı için, bu dere aktığı müddetçe yerim, senin fırının da bir şey bırakmam.

- Yarım altının yerine üç altınlık yedin helâl olsun ama artık git seni biz doyuramayız.

17 Kasım 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 110 - KENDİNİ SORGULULAMAK?



Allah şeytanı meclisimizden uzak etsin. Umûmi inen ve husûsi inen rahmet vardır. Husûsi olan rahmet bazı münasebetle iner. İki mümin Allah için muhabbet edip bir araya gelirse rahmet iner. Meclis uzarsa rahmetin inmesi de uzar, kısa tutulsa yine rahmet o miktarda iner.

Sohbetle insanlar terbiye olur, sohbet olmasa insan odun gibi kalır. Sohbet; hayra doğru delil olur veya şerden seni sakındırır. Hayır yolundan bir yol açılmazsa o sohbet malayânidir. Kahvehanede de sohbet olur, oradaki sohbetle bizim sohbetimiz ayrılmalıdır.

- Kahvehanedeki sohbetle hakiki sohbet arasındaki fark nedir?

Sana hayra doğru bir yol açabilirse o sohbet hakiki sohbettir. Bu gibi meclisler Allah’a ve Peygamberine yaklaştırır. Eğer o meclis bir hayır yolu açıp şer yolunu tıkayamazsa meclis değildir.

Bizim meclisimizde her dâim sohbet için izin talep edilir, oturduğumuz vakitten itibaren o(izin talep ettiğimiz) Evliyânın tasarrufu altına gireriz. Onlar neyi söylerse veya neyi anlatmak isterse onu söyleriz. Onlar bize mânevi muhabbeti ve aşkı şevklerinden vermeselerdi buraya mağripten ve maşrıktan bu kadar insan toplanıp gelmezdi.

Dâima hayırlı meclislerde olalım çünkü hayırlı meclisler seni hayra götürür, hayırsız olanlar cehenneme götürür.

Dün ana karnındaydık, bu gün dünya üzerindeyiz, yarın toprağın altındayız. Dünyanın kânunudur; önce yeryüzünde mekân tutarsın sonra toprağın altında mekân tutarsın. Sonra senin amelin neyse ameline uğrarsın. Defnolunduğun vakitte kapıyı açarlar ;

- Buyurun.! Derler.

Kapın sağ tarafından açıldıysa işin iyidir;

- Kalk bakalım yukarı, kalk!

Evet kalkıp oturduğunda sağdan veya soldan bir kapı açılacaktır ve içeri bakarsın, iyi şeyler gönderirsen iyi şeyler bulursun. İyi şeyler gönderemezsen bir şey bulamazsın. Kendi amelinle ve hizmetinle kabre gönderip hazır ettiklerin mühimdir. Arkadan gelen dualar ancak çiçeğin üzerine serpilen sular gibidir.

- Kabre indiğinde ne bulacaksın?

Gönderdiğini bulacaksın. Komşudan bir şey almaya orada sıra yoktur. İyi ameldeysen kapın açılır, seni içeri buyur ederler, hûri ve gılmanlar karşılar. Bu kün fe yekûn ile âletsiz edevatsız hazır olandır.

Eğer (hafazan Allah) kapı sol taraftan açılıp kul içeri baktığında, içeride yılan, çıyan veya akrepten ne kadar insana ürküntü veren haşarat varsa hepsinin ıslık çalarak dolaştığını görür. İster zengin ol ister fakir, ister âlim ol, ister zâlim, ister bey, ister paşa ol, ister işçi ister patron ol, iki taraftan birisine girecektir. Kapı sağ taraftan açılırsa görür ya ferah edersin veya sol taraftan bakarsın;

- Aman ne yapacağız?

Zaten dünya sarhoşluğuyla bütün vakit onun içerisinde olduğunun farkında değildin.

- kimdir bu adam tanıdın mı?

- Tanır gibi oluyorum ama daha kestiremedik (o vakit kendi fotoğrafı gösterilir),o benim!

- Sensen bu hâl senindir.

Mühürlü ağzınla hayır benim değildir diyemezsin. İşte orada yalnızsın, ne kadar zengin olsan da, sultan olsan da yalnızsın. Kabre yalnız yatarsın ve kabirdeki melâikeler orada hatır bilmez. Sağ taraftakiler hoş geldin diye karşılanacaktır, sol taraftakilere bu kadar zaman dünyada durdun bir yere yaramadın mı? Bir şey getiremedin mi? Denir ve demirden gürzlerle güm! diye kafasına vurulur.!

Bunun üzerine Şeyh Abdullah Dağistani Hz.;

“insan bir sabah, bir de akşam tefekkür etsin. Sabah kalktığı vakitte ben neyim? Kimim? Kim içinim? Ne yapmam gerekir? Neye mükellefim diye düşünsün, orada gerekir”

- Ben kimim
?

-
Ben Hasan oğlu Hüseyin’im, anamın adı şu.

- Senin aslî hüviyetini tanıdın mı?


Tanışabildin mi aslınla, yâni âlemi ervahta duran ve arşı tavaf edip duran has kullardan bir kimse misin? Sen kimsin, necisin ne işteydin? Biz buraya Allah’ın emriyle bir kul geldi diyerek yoklamaya, sınamaya geldik. Sen kimsin?

Temiz nesef sahibi soruları cevaplandıracaktır. Soyunu yediye kadar saysa gene kurtarır ki, kendisinin kimin sulbün den geldiğini, Adem a.s.’a kadar sayabilen Evliyâlar vardır.

- Sen kimsin?

- Ben Allah’ın kuluyum.

- Rabbin kimdir?

- Rabbim Celle ve Âlâdır.

Ya tevvif sürdürülür veya, şimdi sen serbestsin denir.
Çoğu tutulur ve cevap veremez. İçeride kalır. Tahkikat alınıp ceza verilir.

Onun için ey mümin; O mahşer gününde apışıp kalmamak için aklını bir parça kullanın, hareketlerinize çeki düzen verin. Çünkü ansızdan hücceten zuhur eden, hiç işitmediğiniz ve görmediğiniz büyük bir hâdise meydana gelebilir.

İşte Efendimizin vârisleri olan Evliyâlar, ümmeti Muhammed’in kullarına zâhirde ve bâtında hizmet ederek onları kurtarmak için mücâdele ederler. Sen de bir mukâbele arasan, sana da buldurur. İster mağripte isterse maşrıkta buldurur. Sana takviye verir.

Aklın genç ve dinç olduğu takdirde bedenin başına tâbidir. Bedenin başının emrinde yürür. Onun için dikkat et sağlam dur, şeytana teslim olmamak ve şeytanın hizmetinde olmamak saadettir. Bizi bu aczin içerisinde bırakma Yâ Rabbi...!


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

16 Kasım 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 109 - HAKKIN ÖLÇÜTÜ

Haftalar, aylar, yıllar geçiyor, dünya ihtiyarlıyor; geçen haftadan bu haftaya dünya daha ihtiyarladı, bizde daha yaşlanıyoruz. Siz de gençlik çağında yürüyorsunuz. Cenâb-ı Allah îman ile İslâm ile yürümeyi nasip etsin.Yeryüzünde îman ve İslâm ile yürüyelim küfürle yürümeyelim. Allah bizi Müslüman olarak yaşatsın, Müslüman olarak dünyadan çıkarsın, Müslüman olarak huzurunda haşir eylesin. Bu olmadıktan sonra Akdeniz senin olsa bu koca denizden içeceğin işte bir bardak sudur ki deniz portakal suyu değildir.

Düşünüyorum da;

- Bu denize kaç kova su döktüler? Bin kere, milyon kere mi su döktüler?

Bizim söylediğimiz dibini ıslatmadı!

- Bu denizleri yaratan ve dolduran Allah! Yukarıdan mı döktüler yoksa aşağıdan tulumbayla mı bastılar? Peki hadi onu bilemedin denizin suyunu tuzlamak için kaç torba tuz döktüler acaba? Diyorum ki bizim deniz çok mâvidir acaba kaç şişe mavi mürekkep döktüler?...

Eskiden insanlar paklanmak için küçük torbacıklarda çivit kullanırlardı, suya attığında masmâvi kesilirdi ve yıkanan çamaşırları onunla durular asarlardı, daha beyaz ve parlak olurdu. Şimdi keskin olsun diye içine çeşit türlü uydurmacalar attıkları deterjanlar çamaşırları daha beter eder. Diyorum ki; bizim denizin çiviti çok geldi...

Hiç bir şeyden haberimiz yok. Biz hazır bulduk. Hazır bulduğumuz halde takdir edemiyoruz. İnsan gücünün üstünde bu denizleri böyle halk edebilen, doldurabilen, bir Zât-ı âlâ olması lâzımdır ki eksilmesin, taşmasın aynı yerde dursun. İnsanlar aklını kullanmıyor. İnsanoğlu aklını kullansa nereye baksa Cenâb-ı Hak’kın varlığına ve birliğine, azâmet ve kudretine, saltanatına, ilmine, sanat ve hikmetine milyonlarca şahit bulur ve;

“Lâilâhe îllallah Muhammeden Resullûllah” der.

Aklını kullanmayanların çoğaldığı bir zamandayız. Aklını kullanmayanların başına aklını kullanmayan adamlar gelmektedir. Aklını kullanamadığı için ne yapacağını şaşırmaktadır;

- Şimdi buraya oturduk ne yapacağız? Nasıl hareket edeceğiz? Akıl vardı da korktuk, eskiyecek diye kullanmadık!

Aklını kullanmalısın. Bu mühim bir nasihattir. Her şeye bakmalısın, her şeye ibret nazarıyla bakana nice ilimler keşif olunur ve feth olur. Kuvvetler meydana çıkar ve eline geçer. Lâkin milletin bakışı koyun bakışına döner; nerde yeşillik var diye koyunlar gibi yemek için sağa sola bakarsa, geride kalanlardan olur. Avrupalı kâfiri cüzî dereceden aklını kullanmaya muvaffak olmuştur. Aklını azıcık kullanmaları sebebiyle bu kadar âletleri icât etmişlerdir. Bize gelince, biz diyoruz ki ;

- Biz niye uğraşalım, kafa yormaya lüzum etmez.

Biz aklımızı o kadarcık kullanmadık, kullanmadığımızdan dolayı Avrupa bizi mahkûm etti ve bize:

- Geri kalmış ülkelerin insanları (diye adlandırıyorlar)

Yani kafasızlar, kafalarını kullanmayanlar, akılları var da akıllı işleri olmayanlar. Akılları olsalar ve ya akıllarını kullansalar bize uymayacaklar.

Evet Kuran-ı Kerîm baştan sona insana aklını kullanmayı emreder. Onlar akıllarını kullanıp bu hakikatlerden pay alırlar, hak ve gerçek olduğunu bilirler. Akıllarını kullansalar ne kadar iyi olacak...

Fâtiha-î şerîfin yedi âyeti kerimesi vardır, kelime kelime mânâlarını çıkarırsın lâkin fâtiha bittiğinde ikinci sûre olan Bakara sûresi başladığında, "Elif Lâm Mîm" denir. Burada üç harf vardır. Elif bir harftir, Lâm bir harftir ve Mim bir harftir. Üç harf olarak ayrı ayrı okunur. Orada doğrudan doğruya, birinci sayfasında;

“Ey insan, bu kitabı okurken aklını kullanacaksın.”

Mânâsındadır. Akıl şimdi zorlanıyor..!

- Cenâb-ı Allah orada ne demek istedi? Elif, Lâm, Mîm dedi,

- Acaba ne demektir?

Şimdi akıl düşünüyor. Orada aklını kullanasın diye tâlim yapılmaktadır! İşte o tek âyeti kêrîme, bu insanları cehâletten yani en aşağı seviyeden alıp en yüksek seviyeye çıkartmaya yetişir; o üç harf... orada insanoğlunu karşılar;

- Söyle bakalım Elif, lâm mîm nedir?

- Odur, budur, şudur..! Diye düşünce gücünü çalıştırır lâkin katî olan neticeye varamaz.

Başka türlüsü de olabilir, yani bu sûretle Cenâb-ı Hak akla her yolu kullanmasını tâlim eder. Kuran-ı Kerîmi okuyan kişi aklını kullanmalıdır. Kullanmazsa anlayamaz. Hayvan anlamaz, hayvanın aklı yoktur. Aklı olup da kullanamayan; o da hayvan sınıfına girer. Aklını kullanmasa ezbere iş olmaz.

- Cenab-ı Allah bunu niçin söyledi?


Kalbine îman hakîkati girip de, kalbinde îman nuru açılan kimseler çok mânâ söyleyebilir .

Şimdi bunun üzerine kısa bir mânâ ki sende kavrayabilirsin: Efendimizin amcasının oğlu Abdullah ibnî Abbas Hz.leri sultanûl müfessirindir yâni Kuran-ı Kerîmi tefsir edenlerin sultanıdır. Kuran-ı Kerîmi tefsir edecek her kimse onun tefsirine bakmadan tefsir edemez. O demiş ki ;

“Bu üç harftir ama üç ummandır; ilk kapıda bize söylemek istediği;

Elif; Cenâb-ı Hakk’ın zâtına işârettir yâni Allah’a,

Lâm; Cebrâîl a.s.’ın son harfine delâlettir,

Mîm; Efendimizin mübârek ismi şerîfinin baş harfidir.”


Binâenaleyh burada denmek istenen şudur: aklınızı kullanın, Allah zülcelâlın, cenneti âlânın vahiy meleği Cebrâîl vasıtası ile has kulu ve peygamberi Muhammed a.s.’a göndermiş olduğu kitaptır bu...


- Hak ölçüleri nelerdir?

Hak ölçüleriyle kâinat ayakta durmaktadır. Hak ölçülerini bırakan kimselerin hâli, koparılmış dal gibidir, bir müddet şenliğini, diriliğini gözetir, o müddet geçtiğinde çiçekleri solmaya kendi buruşmaya başlar.

Hakkı bırakıp da batıla dönülürse batıl az bir zaman için parlaklık gösterse de batılın kuvvet alacağı bir yer yoktur. Onun için bizim talebimiz hakta hak ile sabit olmaktır. Hak ile bir kimse ebedi payidar olur bâtıl ile olmaz. Bâtıl sabun köpüğü gibidir; köpüğün aslı yoktur ama görüntüsü vardır.

Bu zamanda herkes dış görüntüye bakmaktadır. Dıştaki görüntü herkesi cezp eder ve arkasından o görüntü kaybolur. O görüntüye bağlanan, gönül veren kimse o da nâdedid olur yâni o da gider.

Hak ölçüleri insanlığı ayakta tutmak içindir. Tabiat kanunları dedikleri aslında hak ölçüleridir. O ölçülerin dışına çıkılamaz. Üzerinde yaşadığımız dünya ve içinde yaşadığımız her hâdise bir ölçüye bağlanır, o ölçünün dışında bir hâdise olamaz. Bu dünyanın fennini mekteplerde öğrenen çoluk çocuk biliyor. Fizik kanunu, kimya kanunu, cebir kanunu bunu gibi kaç ilim dalı varsa hepsinde kanun mevcuttur, o ölçülere uyulacaktır. Ölçünün dışına çıkmak olamaz. Bunu bize Cenâb-ı Hak gösteriyor.

Şimdi bu asırda yaşayan entelektüel denilen sivri akıllı, aklını kullanmayan, kullanırsa eskiyecek diye korkan dört köşe kafalılar vardır. Onlar her şeyde bu kanunları görür ve tabiat kanunları der, insanın kendi hayat kanunlarını kabul etmez. İnsanın hayat kanunu değişmez, bozulmaz, o sabittir. Kanunların üzerinde gitmek mecburdur, o kurallardan çıktın mı işin bitiktir.

Yaklaşık doksan senedir bizde modadır, tabiat kanunlarını bizim etrafımızda olan meseleler olarak kabul ediyoruz. İnsanın kendi zâtında ve şahsında onu kabul etmiyoruz. İnsan hayatının hak ölçülerini reddediyoruz. Ağaç için, yerler için, dağlar için, gün için, güneş için kabul eder, insan hayatı için kabul etmez. Çünkü kendi hayatı içindeki hak ölçülerini kabul etse onun hayatı disipline bağlanır.

- Kâinatta disiplinsiz bir hâdise var mı?

Her şeyin bir disiplini vardır. Yirminci asrın insanı kendi hakkında bunu kabul etmiyor, gelişi güzel, kânunsuz ve ya nâm-ı diğer orman kanunu istiyor. Orman kanununu kabul ediyor, Kuran kanununu kabul etmiyor yâni Kuran-ı Kerîm’den gelen hak ölçülerini kabul etmiyor. Onun için başlarına öyle bir çorap ördüler ki ne taraftan çözüp kurtulacaklarına dâir, akıllarında hiçbir çözüm kalmadı. Cenab-ı Hak;

“Azgınlıkları daha da artsın diye bırakıyorum, lâkin ben iyi ilmek atmışım (ya ayaklarından, ya bacaklarından, ya ellerinden herhangi bir taraflarından) ne kadar uğraşsalar bir tarafa kımıldayamazlar”

yâni “Ne kadar uğraşsalar tutup geri çekilecek, hak ölçülerine getirilecektir”denmek istenmiştir.

Bir insan veya bir toplum veya bir ümmet hak ölçülerine bağlanıp tâkip etmedikçe, cemiyet saadetini ve nîzamını bulamaz. Çünkü Cenâb-ı Allah’ın bize vaadetmiş olduğu dünya nimetleri, dünyanın izzet ve şerefi hak ölçülerine senin bağlandığın derecede olur. Hak ölçülerini bırakıp çıktığın zaman başına zıddı gelir, meselâ; izzetin yerine zillet gelir, devletin yerine mahkûmiyet, nûrun yerine zûlmet, iyiliğin yerine hastalık, genişliğin yerine darlık, şerefin yerine şerefsizlik, bereketin yerine bereketsizlik,uğurun yerine uğursuzluk, tatlılığın yerine acılık, hayâtın yerine mevt, sûlhun yerine harp gelir.

Hak ölçülerine uymalısın. Hak ölçülerini kendine uydurmaya çalışırsan, sen hakkı harama uydurmaya çalışıyorsun demektir. Herhalde darlıktan kurtulup genişliği bulmak için yâni yitirdiğini bulman için hak ölçüsüne gelmen lâzımdır. Asıl hakîkatin hepsi bundan ibârettir. Anlayana aşk olsun, bir defa anlayıp tatbik edene yedi defa aşk olsun.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 108 - DÜŞÜNMEK

İslâm düşünceye ehemniyet atfeder. Efendimiz s.a.v.;

“Düşününüz" diyor.

Çünkü düşünce yolu aklı kullanma yoludur, düşünen kimse aklını kullanıyor demektir. Akıl düşündükçe açılır. Avrupalılar bu kadar îcatları düşüne düşüne bulmuşlardır. Düşünmeden akıl çalışmaz, akıl çalıştı mı her şeyi yapar, bundan daha acâyipleri vardır. İnsan daha ne gibi tasarruf yapabilir diye sıralasak sabaha kadar bitmez. Aklını kullanmanın yolu düşünceyledir, ezber okuyan biri aklını kullanmaz;

Onun için âlim bir kişi, hâfız bir kişiden ileridir. Hâfız düşünmeden okur, âlim düşünüp okur; hâfız mânâ çıkaramaz, âlim mânâ çıkarır. Sonuç olarak düşünüldüğü vakitte akıl ihtişaf eder, akıl hazîneleri açılmaya başlar. Çünkü Cenâb-ı Hak’tan bize îkram olunan hesapsız hazîneler vardır. Kullansak içeriye gireriz, kullanamadığımız için âdi rutin üzerinde gidip geliyoruz.

Aklı kullanamadığımızdan geri kalmışız. Aklı kullanmak bize zor geliyor, Avrupa dan gelsin biz ne zorlanacağız...diyerek kopyacılık yapıyoruz. Avrupa aklı düşünce yoluyla bilmiştir. O yolu onlara İslâm tâlim eylemişti. Bildiler ve ona göre yürüdüler. Düşündükçe de nazarı bilgiyi, ameli bilgiye döndürdüğünde yanî nazariyattan tatbikata geçildiğinde tatbikatında başka ilim meydana gelir. Çünkü aklın vûs’atı bütün dünyayı zâhirde ve bâtında denizin altından gökyüzüne kadar kaplayabilir.

“Ve sakalelehûm mâ fissemâvatî ma fil erdî cemî’

Yerde ve gökte ne varsa musahhar kıldık... Yetişmeye sizin iktidarınız vardır. Cirminiz küçük ama size verilen kuvvet ve akıl, kâinatı cebinize koyar. Compüterler sizin kâinatı kaydedebilir. Lâkin Allah yapısı olan insanın compüteri yani insanın beyni bütün kâinatı her ayrıntısıyla, her şeyiyle beraber içerisine almaya, zapt etmeye imkânı olan bir sûrette yaratılmıştır. Hepsini kaydedebilir. İnsanda acâyip kuvvet vardır ama kullanamıyoruz. CD denilen insan yapısı, binlerce sözü, küçük bir platinin üzerine doldurabiliyor.

Beyin Allah yapısıdır. Akıl kullandığın derecede kâinatın hepsini içerisine alabilir. Bunu aldıktan sonradır ki Cenâb-ı Hak ile muhatap olur. Onu alamasa tahammül etmez, infilâk eder. Bir kimse bütün aklını kullandıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda durmaya müstail olur, değilse tahammülü yoktur.

Onun için insan; Cenâb-ı Hak’kı temsîl eden mahlûktur, yaratıktır. Acâyip hâl ve şânı vardır. Cirmimiz çok küçük ama verdiği iktidârı kimseye vermedi ve sen o kudret ile Cenâb-ı Allah’a muhatap olursun. Sana der ki;

- Ey kulum..!

Sen de;

-Yâ Rabbim.! dersin.

Allah’ın saltanat ve azâmetini seyretmeye o vakit güç bulursun değilse yanarsın.

Yâ Rabbi bu mübârek yevm-î aşûrede olan fütuhat ile bu güne tahsis olan rahmetlerle bize îman ve İslâm’ı lütfeyle, senin azâmetini seyreylemeye, o makamda senin huzurunda durmayı da bize müyesser eyle. İhvânımıza, ahvâlimize, ehlimize hayır kapılarını aç, İslâm’a kapıları aç, İslâm’a kapıları kapatmak isteyenleri yeryüzünden at, atmaya izin ver bize Yâ Rabbi, Habîbinin münâcatlarının hürmeti için bize rahmet kapılarını aç, rahmetlerini yağdır. Bulutsuz da yağan rahmetlerini yağdır, yeryüzünü yeşerttiğin canlandırdığın gibi bizim ölü kalplerimizi de sen ihyâ eyle, ümit kesen yerde kuluna yetişen rahmetlerinden bizim imdâdımıza yetiş Ya Rabbi!

Ya muhavvirel havli vel ahval, havlil alena ilal ahsenihal, bi hürmeti men enzelta aleyhi suretel fatiha...

Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

13 Kasım 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 107 - AKLI KULLANABİLMEK

İnsanoğlu çok cebbarlaşmıştır;

- Neden?

Cenab-ı Hak bir parça âciz insanlara ön verdi, ilâhi kuvvet denizlerinden bir nokta açtı. Dünyanın ömrü bitmeye doğru geldiğinden onlara bir şenlik olsun diye bir kuvvet membası musahhar kıldı bu elektriktir. Cenab-ı Hak’kın sonsuz kuvvet denizlerinden bir şuadır. Cenab-ı Allah bunu kullanmaya bize izin verdi, elektrik ne görülür ne tutulur. Bu kudret kendi başına görülmez ve tutulmaz lâkin bir şeyin içerisinde çalıştığı bilinir ve görünür. Yaptığı iş görünür, kendisi görünmez, çünkü cisim değildir. Bütün görülen ilerleme dedikleri işler varsa hepsini elektriğe yaptırırlar. Cenab-ı Allah, elektrik kuvvetini, cereyanı insanın emrine verdi ve ona emreyledi ki;

“ İnsanoğlu seni istedikleri gibi kullansın, itaat edeceksin: Ses mi almak isterler, itaat et işit, söyletmek mi isterler söyle, yürümek mi isterler yürü, yürütmek mi isterler yürüt, uçmak mı isterler uç, çamaşır yıkatmak mı isterler yıka, ortalık süpürmek mi isterler süpür, dokuma mı yapmak isterler yap, ekmek mi yapmak isterler onu da yap, yüzmek mi, dalmak mı, görüntü mü, ışık mı, computerler, satalitler, füzeler, daha neler neler..!. Her hizmeti yapacaksın lâkin kendilerine görünmeyeceksin çünkü o zamanın insanları aptal, ahmak olacaktır ve diyeceklerdir ki; biz görmeden Allah’a inanmayız (hâşâ biz onlardan değiliz) Allah bizi onlardan etmesin. Onlara göstereceksin ki;

“Görünmeden iş yapan bir kuvvet de vardır.”

Sen bizim kudret denizlerinden bir şua olarak görüneceksin, seni göremeyecekler, tutamayacaklar. Yalnız senin yaptıklarını görebilecekler ve tutabilecekler.o ahmak inanmayanlara diyeceksin ki;


“Beni göründe ona göre inanın”

Elektriği gören var mı? elektriğe değebilen, onu hisseden var mı? Yoktur. Demek ki ne görülüyor ne de dokunuluyor, lâkin yaptığı iş ortadadır. Kuvvete mecbûri inanacaksın, soruyorum;

- Elektrik akımı denilen, cereyan; Cereyan eden nedir? Atomlar mı, cisim mi, kütle mi, harâret mi nedir? akan su mudur, sudan başka bir şey mi, akan nedir?

Akan kudrettir.

- Bu kudret nasıl senin eline verildi? Pil kudreti nasıl tutuyor, burada akıp giden nedir?

Zamanın Allah’ı inkar eden ahmak insanların kafalarına vurmak için bir ispat şekli;

- Peki görünmeden inanmam diyorsun, şu teli tut bakalım;

(Ona değdiği anda elini çekiyor)

- Ne oldu? Bir şey görüyor musun?

- Sende değ de gör bakalım bir şey görüyor musun, görmüyor musun?


Dokunduğun anda bütün vücut sarsılıyor, ne var bunun üstünde?

- Nasıl bir iş bu? Âdi tel değil mi?

- Hah hah hah âdi tel…!

Demek ki kainatta görünmeyen kuvvet, kudret dolaşıyor. Boş olsa yıldızlar boşluğun içinde duramazdı.

- Hava olmasa tayyare uçabilir mi? Hava olmasa bu boşluk dediğimiz nedir?

Hava olmasa uçamıyor diyoruz çünkü boşluğun içerisinde düşecektir. Bu gökyüzünü yedi göklerle donatan Allah (cc) yıldızlar ve güneşler boşluğun içinde nasıl yüzer? Elektrikle mi? kablomu var? Zincirle mi?

Demek ki bunun içinde gördüğümüz semâmızda, bizim içinde bulunduğumuz bu atmosferde, göremediğimiz veya temas edemediğimiz kudretle doludur. ilâhi kudretin doldurmadığı yer yoktur. Boş olsa dünya, güneş ve galaksiler olmaz. Biz görünmeyen kuvveti söylüyoruz.

Kör cahiller; görelimde inanalım davası sürerler, onun için bu meseleyi bize olan tâlimatla daha genişletelim dedik:

Bizim atmosferimizin içinde, dışında da yıldızların güneşlerin ve galaksilerin durup içinde akıp gittikleri yüzdükleri bir şey vardır. O şey Allah’ın kudret denizlerinden bir noktadır. O olmasa yıkılır biter hiçbir şey ayakta duramaz, vücutta görünemez. İlâhi kuvvet onları çağırıp durdurmasa onlardan hiçbir şey varlıkta görünemez, sırf ilâhi kudretin durdurmasıyladır. Biz cahiliz hiçbir şeyden haberimiz yok, derinlemesine düşünemiyoruz. İnsan aklı üzerine araştırma yapan bir âlim vardı. İnsan beyni dev bir computerdir, dev bir alettir ama insanoğlu onun çok cüzi’sini kullanmakta. Aklını, kemâlini kullanamıyor, o denizden bir katre yâni nokta gibi bir şey kullanıyor. Aklını kullanıp da Allah’ın azâmetini göremeyecek adam yoktur. Lâkin dev mikyasında olan aklı durduruyoruz;

- İnsan aklını nereye kullanır?

Yirmi dört saatin içerisinde her gün kullandığımız meselelere kullanıyoruz. Mektepte, üniversitede okunan dersler zaten üstün körü şeyler, binâenaleyh talebeler çok az bir şeyle iktifa ediyor. Onun dışında hayat rutini aynıdır. Çocuk mektepten gelir, ailesi varsa oturur, yoksa kendi başına bekârlık yapar, evinin tertibini yapar, yer, içer, giyinir, yıkanır. Geriye kalan zamanının bir parçasında da o dersler için kullanır. Lâkin muazzam akıl potansiyeli havada kalır. Kullanmadan gidiyoruz, halbuki Cenâb-ı Allah;

“Lealleküm tâkilûn; aklınızı kullanın” diyor.

Zaten bir kimse kahvehaneleri dolaşmak, yollarda it taşlamak, kızlarla flört etmek, pavyona koşmak, sokakta bağırıp çağırmak yerine aklını kullansa bunlardan hiçbirini yapmaz.

Bunlar zevk-i tabîdir yani insanın nefsindeki nefsâni arzulardır. Bunların hiçbirinin akılla işi yoktur ve aklı mahkûm eder. Onun için insan aklını kullansa derhal anlar. Yoksa,

“Göster de inanayım, görmediğime inanmam”

Diye saçma sapan sormaz. Eşek bile öyle soru sormaz. Eşeğe sormuşlar;

- Bunlar gibi insan olmak istermisin?

- Yok, onlar benden daha eşektir, böyle insan olmayı istemem, çünkü düşünmeyen adam benden daha eşektir. Bana düşünme diye bir şey verilmedi, onlara verildiği halde eşekçe hareket edip, bizim sınıfa giriyorlar. Ben onlarla olmaya tenezzül etmem, o kadar eşek olmadım!



Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.




12 Kasım 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 106 - MUHARREM AYININ HİKMETİ

- Muharrem ayının hikmeti nedir?

Muharrem ayı şerefli, hürmetli, kıymetli aydır ve muharrem ayının onuncu günü bilhassa çok mübarek, yüksek tâzim olan, Cenâb-ı Hak’kın Enbiyâlara, Evliyâlara ve darda kalan müminlere ilâhi yardımını gerçekleştirdiği gündür. Bu günde Efendimiz oruç tutmayı tavsiye buyurmuştur.

* Âdem Peygamberin tövbesinin kabul olunduğu,

*Nuh a.s.’ın gemisinin cudi dağına oturması, tûfanın kesilmesi, îlahi azabın def olması,

*İbrahim a.s.’ın nemrutun ateşinden halâs olması,

*Musa a.s.’ın firavunun zûlmünden denizi geçip selâmet bulması ve firavunun askerlerinin denizde gark olması,

*Yunus a.s.’ın balığın karnından çıkıp selâmet bulduğu,

*Süleyman Peygambere mülk ve saltanat verildiği,

* İsa a.s.’ın gökyüzüne çekildiği,

*Efendimizin ümmetine çeşitli ilâhi yardımın yetiştiği, Mekke-i Mükerremeden Medineyi Münevvereye hicret buyurdukları gündür.

*Ümmeti Muhammediyeye de mutlak galibiyet verileceği ve rivayete göre de Mehdi a.s.’ın çıkacağı gündür.


Onun için bütün Evliyalâr bu güne bakar. Cenâb-ı Hak bir şey murad ettiği vakitte kimseye bir şey danışmaya ihtiyaç yoktur. İsterse bir şeyi tehir eder; Olmasın! der, isterse bir şeyi acele meydana getirir, olmasın diyenlerin aksine meydana getirir. İstediğini yapan Cenab-ı Allah’tır. Beşerin gücü, hepsinin tekniği, teknolojisi, Allah’ın kuvvetinin önünde bir nokta bile gelmez.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

11 Kasım 2009 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 105 - SOHBETİN HAKİKATİ

Sıcaktan biz sefere çıkamayız, muharebe yapamayız diye münafıklar Efendimizin huzurunda söylediklerinde, ayeti kerimeyle Cenâb-ı Hak bildiriyor:

“Kûlnaru cehenneme aşeddü harra”

Bu iki söz sohbettir; insan nefsi vahşidir, arsızdır, münâsebetsiz, şükürsüz, niyâzsızdır. Nefisleri kendi havasına bırakırsan insandan daha alçak bir mahlûk yoktur. İnsan nefsini terbiye ettiği takdirde onun mertebesinden daha yüce olan yoktur. Bu sohbet terbiye içindir.

Sohbet bizim tarîkatımızın esas istinad ettiği hizmettir. Çadırın ortasındaki direk olamasa çadır aşağı iner, tarikatımızda da sohbet o derece mühimdir, çünkü insanın nefsi terbiyeye muhtaçtır. Terbiyede Meşâyıhların ilk kullandıkları ûslub, ıstılâh ve metot sohbet yollarıdır. Usül; Az az ve tekrar ede ededir. Tekrar ede ede eşek bile alışır. Elbette ki insanın kâbiliyeti eşeğinkinden çok yüksektir. İnsanın eşekten evvel öğrenmesi lâzımdır. Eşekten sonraya kalırsan sen o zaman eşekten daha eşek olursun. Onun için sohbet esnasında insan kulak vere vere alışacaktır.

Mânevi meclislerde, sohbete mezun olan yani izinli olan kimsenin, mânevi gücü de vardır. Onlar nazarlarıyla ve kalpten gelen mânevi dalgalarla terbiye ederler. Tabî onları siz anlayamıyorsunuz. Anlayamadığımız için onlar bizi sohbetle terbiye ediyor.

Sohbette nefisler kırılır, evvelâ vahşi sıfatlar görünmeye başlar. İlk önceleri kendini bilmez: ben çok iyiyim hâlim güzeldir zanneder, kalbim temizdir, ben şuyum, buyum diye kendi nefsini tezkiye eder, temize çıkartmak ister.

Hiç bir kimse kendi nefsini, nefsine mahkûm olduğu müddetçe yere vurmak istemez ve kendi nefsinin altındayken, nefsim kötüdür demez. Benim nefsim kötüdür dediğinde nefsinin hükmünün tahakkümü bitmiş olur. Nefsin iddiası;


- Sen çok iyi birisin! Dir

Mânâsı; Hâlinin kötü olduğunu bilme, benim üstüme varıp gelme ve benim saltanatımı yıkma! Dır.

Nefsin seni köle gibi kullanıyorken, kendi nefsin sana istediğini yaptırıyorken nefsinin sana eşek olması ve senin ona hükmedip onu istediğin istikamete yürütmen çok ağır bir meseledir.

- Biz iyiyiz, bize kim kötü diyebilir?

Senin namazın, niyâzın, zikrin yok, tesbih, hayır hasanatın yok, farz, vâcip, sünnet diye bir şey bilmezsin, her haramın içerisine girer batarsın, sen nasıl iyiyim dersin?

Nefis der ki;

- Ona bakma! biz iyiyiz temiziz.

Nefis boş lâfazanlıkla kendi hükmünü yürütmek ister. Sana;

- Hastayım tedâviye muhtacım.! dedirtmez.

Bir kimse kendi iyiliğinden bir dem vurdu mu bil ki nefsinin kölesidir, iyi olmak istemez. Eğer bir insan iyiyse nefsin hâkimiyeti biter. Nefis köle olur, ruhâniyet ileri gelir ve sen iyiler sınıfına kaydolursun.

Nefis ehli katiyen ben kötüyüm demez. Dâima ben iyiyim, benim kalbime bak ben temizim der. Görüntüsü kötü, yaptığı iş kötüdür. Onun için bu sohbetlerde insanlara nefsinin hareketi gösterilir. Nefsinin seninle muamelesi nasıl, nefsin sana ne diyor, neyi teklif ediyor, onu bilirsin. Nefsinin sana teklif ettiğini şeriat terazisinde tartarsın. Çünkü şeriat terazisi dışında hangi teraziyi kullanırsan canım sen mükemmelsin diye senin nefsini alkışlayacaktır.

İnsan nasihati ilâç gibi görür ve der ki;

- Bizim ihtiyacımız yok onu sen hastalara içir, biz hasta değiliz ki, nasihati ne yapacağız?

Bir kimse varmış çay bulamamış, çayın yerine ada çayı, otlardan, kokulu gül yapraklarından ve kır çiçeklerinden çay yapmış ikram etmiş ki biz ona zuhurat çayı deriz. Bu çay mide fesadına ve bağırsaklara iyi gelir. Ertesi günü o kimseye ikinci defa aynı çayı getirdiğinde;

- Gene mi bundan getirdin, hasta değiliz ki, bize doğru dürüst çay ver!

Bunun gibi şimdi ruhen hasta olan insanlara, nefsinin kölesi olan kimselere nasihat ettiğinde hemen isyan eder, der ki;

- Bize bunları ne söylüyorsun, bunları biliyoruz, başka bir şey söyle.

- Sana masal mı anlatayım?

- Masal söylesen iyi onu dinleriz..!

Hâsılı kelâm insan nefsi terbiye olmayacağı zaman kendini tertemiz sayar, kendisini zemzemde yıkanmış pak kimse hesap eder. Ne zaman ki bu sohbetlerde onu bulunsun da dinlesin diye zorlarsın, ağır ağır der ki;

- Acayip, biz kendimizi iyi zannederdik, bu sözlerden anlıyoruz ki, biz bir şeye yaramazmışız.

O mertebeye gelip de “hastayım” dediğinde hekim bir çare bulur iyi yapar. “hastayım” demeyip hekime gitmediği müddetçe onu iyi olmasına imkân yoktur. Kendisini iyi zanneder halbuki hastadır ve tedâviye muhtaçtır.

Tedâvi olunmadığı takdirde iki şıktan biri olur; ya hastalık devam eder veya ömrü tamamlanır ve o hastalıkla dünyadan çıkar gider. Onun için Nakşibendi tarîkatında, herkes oturur dinler; Bazılarının nefsi ayağa kalkar hücum etmek ister, bazılarına ağır, zor, yersiz, yanlış gelir. Hastalar her bir sûrette bağırmaya başlar, nefisleri içerdedir.

- Bizde ne var, çok iyi insanlarız.

- Çok iyi insanlar olsanız kuş gibi havada uçarsınız!.

Nefsindeki noksaniyetten dolayı sen uçamıyorsun. Roketi havaya atmadan evvel kontrol için kaç tane ustabaşı, mühendis gelir ve her şey mükemmeldir diye altına imza veya mühür basmadıktan sonra onu yukarıya bırakmazlar, çünkü tehlikelidir. Vaktin hesabını yanlış tayin ederlerse, yukarıya çıkacağına başı döner ve aşağı düşer. Böyle hâdiseler defalarca olmuştur, onun için sohbet esastır. Çünkü sohbet terbiye eder.

Lâkin bizim zamanımızda Vaaz-ı nasihat müessesesi kalmadığından sohbetle terbiye edilebilen kimse kalmamıştır. Halkın nefisleri istediği gibi hürriyetlerini almış, her şeyi yapmaktadır. İşitilmedik cinayetler, pislikler, türlü türlü zulümler gerek her gece şeytan dolaplarında (televizyon) ve gazetelerde doludur. İnsan nefsi vahşidir, hunhardır, kan içicidir. Onu zaptı rabta alamazsan, yaptığı eziyeti, zulmü, kötülüğü hiçbir vahşi hayvan yapamaz.

Allah Allah Aziz Allah,

Allah Allah Kerim Allah,

Allah Allah Subhan Allah,

Allah Allah Sultan Allah

Onun Sultanlığını kabul etmek sana yetişir, haddini bilirsin, dersin;

- Üstümde Sultan var, Sultan istediğini yapar. Ey nefsim sen sultan değilsin. Sen kulsun kulluğunu bilesin edep dairesini gözetesin.

Pâdişahın huzurunda yürürken;

"Büyüklenme pâdişahım senden büyük Allah var!"

Deyince sultan boynunu edep üzerine eğermiş. Saltanatla beraber edep müessesesi de yıkıldı, gitti. Küçüğün büyüğü tanıdığı yok. Sen sen, ben ben olduk. Başlar ayağa indi, ayaklar baş oldu. Şimdi ayaklar birbirini yiyor.

Bu gibi meclislerde bir parça dikkat edersen, nefsimizin ne melanet olduğunu, ne kadar tatsız iddia yaptığını bilebilirsin. Nefsin yanında olmazsında nefse karşı olursun. Nefse karşı oldun mu Allah sana yardım eder, nefsini bir gün mahkûm edersin. Nefsini mahkum edemeyen Allah’a kul olamaz .

Allah bize rahmet, hidâyet, selâmet, sıhhat, âfiyet versin, cennet kapılarını açsın.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

10 Kasım 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI – 104 – UYANIK OL ALDANMA

Uyku Cenâb-ı Hak’tan büyük bir lütuftur. Allah uykumuzu kaçırtacak haller başımıza getirmesin. Bu imtihan aleminde çeşit türlü hâl insanlar içindir. Her hâl bir türlü imtihandır. İmtihandan selâmet çıkmak elbette iyidir. Geçememek iyi değildir. İnsanlar çeşit türlüdür, bazı haller geldiğinde insan uykusunu alamaz. Kahrın şiddetinden gözünü yumamaz, yumsa da uyuyamaz.

- İnsan ne zaman uyur?

İnsan gailesiz olduğu zaman uyur. Korkusu ve telâşı olan insanı uyku tutmaz. Aç olan veya hasta olan insan uyuyamaz. Uyku ilâhi bir lütuftur ki başını koyduğun anda rahatça uyursun. Çokları içinde bulundukları nîmeti takdir edemez.

İnsan şöhret sahibi yanî meşhur olmak ister. Kimisi zenginliğiyle, aklıyla, ilmiyle, kuvvetiyle, beyliğiyle, paşalığıyla ünlü olmak ister. Bir kimse dünyaya ait olan şöhretin arkasına düşerse perîşan olur.

Sen âhiret saltanatı istemelisin. Dünya saltanatında sana yük ve ağırlıktan başka bir şey verilmez. Dünya mülkünün vereceği şöhret seni helâk eder, arkasına düşme. Mesuliyet taşıyanlar zaten dünyada filân bey, filân kimse diye meşhur olmuşlardır. Onların yatak odalarında ayrı, husûsi bir telefonları vardır. Arayanların hepsi kontrolden ve sansürden geçer. Çünkü öyle birini her telefon açanla görüştürürlerse, bir gün kırk sekiz saat olsa yetişmez. Uygunsuz bir anda telefon çalabilir;

- Kim o?

Kırmızı telefon! münasebet tanımaz. Yâni hayatın tadı tuzu yoktur. Dünya rütbeleri yükseldikçe kuru şöhreti vardır. Örneğin çok gösterişli bir meyve olur ama içi tatsız haldedir; bu dünya rütbelerinin hepsi öyledir, dışı çok gösterişli parlak ama içi on para etmez ebu cehil kavunudur. Ham zade denilen acı zemberek zehir gibidir.

Hâsılı kelâm Cenâb-ı Hak bizi dünyada her şeyle imtihan eder. Her imtihandan selâmet geçmeye bakmalısın. Her hâl insan içindir. Akla fikre gelmeyen olaylar başkalarına geliyor, sana gelmediği için şükretmelisin. Dağın taşın dayanamadığı emâneti üzerine alan insanoğlu çok çeker, çok şeylere dayanır. (Allah’a sığındık; Yâ Rabbi sen bizi ağır yükün altında ezilenlerden etme)

İnsan öğrenmelidir. Bilmezdim demek insan için şeref değildir. Bilmemek öğrenmekle telâfi edilir. Dünyanın her hâl ve şânı Müslümanlar tarafından bilinmelidir. Mümin aldanmamalı, Müslüman aldatılmamalıdır. Müslüman ahmak olmamalı ve kendisine ahmak dedirtmemelidir;

- Niye ahmakça hareket ettin, niye Müslümanları ahmaklıkla itham ettirdin, niye öğrenmedin?

Diye Müslümanlığa sövdürdüğü için iki kat cezası vardır.
Müslüman kiminle olacağını ve kiminle olması gerektiğini bilmelidir. Çünkü insan yalnız yaşayamaz. Bu sualin cevabını bilemediğimizin bedelini kaç asırdır çekmekteyiz.

Müslüman; dinsizle, îmansızla, ahmakla, hayâsızla, kâfirle, cahille, beynamazla, dînini saymayanla, dînine hürmeti olmayanla, hırsızla, yüzsüzle, sarhoşla,zînacıyla,dolandırıcıyla, rüşvetçiyle, uyuzla, kuduzla, ahlâksızla beraber olamaz.

El ilmu faridatun alâ kulli muslimu ve muslima ilim her kadın ve erkeğe farzdır, Diye bir hadis vardır.

- Müslüman topluluğu nasıl olmalıdır?

Hastalıklı mı, temiz mi, saralımı, uyuz mu, kuduz mu, bilmelisin. Olmazsa ayrılmalısın ve ayrıldığında temizlik arayanlar sana ulaşır. Bir iken iki, iki iken üç olursun ve gümrükteki teftişten yüz defa şiddetli teftiş ile sana gelecek insanları araştırmalısın, çünkü bir saat orada bulunması seni uyuzlaştırır, seni yozlaştırır, seni berbat eder, rezil eder, seni dinden imândan eder, hayâ veya namustan eder.

Allah bizi yolunu şaşırmayanlardan etsin ve doğru yola girenlerden etsin. Saltanat olmayınca edep yok, her şeyi saltanatla öğrenirdik, o bitti artık hiç bir şey öğrenilmiyor. Bu söylediğimiz kupkuru kalmış, âmiyane en basitinden ilimdir, lâkin Müslümanlar bunun farkında değildir.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi hz. Sohbetlerinden

9 Kasım 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 103 - SALİHLERLE BERABER OLMAK.

Büyükleri ve ulu kişileri sevmek ve onların izinde gitmek fazîlettir. Biz geçmiş tarîkat sahipleri müritlerin yolunu tutmak isteriz ama harcımız değil. Çünkü içinde bulunduğumuz şartlar, o geçmiş dervişlerin oldukları zamana göre değildir, çok sert ve çetindir. Bu asırlardan, bu günlerden önce insanlar iyileri takip eder, bağlanmak isterlerdi. Bu zamanın insanı bağlanmak istemiyor,

- Neden?

Bağlandığı vakitte bağlanmanın bir disiplini olur ve o disipline uyulmalıdır. Kaç defa tayyareye bindiysem, her defasında kız ve ya erkek hostesler, nasıl bağlanacağımızı bize tarif ederler. Kemerler bağlı oturduğumuz halde onlar usulen tekrarlarlar;

- Emniyet kemerini böyle kapatırsınız, böyle açarsınız. Derler.

Onun gibi biz bu bağlanma meselesini sürekli tekrar edeceğiz;

Evet mümin olan,ulu bir kişiye bağlanacaktır bu ilâhi emirdir.

Estaûzü ve kunu meassadikiyn

Emri şerifi vardır; sadıklarla beraber olun onlara bağlanın. Bağsız gezdin mi sana mesuliyet var demektir. O zaman sorulacaktır;

- Niye bağlanmadın? bir kimsenin emrine girmek sana zor mu gelmişti? kendi başına hür yaşamak istedin, iyi kullarımın çevresinde toplanın, onlara bağlanın demedim mi?

Allah kabirlerdeki sâdıklar için mi söyler yoksa bu sâdıklar diri mi? Diri ve yaşayan sâdıkları mı kastediyor,yoksa dünyadan geçmiş kabirlerinde yatan Evliyâları mı?

Sâdıkların hepsi kabirde yatıyor zannetmemelisin, onların dolaşanı da vardır. Giderse yerine başkası tayin olur, gelir. Cenâb-ı Hakk;

“Onlarla beraber olunuz.”

Buyurduğunda kabirdekilere gidip, yanlarına döşeğimizi sarıp yatalım mı demek oluyor yoksa hayatta olan sâdıklar mı anlatılmak isteniyor? Elbette hayatta olan sâdıklardır. İşte en büyük âfiyetimiz budur.

Herkes kendi başına buyruk olmak ister, kimse kimseyi dinlemek istemez. İyi olanı dinlemelisin, doğruyu bulmalısın, onunla beraber olmalısın ve onu teyit etmelisin. Bırakırsan Allah seni öbürleriyle beraber rezil eder.

Millet iyileri bıraktı alnı secde görmeyenlerle beraber oldu. Secde etmeyen adam iyi değildir, nefsiyledir ve ya şeytanladır, teyit edip ondan taraf olursan senin işin bitiktir.

- Bu şeyhlik davası nedir? Nedir bu tarîkatlar?

Diyenlere cevabım şudur :
- Eşek hoşaftan anlamaz, sen hinninsin. Hinnin; erkekliği olmayan adamdır. Sen erkeklerin işinden anlamazsın, git işine teneke çal. Çocuk erkek işinden ne anlar? Sen daha yetişmedin, aklının ermediği işe karışma. Eşeğin önüne bir tepsi baklavayı koyarsan, eşek başını öbür arkadaşına döndürür;

- Saman kalburu nerede? Diye arar.

Akılsız adam eşeğe baklava koymuş, eşek hoşaftan ne anlar? Sen tarikattan ne anlarsın? Adam ol ondan sonra ben sana anlatayım.

- Niye bağlanıyor, niye rabıta yapıyor? Diyor;

- Allah’ın emridir, Allah bağlanın. Diyor.

Ve râbitu.....(râbıta yapınız) diyor.

Râbıta Allah’ın kavlidir ve râbıta âyetinin içerisindedir. Râbıtayı, bağlanmayı, murakabeyi inkar ederlerse dinin içerisinde daha ne kalır? Din bundan ibâret oldu!

Ey mümin; iyilerle beraber olmalısın. Ama kabirdekileri değil hayattakileri aramalısın. Peygambere hitap sana da hitaptır:

“Seçiniz arayınız, iyisini bulunuz ve iyisine teslim olunuz. Onlara danışınız!”

- İyilerimize danıştığımız var mı?

Şaibulleylivennehar;

Bu millet nefsinin kölesi, şeytanın maskarası olanlar ile haşr olunur. Onun için başlarına bunca felaket gelmiştir, kurtulmak kolay değildir.

Dinimizle alay edenlere karşı Müslümanlar sessiz oldu. Dînini îmanını müdafaa edemiyor. Efendimiz s.a.v.,fitne hakkında, âhir zamanda olacak kötülükler hakkında binlerce hadîs-i şerif buyurmuştur. İşâretle beşâretle bize bildirmiştir. İşte günümüz her türlü fitnenin meydana çıktığı, yayıldığı ve görüldüğü zamandır.

Vetteku fitneta la tusibenellezine zalemu min huffasa; (Enfal/25)

Öyle bir fitneden sakının ki yalnız zâlimlere gelmeyecek, zâlimlere bir cihetiyle destek oldukları için umuma inecek ilâhi kahır vardır. İlâhi kahırdan sakının. Allah bizi affeylesin. Fitnenin içerisine düştükten sonra kurtuluş yok ve ya pek zordur, fitneye sebep olana da lânet vardır.

“Yâ Rabbi,bizi fitne günlerinde fitnenin içerisine düşmekten sakla” diye dua etmelisiniz.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sbetlerinden.

7 Kasım 2009 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI - 102 - İSLAM’DA ADALET.

Allah vardır (âmenna ve saddakna), bir sersem gelip de "Allah yoktur, ispat et "dediğinde, sen Allah yok diyen yok olasıcıya “Allah’ı ispat etmeye kalkma! olmadığına dair ispat yok” Efendimizin Peygamber olmadığını ve Kuran-ı Kerîm’in Allah kelâmı olmadığını iddia eden adam ispat etsin. Sabit hakikatlerin hilâfını kim iddia ediyorsa ispat etmek onadır, değilse kabul etmeye mahkûmdur.

Mümin olan kimseden zararlı bir iş gelmez. Zarar geldiğinde îmanından dışarıya adım attı demektir. Zarara ayak bastın mı, Zarar ettin mi İslâm dan dışarıdasın demektir.

Müslüman zararlı iş yapamaz. Zararı zararla karşılamak yoktur. O benim tarlamı yedirtti, binâenaleyh onun tarlasını yedirteyim, ektiğini sökeyim, evini yıkayım, filânını öldüreyim diye düşünmek veya uygulamak cahiliyete aittir.

İslâm’da zararı zararla karşılama diye bir şey yoktur. Avrupa ciltler dolusu kanun koysa da, bunun üstüne bir kaide getirememiştir. Bu bir satır hepsini doldurur, hiçbirine ihtiyaç yoktur.

Avrupalıların tedvin ettikleri yüzlerce gümrük kanunları, çeşit türlü kanunları vardır. Bizimkilerin de içerisi kanun dolu kütüphaneler sığmayan kütük kütük kitapları var. Hepsi kıvırtmak içindir, zararı men etmek için değil, kendi keyiflerine göre bir menfaat elde etmek içindir ve nihayet zararı zararla karşılamak içindir.

Hükümet bir kimseyi zararlı bir iş yaptığı için mahkûm eder, içeriye koyar. Adamı içeri koyup besiye çekilmiş eşek gibi kapatacağına, yaptığı zararı kapatıncaya kadar çalıştır.

En azından Osmanlı kanunu ki şeriat kanunudur, zararlı kimseleri memleketten sürgün ederlerdi, sürgün ettiği yerde çalıştırırdı. İngilizler, Osmanlı kanunu üzerine hapiste taş kırdırtır. Eskiden mahkûmların hapis elbiseleri vardı, birer kuruş yevmiye alırlardı. Bu hem hizmet olur, hem de dışarıya çıkıncaya kadar beş-on kuruş toplanırdı. Şimdikiler içeriye yığıyor, hapishanelerde televizyonları var, radyoları, romanları var, gazeteleri var birbirlerini şişleyecek şişleri de var.

İslâm’ın getirdiğini hiçbir nizam getiremez. İmkânı yok. Zarar îka etti, İslâm dairesinden dışarı çıkan adamı teşhir et;

- Bu adam İslâm dairesinden dışarı çıktı bu habisliği yaptı. De.

Tabelâ yaz tövbe edip işini düzeltinceye kadar arkasına as,. İçeri niye hapsedersin? Çeşit türlü iş yapanları niye gizlersin? İslâm’ın bir sözü bu kadar binlerce kanunları fesh eder, faydasız kılar. Onun için müminin her yaptığı işte bir fayda vardır.

Peygamber a.s.;

“Bir işi öğrenirseniz tamamını öğreniniz” demişlerdir;

Yani her işte birinci sınıf olunuz. Hangi meslekte olursan birinci sırada olmaya gayret etmelisin. Cenab-ı Hak öyle sever.

İslâm insan hayatına nizam ve intizam getirir. Müminin işinde kendisine fayda olduğu zaman ümmeti Muhammed’in hepsine fayda vardır. Aç boydan boya gazeteleri; her türlü pislik, tecavüz, rezalet, zarar, ziyan hesapsızdır. Yetmiş senedir milleti dinden îmandan, îmanın ve İslâm’ın hakikatinden uzak öylece yetiştirdiler, şimdi müfreze İslâmiyet’e gelmek isteyince kıyâmeti koparıyorlar.

- Olamaz, siz bu kanalizasyonu durduramazsınız, temize çıkarırsanız bize hayat yok.

Temizlenmesine şiddetle karşı gelmenin mânâsı da budur. Temiz su geçen yerlerin içinde sıçanlar görülmez. İşte hikâyemiz de bundan ibarettir.
Bizi kulluğundan atma Yâ Rabbi, doğru dürüst kulluğumuz yok ama kulluk yapmaya hevesliyiz.



Not; Ş.Nazım kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

6 Kasım 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 101 - İBRET, HİKMET, AMEL.

Efendimiz Muhammed (S.A.S.) buyurmuşlardır;

“Müminin nazarı ibrettir, sözü hikmettir, işi fâidadır, ameli faydaya vücut verir”

Efendimizden mîras olarak, İslâm’ın mîrası kalmıştır. Onların mîrası altın veya dirhem gibi dünyalık değildir, bu kıymetli miras ilimdir. Peygamberin mîrasını alan kimse hiç kaybolmayan bir mîrasa sahip olur. Çünkü dünyadan aldığımız mîras nasıl olsa bir gün elimizden çıkacaktır. Peygamberlerin mîrası dünyada da ahrette de bitmez.

“Bismillahirrahmanirrahim

Demek Peygamber mîrasıdır. Besmeleyle işe başlamak, besmeleyle iş görmek, besmeleyi kılavuz tutmak da peygamber mîrasıdır. O mîrastan olarak bize ulaşan söz; Müminin nazarı ibrettir, sözü hikmet, işi bir fayda, ameli faydaya vücut verir.

Efendimiz a.s saydığı bu üç sıfat, insanın kemâline delâlet eder. Bir insanın nazarı ibret olursa tabiî ki sözü de hikmetli olur. Hikmet söyleyen adam malâyani işlemez yani faydasız iş yapamaz.

- Hac zamanında Arafat’taki kalabalık, bu kadar hareket, bu kadar çadırlar, bu kadar tertibat ne içindir?

Bir günlük bir hizmet içindir. Zilhicce ayının sekizinde veya onunda bu şenlik artık yoktur. Bu hareket, bu kadar milletlerin oraya yığılması yalnızca bir gün içindir. Sabahtan akşama doğru güneş batmaya başladığı vakte kadardır. İkindiden sonra kalabalık dağılmaya başlar.

- Buraya bu kadar kalabalığı getiren, milyonları tahrik eden, harekete geçiren nedir?

Mânevi muharrik olmasa, kızgın çölün ortasına bu kadar insanı toplamayı zâhiri hiçbir kuvvet başaramaz. Ve mükerreren her sene bunun tekrar edilmesi, her sene başka bir şevk ile bu milyonlarca insanın Mekke ye toplanması...!

Görünürde bir şey yok. Görünürde meydanda yalnız çadırlar, çadırların altında toplanan insanlar var. Namaz kılan, lebbeyk çeken, çağıran, münâcat eden ve dolaşanlar var. orada sinemalar, tiyatrolar yok. Yüzme havuzları, pavyon, gazinolar yok. Kızgın çölün ortası. Milyonlarca insan orada elbisesiz, kefen bezine sarılı, başı açık, yalın ayak koşturuyor. Gökyüzüne bakarak Lebbeyk! Diyerek bağırıyor.

- Buna sebep ne?

Bazı Avrupalı kâfirler ve Türkiye’de bunu inkâr eden musibetler soruyor ki;

- Bu İslâm’ın şartını yerine getirmek için neden insanlar defalarca hacca gidiyor?

Hacca gitmek o kadar sıkıntı, şiddet veren bir şey olsa, giden bin defa âşık olacak hale neden düşsün ki?

Orada ne hava var? Senelerce böyle olduğu halde insanları buraya çeken nedir? Bunu düşünmüyor ve İslâm ile muharebeye kalkıyorlar. Allah’a karşı put takdim edip, Allah’a inanmayın, Allah’ın gönderdiği yola inanmayın diyorlar.! İçinde hiçbir mâneviyatı olmayan ilke diyorlar;

Bu yukarıdan değil, aşağıdan çıkan nefese benzer.

Hicaz farz olduğu andan itibaren bu kalplerde tasarruf eden bir veliyullah vardır: Mutasarrıf, Kutuptur. Onun orada hizmeti vardır. Ebu Ubeys dağında, İbrahim Peygamberin çağırdığı gibi o sene hacca gelecek olanları çağırır. İbrahim a.s., Kâbe’yi inşaa ettikten sonra çıktı, Cenâb-ı Hak buyurdu ki;

- Benim kullarımı çağır gelip Benim Beytimi tavaf etsinler, hac etsinler.

- Nasıl çağırayım? Kime çağırayım?

- O dağın üzerinden çağır, Ben atalarının sulbüne de işittiririm.

Bütün ümmeti Muhammedi, hicaza gelecek kim varsa hepsi, babalarının sulbünden ne kadar hacı varsa Beytullaha geliniz diye çağırıldığında;

Lebbeyk, allahümme lebbeyk.!

Dediler. lebbeyk diyenlerin hepsi ziyarete geliyorlar, o veliyullahında orada her sene hizmeti vardır. O dağın üzerinde durur ve manevi kuvvetiyle çağırır. Manevi kuvvetiyle çağırdığında kim olursa zapt olmaz, zincire bağlıda olsa muhakkak zinciri kırıp oraya gidecektir. Oradaki insanları toplamaya vesile olan manevi güç sahibi bir veliyullahtır. Hâlâ bu ağalar (ağa değil uyuzlar), İslâm’ı insan uydurması hesap ediyorlar ve putlarıyla İslâmı yeneceklerini zannediyorlar.

Avrupa’nın en güzel yerlerine meselâ İsviçre dağlarına insanları çağırsan, bir sene giderse, ertesi sene bıkar. Hatta iki, üç defa, beş defadan sonra ;

- Aman..! Çıktık, gördük ya, yeter! Nedir bu her sene? Çıkamam, edemem,.!

Hacca ise yüz yaşında insan koşarak geliyor. Hacı mestan gibi yüzelli yaşında Hümekâdan aslan gibi çıkıyor.

Bu bir ibrettir: Kâfirde ibret nazarı yoktur. Kafir ibret alsa, derhal Islâma girmesi lazım.

Hikmet; elbette müminin sözü de hikmettir. Hikmetsiz boş lâkırdı müminin şanına lâyık değildir. Hikmetle söylediğinde istikamet üzere olduğuna, doğru yürüdüğüne işarettir.



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.