28 Aralık 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 308 - AF VE AFİYET NEDİR?

Cenâb-ı Hakk hastalık yorgunluğu vermesin, hastalık yorgunluğu kalbin teklemesinden gelir. Uykusuzlukta yorgunluk verir vücut dinlenmek ister bu zâhiri olan ihtiyaçtır, uyursan, oturursan, dinlenirsen geçer. Ama hastalıkta otursan da yatsan da dinlenemezsin. O yorgunluktan Allah bizi saklasın. Çalışmanın yorgunluğu kolayca gider, hastalığınki gitmez.


Hz. Âişe anamız bir gün Efendimize sormuş,

- Kadir gecesini bulursam ne isteyeyim?

Kadir gecesinde bir an vardır, an açılır ve süratle şimşek çakıyor gibi kapanır. O tecellide, gafil insandan mâda uyanık kimseler ile hayvanat, binalar, dağlar, taşlar secdededir. Lâhzanın içinde ne istenirse şartı olmaksızın verilir. Efendimiz s.a.v.,


- Affu afiyet dile, affolunmanı ve afiyet üzere olmayı iste dedi. Onlara her kim mazhar olduysa her iki tarafta da kazanır.


* Affolunan kimse âhirette kazandı demektir,

* Afiyetli kimse dünyada rahat yaşayan insandır.

Afiyet oldu mu, hekim, ilâç ve perhiz gerekmez. Allah, kime afiyetini verdiyse, yediği her nîmetten kendisine bir fayda hasıl olur, zarar gelmez.

- Buyur ye, etli ye, sütlü ye,

- Kollestrol var, şeker var yiyemem.

Bunu diyen adamın dünyada yaşaması afiyetle değildir. Ne yese ona yaramıyor. Onun için Allah afiyetsiz bırakmasın.

Afiyetle yaşamak Cenâb-ı Allah’tan ilâhi bir ikramdır. İlâhi lütuf, Allah’ın sevdiğine ona kulluk yapmaya çalışana verilir, âsiye de kâfire de verilmez. Rabbin rızkını yiyip içip âsi olana, kurşun sıkanlara gözüne dizine dursun zıkkım olsun diye melekler beddua ederler. Cenâb-ı Hakk’ın kullarına,

* Dünyadaki en büyük ikramı afiyettir.

* Ahiretteki en büyük ikramı affolunmaktır,

Onun için affu afiyet de, kim buna sahip olursa dünyada da rahattır, âhirette de ebedî ve sermedî hayata. Cennetlere mazhar olur. Cenneti âlâda yüksek hayatı yaşar.

Sultanın huzuruna gelen biri soğan sarımsak, biber ister mi? Allah’ın huzurunda ne isteyeceğini bileceksin, belki komşundan soğan sarımsak istersin lâkin Allah’tan bunu istersen Yahudi gibi olursun. Allah Yahudilere kudret helvasıyla bıldırcın kebabı gönderdiğinde;

- Ya Mûsa, her gün bunları yemekten bıktık, söyle Rabbine bizi bir şehre koydursun, orda soğan, sarımsak gibi otlardan yiyelim!

Dediklerinde hitap geldi;

- Bre akılsız Yahudiler; Allah’ın size ilâhi lütfu olarak, her gün elinizi sıcak sudan soğuk suya girdirmeden, muntazaman bıldırcın kebabıyla kudret helvası geliyor. Bunu bırakıp bakla, börülce, sarımsak, soğan mı yemek istersiniz?

Şimdiki Müslümanların da ne isteyeceğinden haberi yok, bu tıpkı cevâhirci dükkanına girip soğan cinsinden otları sormaya benzer. Cevâhirci;

- Sen mahrumlardansın ve isteyeceğini bilemeyen akılsızlardansın. Sana yakut, elmas gösteriyoruz, sen bizden soğan, patates soruyorsun..!

Allah’ın önünde elini açtığında o duruma düşme..

- Ya Rabbî hayır ve afiyetimizi ver,

Dişin veya karnın ağrısa ne dünyaya ne âhirete yarar,

- Ah başım ah dişim, bu sızı kesilseydi ne olurdu..! Diye sabaha kadar yatağın içinde dönüp durduğunda, sızısız ve ıstırapsız hayatı temenni eder. Afiyet ne büyük nîmettir.


Not. Ş. Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden

27 Aralık 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 307 - NELER SORULACAK BİLİYORMUSUN?

NELER SORULACAK BİLİYORMUSUN?


* 60-70-80 sene yaşadın hüviyetini doğrultamadın mı diye sorulacak,

* Dünyada yeni kart veriliyordu, niçin değiştirmedin?

* Niye Allah’a kul olmadın?

* Niye şeytana kul oldun?

* Niye dünyaya taptın?

* Niye nefsine taptın?

* Niye hevana uydun?

Bunlar sorulacak, öteki ibâdet ve taatler hepsi buna bağlanmıştır. Onun için bizim iddiamız Allah’a kul olmaktır. Gerçi çok sıradan kaçıyoruz yâni Allah’a kulluk olmayan yollara çok defâ girip çıkıyoruz. Bazısı girerde dışarı çıkamaz. Girip çıkan çıkmaya yetişebilirse kurtulur zîra girdiği halinde ecel yetişirse kurtulmaz. Girdi ve çıktı, çıktığı yerde ecel gelse kurtulur. Girdiği anında ecel gelse îmansız gider. Allah’a kul değil yazılır. Onun için her hareket ve sükunda şöyle mülâhaza etmek gerekir;

• Allah’a kul isem bunu yapabilir miyim?

* Bunu yapmam gerekir mi?

* Allah’a kul isem bu yalanı nasıl söyleyeyim?

* Haram nasıl yiyeyim?

* Nasıl namazı terk edeyim?

* Nasıl içki içeyim?

* Nasıl zinâya gideyim?

* Nasıl kötü yola gireyim?

Bu mülâhaza en ufak harekette senin yanında bulunacaktır ve sorsan, compüter gibi anında sana cevap gelir. Bu işi ben yapayım mı? Dediğinde cevap iste. Tuşa dokundun demek ki, cevap ya müspet gelir, ya menfî gelir.

* Kulum bunu yapma, kulluğuna yakışmaz, benim kullarıma yakışmaz,

* Ey kulum bunu yapmamak kulluğu terk etmektir. Bunu yapmak lâzımdır, kulum isen bunu yap..!
Diye cevap gelir. Cevap alamayacağın hiç bir hareket yoktur. Peygamber a.s.;

“Bir mesele hakkında bir kimselere danışsan ve sorduğun kimselerin hepsi olur, olabilir diye sana cevap verseler gene kalbine de bir danış”

Diyor. Onu kendi kendine Allah’ın huzuruna takdim et, Peygamber huzurundan cevap iste veya yakın olan evliyâdan ya yatırlardan ya kalbine gelen bir veliyullahtan cevap iste. Anında cevap gelir. Bütün dünyanın müftüleri sana olur diye fetva verse yinede sen kendi vicdanında Allah’a, peygamberine, evliyâsına danış. Ne cevap verirlerse o cevap aslî cevaptır. Fetvayla kalma birde kendi nefsini yokla. Sen vicdanınla kendi kendine kaldığında gelecek cevabı dinle. Hemen anında gelir, compüterden daha süratli gelir.

Doğruluk; Allah katında insana şan ve şeref kazandırır, Cenâb-ı Allah,

- Ya kulum, ya abdî, ne istersin?

- Seni isterim başka istediğimiz yok,

Senin isteyeceğin senin bildiğin şeylerdir, Benim sana vereceğim aklından hayalinden bile geçmez, gözler görmedik, kulaklar işitmedik, kimsenin hatır ve hayaline gelmedik şeylerdir.! Edep aslında “Seni isterim.” Demektir.


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

24 Aralık 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 306 - CENNET PASAPORTU

* Mutlak ilmin ve hikmetin sahibi Allah c.c.

* Hudutsuz bilen ilmine hudut olmayan Allah c.c.

* Hâkim, hikmetlerinin sayısı bilinmeyen Allah c.c.

* Hikmet denizlerine hudut olmayan Allah c.c.

* Her şeyleri hikmet ile yaratan Allah c.c.

Allah celle ve âlâ; en ufaktan en büyüğe kadar varlıkta görünen her şeyi türlü hikmetle halk eden Allah. Yâ Rabbî, bize Seni bilmeyi, Seni tanımayı ve Seni arzulamayı ilham et.

Bu bir sohbettir, ne öğrenirsen kârdır. Büyüklerin sözünü dinle, sözünü yere düşürme ve izinden ayrılma. Büyükler, kendilerini Cenâb-ı Hakk’a verenlerdir. Kendini kendi nefsine veren adamın kıymet ve itibarı yoktur.

Sen kendini Allah’a verebilirsen, teslim olabilirsen o zaman senin bir kıymetin olur. Cenâb-ı Hak kıymet taşıyan şeyi kabul eder de, kıymetsiz şeyi kabul etmez. Zaten kıymetsiz şeyi Allah’ın huzuruna takdim etmek büyük bir edepsizliktir ve belki küfürdür. Allah’a en iyisini takdim edeceksin.

- Allah’ın huzuruna yakışan nedir?

Allah’ın huzuruna yakışan en iyisidir. Biz burada bir âciz kuluz başka bir hüviyetimiz yok. Hüviyetimizde Allah’ın kulu diye yazılmak isteriz.

- Bu kimdir?

- Allah’ın kuludur.

Üzerinde Allah’ın kuludur diye bir hüviyet kağıdı bulunsun, Allah’a kul diye yazılsın. Kıyâmet gününde insanların hüviyetleri kimlikleri böyle ayrılır:

1- Allah’a kul nefsine köle,

2- Allah’a kul dünyaya köle,

3- Allah’a kul şeytana uşak,

4- Allah’a kul hevâsına tapan.

Hüviyetinde Allah’a kul diye kim yazılıysa o kurtulur.

Bazı milletler veya insanlar fırka olup birbirleriyle çatıştıklarında barikat kurarlar. Barikattan geçerken hüviyetine, kimliğine bakar. Kimisini geçirir izzet eder, kimisini kalır. Mahşer gününde de insanlar bir mevzîden geçecek, hüviyetlerine bakılacak. Üzerinde Allah’a kul yazısı bulunan sıratı geçer cennete girer. Allah’a kul yazmadı, şeytana köle dünyaya uşak nefsine tapan hevasına uyan, diye yazılanlar alınacaktır. Sen bilirsin, ister Allah’a kul yazıl, ister şeytana kul yazıl. Başka çıkar yol yok. Allah’a kul hakka tapar. Hakka kul, insanın yetişebileceği en yüksek şereftir. İnsan için yazılması en büyük şeref. Dünya hüviyet kartının kıymeti yok, Allah’ın yanında olan hüviyetimiz önemlidir.



Not: Ş.Nazım Kıbrı Hz.leri sohbetlerinden

22 Aralık 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 304 - İNSAN, DERT YÜKÜ

İnsanlar ıstırap içindeler..! Neden?

Zarıncamak; ıstırap içinde sürünüp ölümü gözlemek mânâsındadır. 20. asrın insanlarının %90’ı fakru zarûretten(fukaralıktan) dolayı zarınca maktadır. Yokluğu da kendi kendilerine meydana getiriyorlar.

İnsanların günümüzde yaşadıkları fantezi bir hayattır, zaruri olan hacetleri bırakıp fuzuli olan süsün, püsün ve yaşayışın arkasına düşmüşlerdir. Karnım aç olsun, cebimde onluk olmasın ama gösterişimiz multimilyoner gibi olmalı: “Sabancının ikincisi benim, Eczacıbaşı’nın üçüncüsü benim.. Koç benden borç aldıydı...biz düştük kalktık..” yalanda çok...! Dert..! insanları çoğu dert küpü olmuş.

* Bekâr olur dert,

* Evlenir başka dert,

* Çocuğu olmaz dert,

* Çocuğu olur başka dert,

* Çocuk okur-okumaz dert.

Değneğin hangi tarafından tutacak olursan pislik. İnsanların çoğu zarınca makta..!

* Zenginler ve okumuşlar kıskanır,

* İş sahipleri kıskanır,

* Milletvekilleri, partiler kıskanır,

* Türk Yunanı, Yunan İtalyan’ı kıskanır, Türkler Avrupalı olma derdinden yanıyor bitiyor. Ne iş yahu bu? Kapıları pencereleri kapattılar.

- Ne yapalım?

- Damdan inelim! Bu Avrupa’ya ne yapıp edip girelim!

Dedik ya 20. asrın insanı dert küpü olmuş. Az verir kanaat olmaz, çok verirse doymak bilmez. Cenâb-ı Allah’a şükür edin, Allah dediğine şükret.

İnsan şeriat ölçüsünü gözetmezse hayatı hayat değildir. 20 asrın insanı şeriat ölçüsünü attı, ne azla kanaat eder ne çokla ve cenderede eziliyor. Dikkat et Allah’a şükret ki, Müslüman olduğumuzu bize ihsas ettirdi bütün duygularımızla İslâm’ı kabul ettik, Müslümanlığımızı taşımaya niyet ettik. Cenâb-ı Hakk bize ne ikram ettiyse ilâhi lütfudur. Şükür ederiz.

Kulluk yoluna gelin, kulluk yolu selâmet yoldur, rahat yoldur, cennet yoludur. Kulluktan kaçtın mı cehennem yokluğuna düşersin, başına cezâ patlar, dağ taş o kimsenin başına hücum etmek ve onu ezmek ister. Allah bizi onlardan etmesin, kendi yoluna rızâlığına ulaştırsın.

Dünya tamahından vazgeç, sana verdiğini gözet, Allah’ın kullarını gözet ve ibâdete koş, dünyanda âhiretinde mamur olsun.




Not: Ş.Nazım Kıbrı Hz.leri sohbetlerinden

21 Aralık 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 303 - İBADETSİZ YAŞAM.

- Dünyayla âhiret arasında ne kadar mesafe var?

Âhireti çok uzak zannediyorlar. Kimisi yok davasına düşüyor, var!

- Gören ve bilen var mı?

- Görende, bilende var.

- Duyan var mı?

- Duyan çok, âhiret var!

“Ahiret yok” demekle yok olmaz. Âhiret bir hakîkattir. Senin hayalinin
ötesindedir, hayal edemediklerinden dolayı hayır diyenlerin yok demeleriyle âhiret kaybolmaz. İnkâr ettiği için onların inkârlarına göre var olan şey, yok
olacak değil. Vardır ve oraya doğru gitmekteyiz. Yaklaşıyoruz.

* Bu gün bir gün daha yaklaştık,

* Geçen haftaya göre bir hafta daha,

* Geçen aya göre bir ay daha,

* Geçen yıla nispetle bir yıl daha..!

Cennete, âhirete veya cehenneme, mahkeme-î kübrâya yaklaştık, sürekli yaklaşıyoruz. Her nefes alışverişimiz de uzaklaşmıyoruz yaklaşıyoruz.

İnsanların çeşit türlü hali hareketleri ve sözleri seni uyutmasın, seni aldatmasın ve seni oyalamasın. Hazır ol. Allah gecinden versin diyoruz da, gecine de veriyor gencine de veriyor.

Ecel yaşa bakmaz. Ecel ana Karnında da gelir insanı bulur, ana karnından dışarı çıktığı haftasında ayında bulur; 10, 20, 30, 40,.....60, 80’e varanlar tırmanıyor. 100’e tırmanayım diyenler ecel duvarını aşamıyor çoğu dökülüp gidiyor.

Zaten insan hayatının baharı insanın gençliğidir. Gençlik devresi kapanmaya doğru gittikçe ondan ötede ibâdet sahiplerinden mâ da dünyada durmanın bir faydası bir mânâsı kalmaz. Çünkü ibâdetsiz adamın yaşı ilerlediğinde fizîki bünyesinin alacağı lezzet kilitlenir. Belki 40’tan sonra fizîki bünye gerilir, yediğinin tadını alamaz olur.

- Bir zamanlar istediğimi yerdim, içerdim, şimdi yiyemiyorum..! Der.

İbâdetsiz inançsız insan o vakitte hayatı çekemez olur ve keşke ölsem de kurtulsam der. Ölümü arar. Bu dünyadan alacağı lezzet kalmadığında ibâdetsiz insan ölümü arayacaktır. Çünkü hayatın mânâsı ibâdetledir. Netice itibariyle inançsız insan vücudunun zindeliği kaybolur. İçindeki âzâları çalışmaz hale gelecektir, hastalanacak, tembelleşecek, eriyecektir.

İbâdetsiz insanın hayatının mânâsı yok, o da “dünyada yaşamamın bir mânâsı kalmadı artık, dünyadan gitsem” der.

Onun için siz ibâdet neşesini arayınız . İbâdet neşesi 90 yaşında olsa da insanı zinde tutar. O zaman ölümü temenni etmez. Efendimiz;

“Ölümü temenni etmeyiniz” diye vasiyet buyuruyor.

Güzel amel sahibi, güzel amelini devam ettirirken öleyim demez çünkü ölümü isteyenlerin çoğu, öleyim kurtulayım havasına girer. Nasıl kurtulacak ki, ölümden ötesi yok hesap edipte yokluğa karıştığında hiç bir şey kalmayacak zanneder.

Hâlbuki ölüm yok olmak demek değildir. Ölüm, insanları âhirete taşıyan köprüdür. O köprüden geçen kimse yokluğa çıkmaz, âhiret âlemine çıkar. Âhiret âleminde yakasına yapışacaklar ve,

Niye geldin buraya, kendi keyfinle mi gittin dünyaya? Yok oluş hesap edipte bize geliyorsun..! Gel bakalım, dünyaya kendi kendine gelmediğin gibi dünyadan çıkışında kendi keyfine göre olmaz, seni biz alırız. İstersen köprüden atla istersen zıkkım iç, biz alacağız seni, bu kadar sene yaşadın da demek hiç mânâ aramadın ha!” Diyecekler.


Not: Ş.Nazım Kıbrı Hz.leri sohbetlerinden

17 Aralık 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 302 - İSLAM NİMETTİR.

Müslüman olarak yetiştik, Cenâb-ı Hakk tarafından büyük bir devlet olan İslâm bize nasip olmuş. Bizden istenen o devletin başımızda devamı. İslâm devleti, İslâm şerefi, Allah’ın lütfu inâyeti devam etsin ve onu zayi etmeyelim. Devlet:Cenâb-ı Hakk’tan büyük nimet mânâsındadır.

İslâm, Müslüman’ım diyenler için en büyük şeref ve devlettir. Onu Allah milyarların arasından bize nasip etti bunun devamını, bunun gözetilmesini Cenâb-ı Hakk istiyor.

Ben size bu ikramda bulundum onu niye gözetmediniz diye Cenâb-ı Hakk azarlamasın çünkü bir kul için, O’ndan azar işitmek cehennemin ateşinden daha zor ve elimdir.

“Ey kulum, Ben sana İslâm’ı kısmet etmişken, milyarların arasında seni seçip İslâm nîmeti tâcını başına giydirdiğim halde niye kıymetini bilmedin!”

Dediğinde Cenâbı Hakk’ın bu hitabı serzenişi, cehennemin ateşinin insanı yakmasından nihayetsiz derecede ağırdır. Onun için dikkat et, İslâm şerefi Allah’tan sana verilmiş bir bahşiştir, bir atâdır, onu zayi etme. Kendilerine o verilmemiş kimseler onu arayıp buluncaya kadar ömürleri geçer lâkin sen gözünü açtın İslâm’ı önünde ardında buldun, Müslümanların arasında kendini buldun. Öyleyken sen İslâm’ı gözetmezsen sana büyük ayıptır ve Cenâb-ı Hakk hitap edip azarladığı vakitte sana kolay gelmez. Her şeyden önce ilk olarak gözetilecek olan İslâm’dır. İslâm’ı şahsında, kendi hanende, mahallede, vilâyette de, ülkede gözeteceksin, Bu mesuliyetimiz var. Kendimizde gözettiğimiz gibi elimizin yetiştiği yerde de İslâm’ı gözeteceğiz. Allah’a sözümüz böyledir.

- Ya Rabbî, sen bize Müslümanlığı nasip ettin, biz de Sana söz veririz ki, İslâm’ı kendimizde de, kendi muhitimizde de, çevremizde de, çoluk çocuğumuzda da gözeteceğiz.

Başka türlü olamaz. Cenâb-ı Allah’ın en büyük lütfu İslâm nîmeti ve İslâm devletini gözetmesen sonra yüzüne bakılmayacak hâle girersin ve dersin ki,

Yer yarılıp beni yutsa, yutsa beni kaybetse, ondan öteye geçse, kimse beni görmese...”

O kimsenin yüzü o derecede çirkin olur. Hakk’ın azarı öyle bir ağır gelecek ki, onun akisleri yüzünde zâhir olur...!

Tüm inananların cumaları mübarek olsun.


Not: Ş.Nazım Kıbrı Hz.leri sohbetlerinden

16 Aralık 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 301 - BÜYÜKLÜK HASTALIĞI

Büyüklük hastalığı asrın başından işi azıtmış gemi azıya almış gidiyor. Öyle olduğu vakitte Allah’ın kanununu sayar mı o? Allah’ın hükmüne girer mi?

Bütün yolsuzluklar ve milletin çektiği bütün ıstırabı kendi kendisini idare edebilmek saçma sapanından geliyor. Bir koyun sürüsü kendi kendini idare ettiği hiç duyuldu mu? Bütün koyunlar seçim yapsa, seçtiğin senin gibi, o da koyun.

Cenâb-ı Hakk insanları kabiliyetlerine göre ayırmıştır, İnsanlardan bir tayfa var onlardan evliyâlar peygamberler gelmiştir. Sonra peygambere 1. derecede tâbi olanlar ve melikler gelmiştir. Melekutta emin olanlar peygamberlerdir, mülk üzerinde emin olanlar sultan ve padişahlardır, sınıf farkı yok denilemez. O zaman hiç birinden farkı olmayan koyun sürüsü demektir.

Elbette imyitazlı sınıf olacak. Benî İsrailler 12 boydur, bir boyundan peygamberler ve sultanlar gelir. Çünkü hilat bir kimsenin elinin altında olacaktır, Herkes sultan olamaz, herkes peygamberde olamaz. O şerefi onlara vermiş, o yükü bunlara yüklemiş Cenâbı Allah.

Efendimiz İbrahim a.s.’ın 1. oğlu İsmail a.s.’dan geliyor. Onun kolundan gelenlerin içerisinde. Efendimizden sonra mülk hep yola bağlı olanlardadır. Nerde ileri gelen varsa, hâlâ kimde saltanat varsa hepsi peygambere tabidir, ehli beyttendir ve imtiyazlıdır. Çünkü onlara o imtiyazı, idare edebilmeleri için Cenâb-ı Allah verdi.

İnsanların hepsi idareci olamaz. Rus komünist melunları hepimiz idare edeceğiz, başımıza insan istemeyiz, diye milleti eskisinden beter yaptılar, ezdiler. Çünkü hepimiz idareci olamayız. İdare eden sınıf olacaktır. İdare edenler ve idare olunanlar, bu her zaman için vardır. Bunu inkâr edip ortalığı karıştırmak fesada vermektir.


Şeytanında maksadı demokrasiyle hepiniz sultan olabilirsiniz.

Dağ başında kı çobanda gelir meclise girer, Adamı çoksa o da başbakan olur, o da memleketi idare eder iktidar elinde olur.

E yahu yani.. bütün sürü bir koyunu başlarına tayin ederse ne kıymeti ver? Lâkin kibir azamet ve büyüklük tavrı bu insanları nemrutlaştırmıştır, bu günkü dünya nemrut sıfatlı insanlarla doludur. Binde bir kendi haddini bilen varsa bile onların hükmü kalmadı. 100 kişiden %99’u ortalığı fesada vererekten gidiyorlar..

işte bu fesat buraya kadar dayandı. Ümit ederiz ki 2000’li yıllarda herkes haddine ve yerine dönsün. Yerine dönmedikten sonra rahat ve huzur yoktur.

Dua:Biz şeytanın saltanatını kabul etmeyenlerdeniz. Elimizden gelirse yıkarız, elimizden gelmezse temenni ederiz onu yıkacak yetişsin ve yıksın. Yerlerin göklerin mülkü melekutu sultan Allah, senin adına mülke sultanlık yapacak kulunu gönder, bütün sultanların kuvvetini iade eyle ya Rabbî, yaptığımız ettiğimiz yanlış düşüncelere ve yanlış işlere, hatalarımıza tövbe ettik, rücu ettik, ya Rabbî...



Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

15 Aralık 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 300 - HÜKÜM ALLAH’INDIR.

Kul âcizdir, kul hâkim olamaz, hakimiyet Allah’adır. Hakimiyet milletin demek, boş kelâm ve sarhoş kelâmı..! Şimdi millet bir şeye hükmediyor mu? Hangi memlekette hükmediyor?

Milletin hükmetmesi demek; umumunun, hepsinin birden hükmetmesi demektir. Aradan seçip çıkardığın adamlar onlar kendilerinin o zamandaki hükümleri neyse onu söylerler, millete danışmazlar. Milletin umumunun o hükümde evet veya hayır deyişi bilinemez veya sayılamaz.Onun için Cenâb-ı Hakk bildiriyor;

“elhukmu lillâhi aliyyûlkebîr”

Mutlak hüküm Allah-u zülcelâl hazretlerinindir. Bunu bilen rahat olur, benimde hükmüm yürüsün diye çabalamaz. Senin hükmün yürümez, onun için çok yerde Besmelenin altına, Allah’ın dediği olur yazarlar. Yâni Allah’ın hükmettiği neyse o olucudur, başkası olamaz. Hüküm Cenâb-ı Hakk’ındır.

- Kula düşen vazife nedir? Razı olmak mı karşı gelmek mi?

Kulluk edebi razı gelmektir, gerçi hiçbir vakit bizim nefsimiz hiçbir hükme râzı gelmez, ancak kendinin hükmünü ileri sürer, kendi hükmünün yürümesini ister, cebbarlaşır, zorbalaşan adam firavun sıfatı ve Nemrut sıfatı giyer. Ben, benim! diyen kimse, kendi hükmünü yürütsün ister. Mahkûm olduğu halde hâkim gibi görünmek ister.

20. asrın insanında bariz olarak görünen karakter, herkes kendinin kurduğu hükmü yürütmek ister. Hiç bir zaman iki kimse gelip de bir eselede senin hükmün doğrudur, sana uyayım, seni kabul edeyim demez ancak başının üzerinde kılıç olursa, tepesinde topuz olursa, alnına dayalı tabanca olursa evet der. Onun dışında hiçbir insanın nefsi başkalarının hükmünü kabul etmez râzı olmaz. Doğrusu benim hükmüm der.

Bu ahlâk değil ahlâksızlıktır.

* Kibirden ileri gelir, kibirli insan ahlâksızdır,

* İnattan ileri gelir, inatçı insan ahlâksızdır,

* Hasetten ileri gelir, hasetçi insan ahlâksızlıktır,

* Çekememezlik sahibi ahlâksız insandır.

Hasılı ya inadından, ya kibrinden, ya hasedinden veya kıskançlığından;

- Senin hükmün doğru olsa bile senin hükmüne râzı gelmiyorum, der.

Bırak birbirimizin hükmünü, bu asrın insanı deli divane olmuş, Allahın hükmüne karşı diyor ki,

- Yok, senin hükmünü istemeyiz!!!

Allah’tan daha güzel hükmedecek biri var mı?

“Allah’ın hükmünden, ahkâmından, kanunundan, nizamından, vasiyetinden, emrinden bizim mecliste yapmış olduğumuz kanun, karar daha iyidir” Diyemez. Akıl sahibi insan bunu demez.

20. asrın insanı parlamentoda bu iddiadadır. Parlamento
memleketten başına adam topluyor,

- Nerden? Çarşıdan dağdan, taştan, sokaktan....!

Müslüman geçinen devletlerinde parlamentosu var; İran parlamentosu, İran Müslüman’sa parlamentoyu ne yapacak. Parlamento kitap kabul etmeyen memleketler içindir ama sen İslâm devletiyim diyorsun. Akıl sahipleri Allah’ın gönderdiğini ileri tutar, kulların yaptığının kıymeti yoktur.

20. asrın insanı kibirlidir, kulum, mahkûmum demez hakimim der. Büyüklük hastalığına tutulmuşlar. Firavunun hastalığı bunları tutmuş bilhassa paralı pullu olanlar para pul ve rütbeleriyle her istediklerini yapabilirler zannederler. Tâ ki bütün rütbeleri servetinden soyunsunlar tâ ki vücutları hareket etmez oynamaz hale gelsin. O zaman yavaşlarlar, kendi hacimlerine dönerler. Değilse bu dünya bize dardır derler. Dünya kendilerine sığmaz olur.



Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

12 Aralık 2010 Pazar

SOHBET DÜNYASI - 298 - BİR HİKAYE

Bir hükümdara benzeri görülmemiş derecede muazzam mücevherlerle süslenmiş zümrütten bir bardak hediye edildi. Hükümdar buna fazlaca sevindi. Yanındaki hikmet ehli bir zâta bardağı nasıl bulduğunu sordu, Hakim;

- Bunu bir musîbet ve fakirlik olarak görüyorum.

- Nasıl olur?

- Eğer kırılırsa sabredilmez bir musîbet, çalınırsa benzeri bulunmaz bir fakirlik olur. Oysa size verilmeden evvel bu musîbet ve fakirlikten emindiniz.

Daha o meclis dağılmamıştı ki, bardak düşerek kırılıverdi. Hükümdar buna çok üzüldü ve şöyle dedi,

- Hakim doğru söylemiş, keşke bu bardak bana hiç verilmeseydi…!


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

10 Aralık 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 297 - DEZENFORMASYONA UĞRATILDIK

Bizim amacımız sohbettir. Sohbet insanı uyandırmak içindir. İnsanı yanlış yollardan sakındırmak veya yanlış yoldaysa yolunu doğrultmak
içindir, bu bir Nakşibendi sohbetidir. Hiç şüphesiz Nakşibendi sohbeti bütün tarîkatların sohbetlerinin üzerindedir. Ufku en yüksek olan Nakşibendi
sohbetidir ki onun ufkuna ulaşılamaz, bu öteki tarîkatlarca ulaşılamayan ufuktur. Bu görüş ufku Nakşibendileri gökyüzünden aşağı doğru her şeyi
seyrettirir.

- 20. asrın görünüşü ve konumu nasıldır?

Hemen hemen bütün özelikleri insanlara insanlıklarını unutturmak için, yıkmak için, yerine uydurmaca bir elbise giydirmek için ki, o giydirdikleri elbise hiç bir zaman insanlığın şahsiyetini temsil edemez. O kadar kötü, o kadar çirkin, ölçüsüz tutarsız, akılsız, mantıksız ve uygunsuz bir şahsiyet giydirmişler insanlara,

- Bunu nasıl yaptılar?

Yaptıkları bir kelime: Dezenformasyon denilen yanlış bilgilendirme metoduyla insanlığı çığırından çıkarmışlar. Açıklaması: doğrusunu söylemeden..!

* Eşyayı yanlış göstertmek,

* Hakîkatleri yanlış değerlendirmek,

* Bilgileri yanlış vermek,

* Her şeyi tersinden okumak.

Umum insanlığa bir şey attılar ve insanlar diyor ki,

* Çirkin göründükleri halde aman ne güzeliz,

* Câhil oldukları halde aman ne bilgiliyiz,

* Görgüsüz oldukları halde aman ne görgülüyüz,

* En vahşi en kabalığı temsil ettikleri halde ne kibarız!

Bu dezenformasyonu bütün Avrupa âlemi, mason locaları, Yahudilik teşkilâtı, yeraltı-yerüstü zorbaları, hepsiyle Türkiye’nin Müslümanlarının üzerine çullanmışlardır. Bütün gayretleri açık kapalı oturum vesâire ile yanlış bilgi verebilmek ve milleti yanıltmak, milleti bildiği hakikatlerden ayırmak ve bu hakikatleri yanlış göstertmek maksadına dayanıyor.

Millet yedirdiğinizi üzerinize kustu. Özellikle Türkiye’deki Müslümanları bu hale getirmek için yapıyorlar.

- Araplara?

Peygamber Efendimiz Arap olduğundan onların üzerine inmek kolay değil, sahiplik yapıyorlar, ama bizim üzerimizde tecrübe ediyorlar.

* Peygamber Türklerden gelmedi binâenalêyh siz Türk’ten peygamber arayın,

* Kur’ân-ı Kerim Türkçe gelmedi, siz Türkçe arayın, Belki size Türk tanrı lazım!

Yanlış bilgilendirmenin hududuna bak sen! Bu Yahudi hilesi! Hep yanlış bilgilendirme.

Hıristiyan âlemi Araplarla istediği gibi baş etti lâkin Türk’le baş edemedi. Türkler İslâm’ın sancağını kaptığı gibi aldı ve yürüdüğünden bütün hınç Türklerin üzerinedir. Bilhassa Hıristiyan âlemini oyuncak gibi oynatan Yahudi kendi kancasına taktı.

- Niçin?

Arzı mukaddes, kendilerine vaad olunmuş vatan diye Avrupa’yı kancasına taktı ve koca imparatorluğu aşağı indirdi. İmparatorluktaki bu akıldaki kimselerle koca imparatorluğu yıktı ve netice budur.

Mümin uyumaz,mümin dünyada yaşar lâkin berzah âleminde gibi durur. Ahiretteymiş gibi dururda dünyayı da iğnenin deliğindeymiş gibi seyreder. müminin nazarı o kadar keskindir ki, dürbün istemez.

Tüm inananların cumaları mübarek ola.

Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

9 Aralık 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 296 - HİKAYE

Dördüncü Murat sert karakterli biriydi. İçki ve afyonu yasak etmişti. Kurallara uymayan şiddetle cezalandırılırdı, ancak mertçe söylenmiş sözden de hoşlanırdı. İran seferine giderken padişah Konya yada uğramış, kaleye girerken muhafız kendisini tanımamış ve

- Bre ağa! Attan in yaya yürü, bu pâdişah kalesidir atla girilmez..!

Deyince kale muhafızını ödüllendirmişti.

Bir defâsında da içki yasağına uyup uyulmadığını kontrol için kahvehanelere uğradı. Kahveci gelenin içki ve tütün tiryakisi biri olduğunu zannedip yanına yaklaştı. Pâdişah kahveciye,

- Tütün içmenin yasak olduğunu bilmiyor musun? Deyince kahveci;

- Erenler uzun etme, haydi çek!

- Padişahın emirlerine karşı gelmenin ne demek olduğunu biliyor musun?
Diye tekrar sorunca kahveci şüphelendi ve;

- Beyzadem adını bağışlar mısın?

Murat diye cevap verince kahveci titrek bir sesle;

- Sultanlığı da var mı? Diye sordu, pâdişah evet deyince kahveci,

- Öyleyse buyurun cenâze namazına! Diyerek masaya yığıldı.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

6 Aralık 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 295 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU - Ş. N. KIBRISİ (6)

- İslâm dîninde zorlama ve terör var mı?


İslâm’da zarar ika etmek ve zararı zararla karşılamak haramdır. Şimdi millet sokaklara dökülüp taşlarla kapı pencere kırıyor. Polis arabaları kız çocuklarını ve erkek çocuklarını bu halde yakalıyor. Bu İslâm’da yoktur, bunu ne Türklük kabul eder, ne lâiklik, ne İslâm, ne de îman kabul eder.

Bunları nasıl yetiştirdiler bu gençler hangi sistemle yetişti. Gençlere
vasiyetim: İslâm zararı yasaklamıştır, kendi şahsına dâhi zarar veremez.


“Ben hürüm sigarada içerim içki kumarda oynarım!” Hayır!

Senin cebindeki para senden ziyade millete âittir, sen onu milletin faydasına, kendinin çoluk çocuğunun faydasına kullanmalısın. Onun dışında zarar için kullanamazsın. Zarar yapamazsın. Zararı da zararla
karşılayamazsın!


Misal verelim; Benim tarlamı yaktı onu tarlasını yakayım, ağacımı söktü gidip onun ağacını sökeyim, benim filanımı öldürdü gidip onun filanını
öldüreyim..! Gibi. Bu İslâm’da yok.

Bizim en ziyade ihtimam gösterdiğimiz, ferdin ve cemiyetin haklarının korunması ve verilmesidir. Maksat, insanın insan olarak kıymetini takdir
edebilmektir ama zarar verildiği vakitte biz orada yokuz.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 294 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU - Ş. N. KIBRISİ (5

- LAİK liğe ne diyorsunuz?


lâiksizm bize uymadı. Belki devletin kendi prensiplerinden biri olabilir, halk lâik olamaz. Fikir itibariyle lâiklik tatbikatı olamayan bir terim gibi kalır.
Hâsılı kelâm bizim herhangi bir sisteme düşmanlığımız yok, ancak istediğimiz işleyebilen, çalışabilen, halkın huzurunu temin edebilecek, kavgayı durduracak bir nizam.

Bizim istediğimiz öyle bir nizamdır ki herkes rahat etsin. lâ ikrafiddîn dinde zorlama yoktur, zorlayamayız çünkü herkes kendi vicdanında kabul ettiyse etti, etmediyse ne yapalım.

Lâik bir hükümetin, milletin inançlarına karışması, inançlarını yönlendirmesi câiz midir? Hayır. Bu gün o yapılıyor. Devlet milletin inancından elini çeksin, Okuduğuna okutacağına ve giydiğine karışmasın. İngiltere’de ve Amerika’da bu var mı? Niye bizde olsun?




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

3 Aralık 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 293 - RÖPORTAJ G.CİVAOĞLU: N.KIBRISİ (4)

- İslâm demokrasiye karşı mı?


İslâm’ın dünya görüşü başkadır. Demokrasi İslâm’ın ufkuna yaklaşamıyor, demokrasi insanlığa bir şey vermek istiyor lâkin veremiyor çünkü parazitler çok. Demokraside hak mevhumu herkesin kendi görüşüne göre bir kılıf giyiyor. Onun için şimdi CHP’nin hak diye tanıyıp yönlendirdiği ANAP’ınkine uymuyor, ANAP’ın doğru gördüğünü DSP doğru görmüyor, onu Refah doğru görmüyor.

* Biz tarih boyunca hangi sistemleri kullandık?

* Bizim tarihimiz kaç bin seneliktir?

* Demokrasiyle tanışalı ne kadar oldu?

Türkün 8 bin senelik tarihi vardır, Avrupa demokrasisiyle 40 senedir tanışıklığı var. Türkiye demokrasiyle tanışalı ne hale geldi? Güllük gülistanlık mı oldu? Hikmet işin başında. Bizim malımızı ve bize yarayan her şeyi biz alabiliriz. Tutuculuk yok, aşırı uçlara gitmekte yoktur. Akıl ve mantığın kabul ettiği her şeyi kabul ederiz. Ama aklın ve mantığın dışına çıktımı nasıl kabul edelim?

Tüm inananların cuma'ları mübarek olsun.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

2 Aralık 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 292 - RÖPORTAJ G.CİVAOĞLU: N.KIBRISİ (4)

- İslâm demokrasiye karşı mı?


İslâm’ın dünya görüşü başkadır. Demokrasi İslâm’ın ufkuna yaklaşamıyor, demokrasi insanlığa bir şey vermek istiyor lâkin veremiyor çünkü parazitler çok. Demokraside hak mevhumu herkesin kendi görüşüne göre bir kılıf giyiyor. Onun için şimdi CHP’nin hak diye tanıyıp yönlendirdiği ANAP’ınkine uymuyor, ANAP’ın doğru gördüğünü DSP doğru görmüyor, onu Refah doğru görmüyor.

* Biz tarih boyunca hangi sistemleri kullandık?

* Bizim tarihimiz kaç bin seneliktir?

* Demokrasiyle tanışalı ne kadar oldu?

Türkün 8 bin senelik tarihi vardır, Avrupa demokrasisiyle 40 senedir tanışıklığı var. Türkiye demokrasiyle tanışalı ne hale geldi? Güllük gülistanlık mı oldu? Hikmet işin başında. Bizim malımızı ve bize yarayan her şeyi biz alabiliriz. Tutuculuk yok, aşırı uçlara gitmekte yoktur. Akıl ve mantığın kabul ettiği her şeyi kabul ederiz. Ama aklın ve mantığın dışına çıktımı nasıl kabul edelim?


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

1 Aralık 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 291 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU VE Ş. N. KIBRISİ (3)

- İslâm’ın çağa göre yorumlanması gerekli mi?

Bu mütalaâsız üzerinde geniş bir tartışma mevzûdur. Maalesef sizde bu dönemin yetiştirdiği bir yazar ve düşünürsünüz. Biliyorsunuz ki, değil dinimizi bu asra dâir yorumlayacak ve hakkını verecek kimse yetiştirmek onu bir tarafa bırakalım, hiç bir ilim dalında Avrupa’yla boy ölçüşecek bilim adamı yetiştiremedik. Bu bir noksaniyettir.

Türkiye’de 90 üniversite var, bir şey çoğaldığında kalitesi düşer. üniversite açılması kolay ama içersinde okutulacak kimselerin kalitesi mühimdir. 1938’den 1944’e kadar okuduğumuz İstanbul Üniversitesi, Fen fakültesi, Kimya enstitüsü zamanının en iyisiydi. Bizi okutan profesörler de dünyada tek olan adamlardı. Meselâ prof. Harald; Türkçesi mükemmeldi, kitaba bakmadan ders verirdi. Bu, kalitenin üstünlüğüdür.

Kısacası dîni bütün sahalarda tatbik edebilecek âlimimiz yok, Diyânet teşkilâtının ilmi derecesi nedir ki?


- İslâm’da ictihad kapısı Türkiye’de kapandı. Kim, niçin kapattı?

Buyurun, ictihad yapacak âlim gösterin. Kur’ân-ı Kerim siz düşünesiniz anlayınız diye indirilmiştir yâni bir yerde bağlanmayın. Asırlar boyunca Kuran, insanlara boyuna feyiz vermek içindir, mânâsı tükenmez ki biz bir yerde bağlayalım.

İçtihat kapısı açık lâkin giren yok. İçtihat yapmaya kimin cesareti var?

Her şey açık; Türkiye’de;

* 22 milyon insan sigara içiyor,

* 16 milyon içki müptelâsı,

* 4 milyon alkolik.

Bunu nasıl ve hangi tedbirle bunu kapatacağız? İctihad edelim diyelim ki, sigara helâldir içiniz! Toplam yekûnu 3 katrilyon geliyor ki, Türkiye’nin bütçesini iki defa alır.

İslâm kadar insan haklarını gözeten hiç bir sistem yoktur. Demokrasi esas itibariyle insan haklarını gözetmek iddiasındadır bununla beraber tatbikatta gerçekleşemiyor.

Demokrasiyi tam manasıyla uygulayan bir memleket gösteremezsiniz. Demokrasi insanlığa hakkını verememiştir. Bugün demokrasinin ismi var
cismi yok.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden

29 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 290 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU VE N. KIBRISİ (2)

- Siyâsetin din motiflerini yapmasını uygun buluyor musunuz?

Halin iktizasına göre garip kaçan bir şeyin arkasına düşmemek lâzım. İdâre, müdara dubara... Peygamber Efendimiz;

İnsanları idare edebilmek ayrı bir sanattır” Demiştir.

Yâni her sınıfı memnun edebilecek kabiliyette olan kimseler başta bulunması lâzım. Tek yönlü insan muvaffak olamaz. Herkese kendi aklı miktarınca konuşmasanız bir fayda elde edemezseniz. Şimdi size konuşurken sizin anlayış kabiliyetinizin üstüne çıkarsam iş malâyani olur. Altına düşersem siz faydalanmazsınız.

Kabiliyet meselesini mütalâ edersek çok karışıklık olacak. Herkes gazeteci olamaz, herkes hakim, avukat, doktor olamaz ama sayılamayacak kadar doktorda var, gazetecide var, paşada var....lâkin içlerinden hakîkaten paşa, bakan, reis, avukat kaç kişi bulursunuz? Azdır. Çünkü biz kabiliyetlerine göre yetiştiremiyoruz.

Bilhassa şimdi acayip bir tedric düzeni var. Gelen öğrenci istidadına göre değil de puan üzerinden mektebe fakülteye gönderiliyor. Bana gazeteci okuyan öğrenciler geliyor. Gazetecilik mektepte öğrenilmez Allah vergisidir. Her gazetecinin her yazdığı makale okunmaz. Bir Arapça söz var;

Her önüne sinileri dizen adam baklavacı olamaz.”

Vitrini düzeltmekle parlak isimler yazmakla onu temsil edemez.



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

28 Kasım 2010 Pazar

SOHBET DÜNYASI - 289 - RÖPORTAJ; G. CİVAOĞLU VE Ş. NAZIM KIBRIS

- Siyasetin tarikatla ilişkisi olmalı mı?

Bizim dinimizin mühim esaslarından birisi insanların töhmet mevzilinden kaçınmaları hususundadır. Buna bir örnek verelim;

Bir kimse sirke alacak, ama sirke meyhaneden başka yerde yok. Meyhaneye girip çıktığında kendisi töhmet altına düşer;

“Ben sirke alıp çıktım” dese de millete meram anlatamaz.

- Bu kimse meyhaneye girdi, elindeki şişeyle dışarı çıktı! Dediklerinde, sirke aldık, içki almadık! Diye nasıl anlatsın..!


Bunun gibi bilhassa bu zamanda siyâsi kimselerin dini mihraplara çok yaklaşıp onlarla hemhâl olmaları doğru değildir. Aslında tarîkatlardan hiçbirinin siyâsetle ilişkilerinin olmaması gerekir. İslâm’ın (tabî İslâm Devleti bulunduğu takdirde) kendisinin takdir edeceği bir yoldur. Her devletin kendi prensiplerine göre bir idare sistemi vardır. Şimdi İslâm:

“Hikmet nerde bulunursa o hikmeti siz alabilirsiniz” der.

Hikmet İslâm’ın kendi malıdır. Meselâ garpta hikmetli bir şey, insanlığa hizmet edebilecek bir fikir var onu alıp taklit etmekte biz aşırılığa gitmeyiz, kabul edebiliriz.

İslâm dünya çapında bir dindir. Getirdiği esaslar üzerine 40 İslâm Devleti kendilerini İslâm’la idare etmiştir. Bu zamanda İslâm’ın tatbik edilebilecek kaidelerini Avrupalı alsa biz, niye aldın demeyiz.

Bizim memleketimizde bir lüzum üzerine, aslı bizim eski kanunlarımızdan olan ve millete fayda verilebilecek olan esas, öneri olarak meclise verilebilir. Meclis mütâla eder uygundur der, kanun olarak çıkabilir. Yâni kesin kez bir şeyi reddetmek zaten akıl ve mantığa uygun değildir. Onun için Refah Partisi *İslâmi bir parti” olarak bilinmiştir. Aslında cumhuriyet kanunlarının kendilerine vermiş olduğu salâhiyetle bir partiyi kurmuş ve tabi olacak tüzükleri beyan etmişlerdir. Onlar hükümete geçtikleri taktirde T.B.M.M., milletin irâdesini temsil etmektedir, O meclis mâdemki yasa yapan bir meclistir, yasayı istediği gibi halin muhtezâsına ve şânına göre onu yapabilir. Ona karışacağımız yok.

Bununla beraber bir geçiş döneminde olduğumuzdan kültürümüzle maalesef ne şark kültürünü temsil edebiliyoruz. Ne garbî kültürünü sindirebilmişiz. İkisi arasında kaldığımızdan dolayı şimdi nasıl yapalım nasıl hareket edelim? Diye millet taaccüpte kalıyor.

Tarîkat meselesi; İnsanların siyâsi hayatlarına karışması gerekmeyen kendi şahsî arzu ve ruhani zevklerini tatmin bakımından olan bir yol olduğundan bunu herkes kendi şahsında hayatına geçirir, lâkin umumi olarak bunun arkasına düşmeye gerek yok.

Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

26 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 288 - BİR HİKÂYE

Bayezidi Bestami hz.’leri hacca gitmek için yola çıktı. Bir devesi vardı, azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine;

- Bu kadar uzun yol için bu kadar yük yüklemek bu deveye fazla değil mi?

- Acaba yükü taşıyan devemidir? Bak bakalım, devenin sırtında yük var mı? Dedi.

O kimse baktığında yükün devenin sırtından bir karış yukarıda olduğunu gördü, hayretini gizleyemedi.

- Subhanallah ne kadar acayip bir iş! Deyince Bestami hz.leri;

- Halimi gizlersem bana dil uzatıyorsunuz, halimi açık açık göstersem hayret ediyorsunuz ve takat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum.

Dedi ve yoluna devam etti.

Tüm inananların cuması mübarek olsun.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

25 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 287 - İRTİCA, LAİKLİK..!

Efendimizin hadisi;

“Ümmetimden fesat zamanında benim bir sünnetimi ihyâ edene,100 şehit sevabı verilir”

Sakal-ı şerif bir peygamber sünnetidir, müminlerin alâmetidir. Askeriyenin mevkîlerine sakallı adamı içeri sokmayıp bizden değilsin diyor, sakala hakaret edip hürmetsiz davranıyorlar.

- Niçin?

Peygamber sünneti diye. İstemezsinde ezanı niye okutursun? Geçen gün paşalar üç büyük rütbeli zâbitin cenâzesinde bulundu diye gazetede yazıyordu, orda işin ne yahu senin? Sende irticayı körüklüyorsun?

Kıvrık paşa bile gitmiş..! Kaçta onun rütbesinde adamlar gitmiş. Bunları yazmak lazım içeri bildirmek lazım ki, ilticayla mücadelede bunlar tersine iş görüyor, emri tersine okuyor bunlar koca paşalar nasıl cenazeye geldi, nasıl tekbir getirdi? Olacak iş değil, çok taaccübüme gitti. Nasıl olur? Koca kumandan paşalar, camiye girsin? Sus! er kişi niyetine! Sus !paşa niyetine...!

Bu lâikliğe katiyen aykırı bir harekettir. Protesto ediyorum, baş kumandana adamlarına dikkat et, adamların laikliği çiğneyerek içeri girdiler ve cenâzenin önünde duruyorlar diye muhtıra yollayacağım...!

- Lâiklikte bu var mı? Yazık hiç heykelini diktikleri Atatürk bir kimsenin cenâze namazında bulundu mu? Yazıyor mu bir tarihte ya İsmet paşa gelip birinin cenâze namazında bulundu mu? Lâiklikte var mı?


Ne demek bu? Demek ki siz yaptığınızı bilmezsiniz, Demek siz irticayla mücadele edecekseniz, mâdem öyle.

1. Bütün ezanları kaldır,

2. Diyâneti kaldır,

3. İmamları, müftülükleri, camileri,

4. Camiye girip çıkarken para ödensin, yoksa hapis,

5. Cenâzeleri yıkama yok, ayağı bağlanıp denize atılacak!

6. Mezarlık derdi olmaz, mezarlıklara gökdelenler yapalım! Bu irticanın sıkıntısından kurtulalım yoksa her gece bizi kâbus basacak.


Lâikliği berbat ediyorsunuz, lâik hükümete camide ezan okutmak olamaz. Ya bu işi yapacaksınız, ya bu işten vazgeçeceksiniz. Onlar ne tarafından tutacağını bilmez. Kurân-ı Kerîm’de baş örtüsü var ya ona musallat oldular. Hasılı kelâm bu sıkıntılı zamanda sünnetin fazîleti hakkında 100 sevap vardır.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

23 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 286 - İSLAM’IN SAHİBİ VARDIR.

Hıristiyanlar, Efendimizi büyük bir kimse sayıyor ama peygamber demiyor dese zaten Müslüman olacak. Belki çoğu der ama gizler. Efendimizin büyüklüğünü hepsi görür, hepsi yazar, çizer ve hiçbirisi İslâm kalksın diye cüret edemez.

Avrupa’nın İslâm’ı takdir ettiği kadar, bizim paşa geçinenlerimiz takdir
edemiyor, Efendimiz sıradan adamdır zannediyorlar. Sıradan adam olsa 1,5 milyar insan nasıl şahâdet getiriyor? Sen ne yapsan da irtica desende minârelerde ki ezanı ve Resulü ekremin tâzimini durduramıyorsun.

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Bu doğrudan doğruya bize suikasttır, Müslüman Türk milletini şaşkına çevirdiler. En büyük adamlarımız bunu idare edemeyecek hale düştüler.

Ezan okunduğu müddetçe Müslümanlık devam edecektir. Mâdem ezan yarım milyon minarede günde 5 defâ; Lâilahe illâllah Muhammedurresûllulah olarak okunduğu müddetçe kimse bir şey diyemez.

Nasıl iş bu? Nasıl sen irtica dersin? Bunlar 5 vakit irtica ya mı çağırıyor?

- Ey millet; ibâdete geliniz, Müslümanlığı gözetiniz, Allah’ı sayınız, Resulünün yolunu gözetiniz, kurtuluş bunda..! Derken bu ne mücadelesi.

İslâm’ın sahibi vardır, bu kadar kavga içerisinde Türkiye sathında günde 5 kereden toplam 2,5 milyon ezan okunuyor. Bir camide 5 vakitte ortalama 100 kişi ibâdet edip namaz kılsa 250 milyon kişi eder. Nasıl sökeceksin? Ne kadar gaflet bu? Demek ki bunlar akıllarını yele kaptırmış.


Bugün İslâm’ın üzerindeki baskının son haddine kadar arttırıldığı günlerdeyiz. Dînini tutmak elinde ateş tutmaktan daha şiddetli ve daha yakıcı olacak diye bildirilen günler işte bu günler. Çünkü dînini tutan adamın ordu arkasındadır, yakalamak, bitirmek, tüketmek ister, durdurmak ister.


Şimdi bu devir kapanacaktır. Her vakit kış olmaz. Hem bu kış çoktan, yâni bundan 75 sene evvelden başlamıştır. 75 senedir kış devam ediyor. Sizde bilirsiniz ki kışın ilk aylarında yağan kar ile son zamanda yağan kar bir değil. Bu şiddeti ilk başta koyamadılar korktular çekindiler. Hem de millet gafildi arkalarından gidiyordu. Lâkin şimdi son fırtına esiyor, bu son kardır ve kış, hükmünü bahara teslim edecektir. Kış dört mevsimi kapatamaz, hududuna kadar devam eder. Gelen kar baharı durdurtmak ister. Ağaçların çiçeklenmesini istemez. Ağaçlar uyanmaya hazır olmuş. Belki biraz çiçekleri döktürür ama nihâi olarak baharı önleyemez. İşte bu meselede sabit karar olan kimselere çok büyük fazîlet vardır.



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 285 - HİKÂYE

Ebrehe Beytullahı yıkmaya gelmişti, şehrin ulusuyla görüşmek istedi,
Kureyş kavminin ulusu olan zat geldiğinde ona çok iltifat etti ve sordu;

- Niye geldiniz?

- Senin askerlerin deve katarlarımı sürüp götürmüş onu istemeye geldim.

Ebrehenin kafası fırıldak gibi dönmüş, şaşırmıştı;

- Sen ki bu mukaddes şehrin ulususun, ben de bu Beyti yıkmaya gelen kumandanım, beytullahı yıkma! Diye yalvarmaya geleceğine develerini sorman büsbütün aklımı karıştırdı, sen çok hürmetliydin lâkin bu sözün üzerine gözümden düştün.

- Ey melik, yanlış hüküm veriyorsun, ben istediğimi biliyorum lâkin sen bilmiyorsun! Ben bana âit olanı istemeğe geldim, bana âit olmayana karışamam!

- Nedir o?

- Benim develerim bana âit, ama Beytin Rabbi, sahibi var. Muharebe yapacaksan onunla uzlaş ve anlaş. İşte Beyt işte Rabbi! “İnnelil beyte Rabben yahnî”: bu Beytin Rabbi vardır, onu gözetir sana şefaatçi gelmeye
gerek yok!


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

22 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 284 - İSLAM’A ZULMEDENLER.

Efendimiz (s.a.v.),sahabeye bir gün diyor ki;

- Cenâb-ı Hakk’ın dîninin yasak edildiği vakitte nasıl olacaksınız, îmanı men edecekleri günde ne yapacaksınız?

İşte biz o zamandayız ki, koskoca devlet bütün kuvvetlerini seferber etmiş;

1. ilmiyyesi,

2. Adliyesi,

3. seyfiyesi.

Hepsi beraber hücum ediyor. Bütün okumuşlar yâni kendilerinin okutup yetiştirip de, kulaktan dolma uydurmalarla şişirtilen boş kimseler, İslâm’a cephe almış. Unvanları var, profesör ordusu var.

- İlmiyye nedir?

Kurân-ı Azîmuşân’ı bilen âlim kimseler demektir. Kuran-ı Kerim’i ve hakkıyla Allah c.c. bilir. Allah’ın bildirdiği kadar Resulü Ekremindir. Resulün
Kuran’dan bildiği ummandır. Sâir sahabelerin, evliyâların ve melâikenin de bildikleri ilmin hepsini toplasan, Efendimizin ilim bahrinde, bir toplu iğnenin
suya batıp çıktığında alacağı damla kadardır.

Efendimizin ilmi: bütün mahlûkların ilimleri birleşse, akıl ve idrakleri birbirlerine ilâve edilse yine Efendimizin ilmine yaklaşamaz, bir noktada kalır. Ecdâdımız Efendimizden gelen zâhirdeki ilmi öğretmek için, her büyük memlekette medreseler kurmuşlar..

Efendimizin sözleri Kuran’ın tefsiridir. Her hadîs-i şerifi bir âyete takılır ve Allah’ın ilminden mânâ alır. Âlim kimseler ilimle uğraşırlar...

- Ne gibi ilim?

İlim öğrenmek, kafasında ve zekâsında onu zapt edebilmek bu ümmete verilmiş olan bir hususiyettir. Hıristiyanlar, kendi mukaddes saydıkları kitaplarında herhangi bir âyin için gerekeni ezberlerine alamazlar, illâ kitap açacak içine bakıp okuyacak. Hiçbiri ezbere bilemez, papa bile...! Birinci satırı okur, ikincisini unutur. 80 senedir bizdeki ilmiyye sınıfı kalmamış, bitirilmiştir.

- Adliyye?

Çoktan gömüldü…!

- Seyfiyye?

Kıyam etmiş, İslâm’ın aleyhine kılıç tutanlar, illâ İslâm’a karşı mücadele vereceğiz diyor, erkeksen adını söyle! iltica deme! ilticayı kimse anlamaz, İslâm’ı biz sileceğiz! de, aldatmaca yapma.

Peki buyurun; üç sınıf âhir zaman alâmeti: bunu İslâm’a dışarıdaki kâfir yapmıyor. Hiç bir Hıristiyan memleketinde İslâm’ı irtica gösterip İslâm’a ve Müslümanlara eziyet eden, alêyhlerine kanun getiren, onların topluluklarını dağıtan bir yer yoktur. Yeryüzünde tek devlet bizimki kaldı şimdi, İslâm’la muharebe edeceğim diyor, Adını söylemekten korkuyor, korkma Müslümanlık de!



Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

15 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 283 - İRTİCA VE CİHAT

İrticayla mücadele diye İslâm’a saldırıyorlar! Mümin uyanık olması lâzım. Biz muharebe etmesek te onlar kendi kendilerine eder. Onların devrânı bataryayladır, durdurmaya gerek yok. Pili bitince onlar bitecektir. Lâkin harekette bereket var.

“Mekke-î Mükerremenin fethine kıyam eden, Mekke şehri feth olmadan evvelki günlerde, fethe iştirak eden gazada gazi olan zatlar ile Mekke’nin fethinden sonra gazaya çıkan ve cihat yapan kimselerin arasında çok fark vardır” diyor Cenâb-ı Allah.

Açıklaması: Mekke’nin fethinden evvelki devirde vaziyet çok sıkı ve
Müslümanlara üstünlük tam görülmüyordu, Mekke’yi ellerinde tutan kâfirlerin boruları daha çok ötüyordu, şevkleri kırılmış değildi.

Öyle bir zamanda gazaya çıkmak ve onların alêyhinde muharebe etmekte olan fazîlet elbette üstündür. Çünkü Mekke’nin fethinden sonra kâfirlerin şevki kırıldı, üstünlük müminlerin tarafında artık belli oldu.

Yenilmez bir kuvvet olan müminlere iltihak eden kimselerin sevâbı, Mekke’nin fethinden önceki gazaya katılanlara benzemez. Onun için Cenâb-ı Mevlâ Mekke’nin fethinden evvel gelip İslâm’ı seçip gazaya çıkanları takdim edip onlara yüksek şeref veriyor. Sonra gelenlerinde şerefi var ama ondan öncekilerin gibi değil.

Bu zamanda müminlerin sıkıntısı var. Aslında müminlerin içi sıkıntılı olmaz çünkü îman girdiği yerden zûlmeti kovar. Müminin kalbinde karanlık yoktur îman, müminin kalbini aydınlatır. Kalbi aydınlanan kimsede telaş, korku ve ümitsizlik kalmaz.

Şimdiki zamanda İslâm’ı tutmak elbette kolay değil ama gelen yıllarda, yeni asrın başında İslâm mutlak olarak meydana gelip küfrü boğacaktır. Küfrün karanlığını silip süpürecek ondan eser kalmayacaktır.

O günlere yetişip İslâm ile şeref bulan insanların mükâfatları ile bu zamandaki İslâm’ın sıkıştırıldığı, İslâm’a umûmi hücum yapılıp îman ve İslâm’ın insanlara haram edildiği vakitte insanların aldığı mükâfat tabî ki farklıdır.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.



Yarın Mübarek Hacc bayramı (Kurban) Tüm inananların bayramını kutlar, sağlık sıhhat, afiyet ve huzur içinde tekrarını dilerim.

12 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 282 - BİR HİKAYE

Biri ihtiyar diğeri genç iki kişi ortaklık yapmış, ekip Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ettikten sonra beklemişlerdi. Hasat vakti geldiğinde biçtiler, dövdüler, harmanda savurdular ve bir yığın buğday oldu. Hak alma zamanında bir araya geldiklerinde, her ikisi de eline ölçek alıp,

Sen sana, ben benim tarafıma alıp paylaşalım diye karar verdiler.

Genç olan şöyle düşünüyordu;

“Bu yaşlı bir kimse, onun daha çok ihtiyacı var, bir ölçek alayım, ama bir ölçekte ona atayım”

İhtiyar da aynı şekilde;

“Bir ayağım çukurda, ama bu gence yardım lâzım, daha evlenecek..”

Diye taksim ediyordu. Sabahtan akşama kadar her taraf yığın dolmuştu. Tâneler attıkça büyümeye başlamış, baş edememiş ahaliye haber salmışlardı, millet manzara karşısında şaşırmış kalmıştı;

- Bu nedir?

- İşte taksim ediyoruz, buğday yığını da büyüyor.

Memleketin pâdişahına haber yetişmiş, o da adamlarını gönderip çağırmış ve;

- Bu işte bir sır var, söyleyin nedir? Diye sormuş, Genç olan:

- Ey pâdişahım, ortağım yaşlı biridir bundan sonra çalışmaya gücü yok diye, ben bir alırsam ona iki ölçü verdim.

- Ya sen?

- Nasıl olsa bir ayağım çukurda, ama bu gence kuvvet lâzım diye uğraşırım. Deyince pâdişah;

- İşte bu güzel niyetiniz yüzünden Allah o nîmeti dökmez, siz de kıyâmete kadar taksimle yemezsiniz, bu insanlığa ibret olsun!


İnsanlar insanlıkta birbirleriyle yarışsalar dünya cennet olurdu. Lakin insan insanlıkta değil hayvanlıkta yarışa çıktı, ehil hayvan gibi değil vahşi hayvan sıfatıyla birbirleriyle boğuşuyorlar. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ilâhi inayeti yetişip haddini bilmeyenlere haddini bildirip her şey hakkına râzı olduktan sonra iş düzelecektir.

Allah bizim rahat yaşamamızı sûlhu sûkun içinde olmamızı ister. Habis şeytan bizi birbirimize kırdırmak ister ve sonunda da taş taş üstünde kalmayan dünya ve yanıp kül olmuş cesetleri seyredip kahkahayla gülecektir. İşte şeytan oraya doğru sürüklüyor. Doğruyu gör, eğriyi de gör, dikkatli bakarsan görürsün.

Dua: Yâ Rabbî, şeytanlardan ve şeytan işlerinden bizi uzak eyle. Biz zayıfız, Metîn olan sensin,

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

11 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 281 - NE MUTLU ALLAH’IN KULUYUZ

Allah c.c. diyor ki;

Hepsini Ben yarattım, hepinize ne mutlu ki Rabbiniz Ben’im!”

“Ne mutlu bize ki; Rabbül âlêminin kuluyuz”

Ne Türkü? Ne Kürdü? Ne Acemi? Ne İngiliz’i? Ne Almanı? Ne Fransız’ı? Ne Amerikanı...!

Şeytanın tâlimine uyan;

- Ne saadet, ne şeref ki; bunca mahlûkatın içerisinde Rabbim beni insan cinsinden yarattı da kendine kul olarak şereflendirdi..!

Diyemiyor da, Türk’müş, Kürt’müş, Acemmiş..! Bunun mânâsı yok, bunlar şeytanın öğrettikleridir; aşağılatmaktır:

* Bir insanı aşağılatmak doğru değildir.

* Bir milleti aşağılatmak doğru değildir.

* Bir insanın hakkını yemek doğru değildir.

* Bir kimseye zûlmetmek doğru değildir.

Bunları yapmak eğriyi yapmak demektir. Eğriliği sana öğretende şeytandır. Şeytana tâbi olan iflâh olmaz. Şeytan insanları perişan etmekten başka maksadı ve gayesi olmayandır. Her lâhzada ayağımız taşa çarpsa ezilip dökülsek, zahmet girdabına düşüp sonsuz bir sefaletin azabın içinde dolaşsak, rahat yüzü görmeyelim, akıbetimiz de cehennemde olsun diye şeytan uğraşıyor.

Herkes herkesin hakkını kabul etse ne olacak ne eksilecek. Herkes herkese ikram etse ne kaybedecek. Herkes herkese hürmet etse sevse kayırsa ne kaybedecek?


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

10 Kasım 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 280 - BİR HİKÂYE

Adamın biri dört kişiye birer kuruş verdi. Arasından biri

- Ben bu parayla engûr alacağım dedi,

Öbürü Arap’tı,

- Lâ! dedi, ineb isterim herif, engûr istemem ben,

Üçüncüsü Türk’tü,

- Bende ineb istemem üzüm isterim bu para benim. Dedi.

Dördüncüsü Rum’du dedi ki;

- Bırakın bu lâfları bir istafili isteriz!

Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından haberleri yoktu. (Hepsinin aynı şeyi istediklerinden haberleri yoktu). Sır sahibi yüzlerce dil bilir. Kadri yüce birisi orada olsaydı onları uzlaştırırdı. Onlara ben bu kuruşla dördünüzün de isteğini yerine getiririm derdi. (mesnevî,2.cilt)


Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

9 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 279 - ŞEYTANIN GAYESİ

İnsanların tutumları ahlâkları değişmiştir. İnsanoğlu kendi tabiatından uzaklaşmıştır, çünkü şeytan bütün hile ve fendini kullanmaktadır.

- Az kaldı işin son kertesine geldik, az daha... Devireceğiz arabayı..!

Diye son gücünü sarf etmekte, dikkat ediniz. Şeytan insanlığı mahvetmek içindir.

- Şeytanın tek gayesi nedir?

İnsanların dünyaları da, âhiretleri de kararsın. Dünyada dünya cehenneminde, âhirette âhiret cehenneminde yansın. Şeytanın insana merhameti yok, kıskançlığının hududu yok. Hudutsuz düşmanlığı var.

Cenâb-ı Hakk bildiriyor,

“Şeytan sizin arkanızdaki hudutsuz düşmandır!”

Ne vardı kimse birbiriyle kavga etmeden, herkes hakkına râzı olup yaşasa.! İnsanoğlu ne kaybedecekti..! Herkes kendi evinde, kendi işinde, kendi bağında, bahçesinde, memleketinde, işinde, gücünde çalışıp dursa, insanlığa ne zarar gelecekti? Milletler silâh yapıp şer üreteceklerine hayır üretselerdi insanlığa ne zarar gelirdi? Herkes başkalarının hakkını kabul edip hürmet etmeyi düşünemiyorlar. Akıllı insan kalmadı.

Kavgamız şu:

“Hepsini ben alayım, başkasına hak tanımayayım”

Bir millet ötekine bunu teklif ediyor. Hakkın yoktur, hak yalnız benim olacak!Ne mutlu ben Türküm! Ne mutlu ben Almanım! Ne mutlu ben İngiliz’im! Hiç bir millet kendini mutsuz saymaz, hiçbir millet mensup olduğu milleti aşağı görmez. Ne mutlu ben Türküm dediğini vakitte, bir Kürt te diyecek ki, ne mutlu ben Kürdüm diyene. Uygur diyecek ki ne mutlu ben Uygur’um diyene, Çerkez de ne mutlu ben Çerkezim diyene...Öyle demek öteki milletleri aşağılamak demektir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

8 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 278 - YOLU AYIRT ETMEK


Cenâb-ı Hakk bize doğru dediği yolda bize bulunmayı nasip etsin. Niyetimiz Rabbimizin bize vasiyeti olan doğru yolu gözetmek, o yola devam etmek ve o yolu gözettirmektir. Her hareketin doğrusuda var eğrisi de var. Peygamber efendimiz helâli de haramı da bildirmiştir. Hangisi helâl, hangisi haram diye şüpheli bir şey yok. Her şey aşikâre bildirilmiştir. Doğrunun üzerinde doğru yazar, eğri işin üzerinde eğri yazar. Okuma bilende bilmeyende o yazıyı okur.

Her işin üzerinde, bu doğrudur veya bu eğridir veya bu haktır, bu bâtıldır diye yazılı olmayan bir iş yok. Gözü görende görmeyende onu ayırt eder, bilmem derse yalan söyler.

- Doğru yolu nasıl ayırt ederiz?

İnsanın içinde melâikede var şeytanda var. Melâike doğrudur der, şeytan eğridir der. Melâikenin doğrudur dediğine nefsine uyan adam onu dinlemez. Şeytanın eğrisine doğru der kapılır gider. Herkes hiç şüphesiz kendine göre iyiliği doğruluğu aramaya mükelleftir. Bizim üzerimize düşen budur,

“Ey kullarım, size haber verilmiş, bildirilmiş olan doğruyu arayınız, aldanmayınız. Ah aldandım demeye kalmayınız”

Mümin uyanık gerek. Aldanmaya kalma. Şeytan, Âdem peygamberi aldattı. Başından vasiyet edip bütün evlâtlarına bildiriyor;

“Ben aldandım siz aldanmayın”.

Haber verilmese bize mazur olalım mazeretimiz olsun ama haberimiz var.

- Sizi kim aldattı?

- Şeytan aldattı! Bizim peşimizi bırakmayan şeytan sizin peşinizi hiç bırakmaz!

Koca Âdem peygamberle Havva anamızın peşini cennetten çıkarıncaya kadar bırakmadığı gibi insanlığın peşini bırakmaz. Tâ ki şeytanı ürkütene kadar, şeytanı tam ürküttüğünde kendi avanesini toplar;

- Ey şeytanlar; dikkat ediniz! Bu deli ama bizi berbat ediyor, bunun arkasına düşmeyin çünkü ben bunun ismini defterden sildim!

Der ve seni ilân eder.

Bir gün peygamber Efendimiz (s.a.v), şeytana Hz. Ömer’i gösterdi ve ona sordu,

- Bunu nasıl bilirsin?

- Ömer bu yola dönerse karşılaşmayalım diye ben öbür tarafa dönerim.

Aldanma.

- Nasıl aldanmayalım?

Bir an fikir yap, bir an tefekkürde dur, o bir ânın içerisinde bir işaret gelir.

• Yeşil ışık verdiğinde tehlikesizdir geç,

• kırmızı işaret verirse tehlike var, yola atılma.

Zaman aynı zamandır, gece ve gündüz kendi devirlerini yapmakta; geceyi gündüz, gündüzü gece takip etmekte. Aylar ve mevsimlerde birbirlerinin arkasında yerlerini değiştirmeden devam etmektedir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

5 Kasım 2010 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 277 - BİR HİKAYE.

Bir tâcirin kafese hapsedilmiş güzel bir dudu kuşu vardı. (papağan)Tâcir Hindistan’a gitmek için yol hazırlığı yaparken kölelerinin her birine sordu ve duduya da;

- Sana Hindistan’dan ne getireyim?

- Oradaki duduları görünce hâlimi anlat, de ki, size iştiyak çeken filân dudu, Allah’ın takdiriyle bizim mahpusumuz, selâm söyledi sizden bir çâre diledi. Siz kâh yeşilliklerde kâh ağaçlarda zevkû sefa sürerken ben çile çekeyim revamı? Ey ulular inleyen bu garibi de hatırlayın..!

Tâcir onun selâmını götürmeyi kabul etti oraya varınca kırda bir kaç dudu gördü. Atını durdurup seslendi,dudunun selâmını ve kendisine emânet ettiği sözleri söyledi. O dudulardan biri bir hayli titredi ve nefesi kesildi, düşüp öldü. Tâcir bu haberi verdiğinden dolayı çok pişman oldu.

- Bu münasebetsiz sözle bî çareyi yaktım, bir söz bir âlemi yakar ölmüş tilkileri aslan eder…’ Diye vicdan azabı çekti.

Tâcir alışverişini bitirip muradını elde edip eve döndü, dudu;

- Bu kulun armağanı hani? Ne gördünse bana söyle. Tâcir;

- Söylemem! Zaten cahilliğimden böyle kötü bir haberi niye götürdüm diye pişmanım.

- Niye pişmansın?

- Şikâyetini sana benzeyen dudulara söyledim, biri derdini anlayınca hareketsiz kaldı düştü öldü..!

Dudu bunu duyunca titredi, kaskatı kesildi ve düştü sahibi onun bu çeşit düştüğünü görünce yerinden fırlayıp külâhını yere vurdu.

- Ey hoş nağmeli dudu niçin bu hale geldin? Ey dil sen bana çok ziyan veriyorsun, işte kuşumu uçurdun!

Tâcir ondan sonra duduyu kafesten dışarı attı. Duducuk uçup bir ağacın dalına konuverdi, tâcir kuşun esrârını görünce şaşırıp kaldı.

- Ey bülbül hâlini bildir, bundan bize de bir nasip ver. Hindistan’daki dudu ne yaptı da sen öğrendin, bir oyun ettin canımızı yaktın? Dudu dedi ki.

- O hareketiyle bana öğüt verdi; güzelliği, söz söylemeyi ve neşeyi bırak çünkü söz söylemen seni hapse tıktı! Bu öğüdü vermek içinde yalancıktan öldü..! Yâni,ey ileri gelenlere de geri kalanlara karşı da nağmeler çıkaran, benim gibi öl de kurtulasın! Tane, olursan seni kuşcağızlar toplayıp yer, gonca olursan oğlancıklar koparır.Taneyi gizle, tamamıyla uzak ol. Goncayı sakla, damdaki ot ol.

Dudu ona hoşa giden bir iki öğüt daha verdi sonra vedalaştılar, efendisi dedi ki;

- Allah selâmet versin git, bana yeni bir yol öğrettin..!

Sonra kendi kendine…“

- Bu bana bir öğüt, onun yolunu tutayım, o yol aydın bir yol, benim canım neden dududan aşağı olsun, can dediğin işte böyle işi gizlemeli. (Mevlana)

Cumanız mübarek, gözünbüz aydın olsun inşallah.



Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

4 Kasım 2010 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 276 - YALAN YANLIŞ ŞEYLER

Yalan ve yanlış; insanı doğrudan şaşırtmak için piyasaya sürülmüştür. Yani yalan ve yanlışın, aldanma ve aldatmanın piyasası Âdem peygamber yeryüzüne indiğinden itibaren hatta cennetteyken piyasaya sürüldü ve devam etti.

- Yalan ve yanlışın piyasaya sürülmesinin hikmeti nedir?

Elbette ki insanları imtihan içindir. Cenâb-ı Allah insanları, Bakalım aldanacak mı, Aldatılacak mı, Aldatacak mı, diye imtihan ediyor.

Yalan piyasada olmasa hepsi doğrudur, yanlış olmasa herkes mâsumdur. Yanlış adım atacak adam kalmaz. Sırf bu hikmetten dolayı. Bizim anlayabileceğimiz nokta bu. Yalan, yanlış, yanıltma ve yanlış işe teşvik etme cennetten itibaren başladı. Şeytan, Hz. Âdem ve Hz. Havva anamızı aldattı, yanılttı, yalan söyledi ve cennetten çıkarttı. yüce Allah cc. onları çağırdığında;

- Biz yanlış iş yaptık, seni dinlemedik, bizi şeytan yanılttı. Nefsimizde şeytanla beraber oldu, biz yanıldık, en aziz olan en saygılı olan kulun hürmeti için affeyle yâ Rabbi.

Her zaman her mekânda yalan ve yanlış piyasadadır. Sahte, sahtelik de piyasadadır. Kendini kolla. Kollamazsan Âdem ile Havva atanın başına gelen sana da gelir. Onlar cennetteyken dünya cehennemine düştüler. Hiç bir kaideleri kavgaları yoktu. Ekip-biçme derdi yok, ev-bark derdi yok, iş-işsizlik derdi, üniversiteler, daireler böyle şeyler hazırken yanıldılar. Şeytan yanıltıp belâ ve meşakkat evine düşürdü, çok çile çektiler, evlâtlarına nasihat ettiler.

Günümüzde akla fikre gelmeyen envâi çeşit yalan ve yanlış var. Elini uzattığında işin yalanında mı yoksa yanlışında mıyız diye dikkat et. Ümidimiz odur ki, bu asırla bu yalan ve yanlış furyası kaybolsun, yalan ve yanlışa tutulanlar da.

Hazreti Ömer'e sormuşlar,

- Sen ömründe yalan söyledin mi?

- Hiç bir zaman, hatta cahiliye zamanında da yalana tenezzül etmedim.

- Niçin?

- Bir insanın yalanı meydana çıkarsa o insanın kıymeti o yalan kadar olur, yalan insanın kıymetini bitirir.



Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

3 Kasım 2010 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 275 - NÜBÜVVET SIRRI

Evliyâlar, Peygambere a.s.'e inen nuru paylaşan zatlardır. Nur; Cenâb-ı Hak’tan Efendimiz habîbine takdim olunmuş ve kalbine koymuş olduğu nurdur. Habîbinin kendisi de nurdur. Efendimizi kendi nurundan halk eyledi. Evliyâlarda velayet nuru vardır.

Peygamberlerde velayet nuruyla beraber nübüvvet nuru da vardır. Velayet nuruna yani evliyâlığa herkes yetişebilir ancak peygamberlik nuru herkese verilmemiştir. Kullara hizmet verebilip, onları ilahi nura getirebilmek maksadıyla peygamberlik nuru Cenâb-ı Hakk'tan sayılı kimselere takdim edilmiştir. Onun azalması veya çoğalması yoktur.

Velâyet nuru, peygamberlik nurundan iktibas edilir, alınır. Çünkü hiçbir kimse ve hiçbir nebî doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'tan nur alamaz. Çünkü ilâhi nurların parlaklığı ve kuvveti öteki peygamberleri yakar tahammül edemezler. Hatta Cebrâil a.s. bile doğrudan alamamıştır.

Âhir zaman: dünyanın defterleri toplanmaya başlayıp kıyâmet hazırlığı içerisine girildiği zamanda Efendimiz gönderilmiştir ki; bizzat kendisi kıyamet alâmetidir. Onun gönderilmesiyle kıyâmetin ilk alâmeti zuhura gelmiştir.

Efendimiz yaratılmışların ilkidir. Efendimiz lâilâheillâllah kelime-î tayyibesi yani tevhid kelimesi yazıldığında önünde Muhammedurresullûllah yazılmış bulundu. Ondan önce bir başkası, melâike-i kiramdan veya ins-i cinden, evliyâdan, enbiyadan Cenâb-ı Hakk'a daha yakın O'nun huzurunda daha mukarreb, hürmetli, kıymetli bir mahlûk olsaydı onun ismi çıkacaktı. Çıkan isim: Resulûllah s.a.v. 'dir.

Âdem as. af olunması için Cenâb-ı Hakk'a müracaatında ilk olarak, Muhammed hakkı için beni affeyle dedi. Onun hürmetine yalvarıp yakardı ve Cenâb-ı Mevlâ;

- Onun hürmeti için seni affeyledim, nasıl bildin onu?

- Yâ Rabbi gizlilerin gizlilerini bilen sensin, benim nasıl bildiğimi soruyorsun lâkin sen biliyorsun. Sen'in ilmi ulûhiyetin de Muhammed kulundan daha aziz, daha kudretli birisi olsaydı, ismi celîlinin önünde onun ismi olacaktı, Lâilâheillâllah'ın yanında yazılacak olan isim senin yanında en aziz, en kıymetli isimdir, oradan bildim.

Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

2 Kasım 2010 Salı

SOHBET DÜNYASI - 274 - SOKAK GÖSTERİLERİ

- Sokaklarda gösteri yapmanın hükmü nedir?

Tarikatı kahve kelâmı ve eften püften iş zannediyorlar. Sokaklara çıkan beş-on sarıklının kendini göstermesi, hepsi tiyatro. Tarikatta da şeriatta da yollara dökülmek yok. Tarikattayım diyen adamın yollara dökülmesi ve İslâm kıyafetiyle yürümesi yasaklanmıştır, kanuna karşı gelmesi doğru değil.

- Neden?

En azından insanların üzerinde "Bunlar tarikat sahibidir" diye kötü intiba bırakır. Niye bayrak açacaksın yola sen? Hem kendi sistemlerinin,
rejimlerinin anlayışsızlıklarını ve cehaletlerini söylüyorum, hem bu taraftan da tarikattayım deyip te yola sokağa dökülen saçlı, sakallı, bıyıklı kimselere de darılıyorum, çünkü size yakışmaz, sizin sokaklarda yürümeniz doğru değildir. Soruyorum;

1 - Kuvvet var mı elinizde?

2 - Manevi gücünüz var mı?

3 - Hükümet sizin sokaklarda yürüyüş kuvvetinizi elinizden alacak olursa, elinizde onlara onu vermemek için zahirde kuvvetiniz var mı?

4 - Varsa peki ne netice olacak?

Birkaç atımlık bir şeyden bir netice gelmez, zahiri kuvvetiniz yoktur. Sokağa dökülen ve kendisi tarikattayım diyen adamlarda manevi kuvvetin noktası da,kokusu da yoktur. Manevi kuvvet olsa; tıpkı gökyüzünde durup yeryüzüne hükmeden ve televizyonları, telefonları, kompüterleri idare eden satalit cihazı gibi o da evinden idare ederdi, sokağa çıkmasına gerek kalmazdı.

Hasılı kelâm tarikat anlaşılmamıştır,"tarikattayım" diyenler de tarikatı anlamış değillerdir, çünkü hakiki membaa dan içmiyorlar. Hakiki membaa dan içseler tarikatın ne demek olduğunu bilecekler. Hadi hükümet mazurdur, hiç bakmadan tarikata bir hüküm verdi, lakin sen ki içerisindesin.

Elinde kuvvet olmadan yeşil bayraklar çekip, hükümetin yasak etmiş olduğu bir kıyafetle yollara, sokaklara dökülmek ve toplu yürüyüşe geçmek için hiç bir tarikat sana izin vermez.

- Tekbir çekiyoruz!

Tekbir ile sana hükmedenlerin kalplerini titretebiliyor musun? O zaman meydana dökül. Allahuekber dediğinde îmana, İslâm’a, şeriata, tarikata karşı olan şahıs, müessese ve güç odaklarını titretebiliyorsan sana sokağa çıkmana izin var! Öyle bir şey yoksa ne çıkıyorsun dışarıya?

Sopayla taşla, o usul değil böyle bir şey ne sünnette gelmiştir, ne hadiste. Onun için hür dediğimiz manayı sen anlayacaksın. Hür oluş diploması kimlere verildiyse onlar hür hareket eder. Köpeğini koyverir, çünkü zarar vermez edeplenmiştir, lakin hürriyetini alamayan kimselerin kendi nefislerini meydana bırakmaları hem kendilerine zarar, hem çevrelerine, hem kendileriyle karşılaşan kimselere zarardır. Buna dikkat etmelisin.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

1 Kasım 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 273 - DEMOKRASİ GERÇEĞİ

Yalan. Demokrasi insanları rezil etmiş, insanların nefislerini azdırmış ve kızdırmıştır. Hangisi birbirini ısıracak, canına okuyacak diye uğraşmakta.

- Partiler niçin birbirleriyle kavgada?

Ahh..! Bu partinin canına okusak, bütün güç bizde olsa..! Diye.

İnsan hakkı hürdür, hür doğar, hür yaşar. lâkin her insanın nefsi azgın birer hayvandır, istersen aç ayı ve ya kızgın yaban domuzu de…! illâ zarar verir. Cenâb-ı Hakk onları şeriat nizamıyla bağladı. Onun için şeriat hiç bir insana nefsine %100 hürriyet vermedi. İpler bir parça gevşemeye başladığı zamanda bir namazdan başka bir namaza geçirttiriyor ki, tekrar her namazda o gevşeyen bağlarını biraz daha sağlamlasın. Çünkü o azgın nefis zincirlerini yoklayıp kurtulmak istiyor.

Nefisler hayvan sıfatlıdır. Hayvan sıfatlı olduğundan zarar verir. Bu nedenle bağlamak lazım. Şeriat; insan hürdür lâkin nefsine hürriyet yoktur der.

- İnsan ne zaman hür yaşar?

Kendi nefsine hükmettiği vakit. Kendi nefsinin hürriyetini elinden alıp, nefsine hükmeder olduğunda, o insana hürriyet verilir. Ömrümde araba sürmedim, dümen tutmadım, arabaya hükmedemem, bu şartlar altında hükümet benim elime araba sürme izni vermesi için deli olması lâzım. Sen nefsine Demokrasiyle hürriyet istersin. Bütün şeytanlar onun içine etmiş.

"Hürriyet var!, Herkesin hürriyetini ezen ve dahleden insanları hür bırakamayız" Diyor.

İnsan nefsinin hürriyeti de tarikattan alınır. Tarikatı anlayamıyorlar veya anlamak istemiyorlar.


Not: Ş. Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.