
- İlmûl ebyân ve ilmûl edyân nedir?
Zâhiri ve mânevi mânâsına iki türlü ilimi takdim ettiler,
İlmûl ebyân; Vücutlara, bedenlere ait olan ilim, insanın yaşamasına ait olan her türlü dünyevî ilim bunun içerisine girer. İnsan vücudunu gözetmeye, bilhassa sıhhatini korumaya ve azalarında bir noksaniyet olmamasına gayret edecektir.
İlmûl edyân; Dine ait olan ilimler. Din insanın ruhaniyetini kemâle erdirmek içindir, ruhaniyette zaten kemâl vardır. Lâkin ruhaniyetimizin nefsaniyetinden serbestliğe çıkaracak, mahkûm iken hâkim makamına çıkaracak bütün yol usül, ilmûl edyandadır.
Şimdiki insanların değil yüzde doksan dokuzunda, belki yüzbinde doksandokuzbin dokuzyüzdoksandokuzu nefsâniyetine mahkûmdur. Nefsâniyetini ve rûhaniyetini hapsetmiştir. O insan kemâl makâmını kazanamaz. Bir kemâl hâli kendisinde hâsıl olamaz. Görünen, sufli nefsâniyetinin kötü tabiatları ve kötü sıfatlarıdır. Rûhaniyetini durmadan tekmeler, atar. Ergenlik çağına girerken kalpte oturuyor. Ondan dışarı çıkamaz. Nefsâniyet yetmişbin başlı dehşetli bir ejderha gibidir.
İnsanları nefsaniyetlerinin mahkûmiyetinden kurtarmadıktan sonra sîrette insan sûrette hayvan görünür derler. Sûretinde insandır, mânâsında hayvandır.
Kıyâmet gününde herşeyin mânâsı meydana gelecektir. İnsanların da dünyada örtülü duran mânâları kıyâmet gününde sûretine galip gelip, mânâlarının sûretiyle gelecektir; Kimisi yılan, kimisi akrep, kimi ayı, kimisi öküz, kurt, eşek, tilki, sırtlan, kimisi kaplan sûretinde görünecektir. Dünyadaki manzarası ne türlüyse ona göre zahir olacaktır.
İnsanı kâmil, dünyadan insanı kâmil olarak çıkar. Sûretiyle mânâsı bir olarak gelir. İnsanoğlunun kötü nefsi hekime gitmek için günde yetmiş bahane bulur;
- Gözüm böyle, kaşımın burası böyle, karnım böyle oldu, nasıl oldu bu sivilce niye çıktı? Midesi için başka, kalbi için başka hekim, hatta şimdi abdest olma şekliyle de hekim arıyorlar. Kötü nefis kendi statüsünü korumak maksadıyla insanı öyle bir meşgul ediyor ki hiç sorma gitsin.
Zâhiri ve mânevi mânâsına iki türlü ilimi takdim ettiler,
İlmûl ebyân; Vücutlara, bedenlere ait olan ilim, insanın yaşamasına ait olan her türlü dünyevî ilim bunun içerisine girer. İnsan vücudunu gözetmeye, bilhassa sıhhatini korumaya ve azalarında bir noksaniyet olmamasına gayret edecektir.
İlmûl edyân; Dine ait olan ilimler. Din insanın ruhaniyetini kemâle erdirmek içindir, ruhaniyette zaten kemâl vardır. Lâkin ruhaniyetimizin nefsaniyetinden serbestliğe çıkaracak, mahkûm iken hâkim makamına çıkaracak bütün yol usül, ilmûl edyandadır.
Şimdiki insanların değil yüzde doksan dokuzunda, belki yüzbinde doksandokuzbin dokuzyüzdoksandokuzu nefsâniyetine mahkûmdur. Nefsâniyetini ve rûhaniyetini hapsetmiştir. O insan kemâl makâmını kazanamaz. Bir kemâl hâli kendisinde hâsıl olamaz. Görünen, sufli nefsâniyetinin kötü tabiatları ve kötü sıfatlarıdır. Rûhaniyetini durmadan tekmeler, atar. Ergenlik çağına girerken kalpte oturuyor. Ondan dışarı çıkamaz. Nefsâniyet yetmişbin başlı dehşetli bir ejderha gibidir.
İnsanları nefsaniyetlerinin mahkûmiyetinden kurtarmadıktan sonra sîrette insan sûrette hayvan görünür derler. Sûretinde insandır, mânâsında hayvandır.
Kıyâmet gününde herşeyin mânâsı meydana gelecektir. İnsanların da dünyada örtülü duran mânâları kıyâmet gününde sûretine galip gelip, mânâlarının sûretiyle gelecektir; Kimisi yılan, kimisi akrep, kimi ayı, kimisi öküz, kurt, eşek, tilki, sırtlan, kimisi kaplan sûretinde görünecektir. Dünyadaki manzarası ne türlüyse ona göre zahir olacaktır.
İnsanı kâmil, dünyadan insanı kâmil olarak çıkar. Sûretiyle mânâsı bir olarak gelir. İnsanoğlunun kötü nefsi hekime gitmek için günde yetmiş bahane bulur;
- Gözüm böyle, kaşımın burası böyle, karnım böyle oldu, nasıl oldu bu sivilce niye çıktı? Midesi için başka, kalbi için başka hekim, hatta şimdi abdest olma şekliyle de hekim arıyorlar. Kötü nefis kendi statüsünü korumak maksadıyla insanı öyle bir meşgul ediyor ki hiç sorma gitsin.
İnsan nefsaniyetine mahkûm, insanı kâmil sıfatında adam var ama piyasadan kalkmıştır. Aramalısın;
El yazması Kuran-ı Kerîmleri, kakmalı kılıçları, kaşıkçı elmaslarını, paha biçilmez küpeleri piyasada ararsan bulamazsın, müzehânededir. Piyasadan toplandı müzehâneye gönderildi, orada saklanıyor.
İnsanı kâmiller de var lâkin piyasada değildir. Eksilirse dünyanın müvâzelesi bozulur, batar. Görmek isteyen onları iyice araştırıp karıştırıp bulacaktır.
HİKÂYE
İstanbulda zamanın birisinde (Allahû mâfina) vebâ zuhur etmiş. Vebâ, salgın bir hastalıktır. Biri bu hastalığa sabah tutulursa akşama çıkmaz. Salgın fenâ gidiyormuş. Ahali cenazeleri defnetmeyi yetiştiremiyor, camiden cenaze alıyor, sekiz on tane götürüyor, gelinceye kadar sekiz on başka cenaze, onları alıp yükleninceye kadar on onbeş başka cenaze geliyormuş. O vakitte Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’lerinin zamanıymış. Üsküdarın eşrafı ve ûleması hazrete gitmiş el etek öpmüşler;
- Sultanımız başımızın çaresine bakın, zâhirde bizim elimizde bir şey yok, bu âfetin durması ancak dili pak olan, Cenâb-ı Hakk’a nazı geçen bir kimse ister ki onun niyâzı kabul olunsun ve bu salgın dursun.
O mûbarek;
- Allah’ın iradesinden çıkmak meşrebimize uymaz, şimdiye kadar bir yere karışmadık, bundan sonrada karışamayız. Bununla beraber sizi bir kimseye göndereceğim ki o sağı solu belli olmayan mêczup sınıfındandır, o işinizi görür, kavga eder, çekişir bağırır, onların terkûl edebi birşey yapmaz zarar vermez, onlar mêczup sınıfında olduğundan mecâziptendir, delâlet edeceğim; Karacaahmette filân yerde Hasırpuş Dede var, gideceksiniz. O sizi görünce istediğini söyler, sizi katiyen kabul etmez, çok ileri giderse benim yolladığımı söyleyin.
O mûbarek, mezarların arasında çıplak, anadan doğma hasırda sarılı yatarmış, hasırın içinden bir yere çıkmaz, başını ara sıra hasırdan dışarı çıkarıp tekrar içeriye gizlenirmiş. O zaman Karacaahmet mezarlığında gündüz içerisinden geçerken bile bir huşû âhiret kokusu gelirmiş. Bu alçak vahabiler herşeyi dümdüz ettiğinde artık mezarlıklardan âhiret kokusu gelmiyor. İlâhi havf kalbe girdiği için o selviler, mezar taşları güzel kokulara izin verirdi.
Hazret bunu söyleyince el etek öpmüşler, dönüp tarif olunan yere gitmişler. Mêczuplar kendileri bilinsin istemezler, tâ uzakta dedik ya gizli duruyor. Ayak sesleri ve konuşmalar duymuş, derken hasırdan başını uzatmış bakmış ki, kelli felli adamlar geliyor. Cenâze getiriyorlar zannetmiş ama bakmış ki tabut yok, hududuna girdiler mi, yaklaştırmak istememiş, onlara söverekten;
- Bre ne işiniz var burada niye geliyorsunuz? Gezme yerimi burası? işinize baksanıza, başlarınız sarıklı, kendiniz kelli felli insanlar burada ne dolaşırsınız? Uyuyordum, benide rahatsız ettiniz, gidin!
Onlar hiç bir şey yapmadan yaklaşmışlar, nihâyet fazla ileri gittiğinde zâtın birisi ileri gelmiş.
- Bak bize çok dil uzatıp sataşma, biz buraya kendiliğimizden gelmedik, Efendi Hazretleri gönderdi. Deyince, o hasırın içerisinden nasıl ayağa kalkacağını şaşırmış;
- Nedir emri Sultânın? Niye daha evvel söylemezsiniz? Ne var?
- Bak merhamet et, ümmeti Muhammedin ümmetleri vebâdan kırılıyor, bizi bu şeyden rahatlandır, kurtar.
- Peki Sultanın emri başım üstüne, bu ikindi namazından sonra defin kesilsin İnşaallah,
O cevabı alıp döndüklerinde, ikindi namazından sonra camilerde cenaze kalmadı herşey bitmişti. Onlar bilinmeyi istemiyor, gizlidir.
O zaman Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’leri bilinen kimseydi. Şimdi de vardır yok değil, lâkin mürâcat eden adamımız yok. En azından hîcaza giden ümmet, Efendimiz s.a.v.’in huzuruna çıkıpta;
- Peygamberimiz, böyle böyle istiyoruz.
Diye söylemiyor. Çünkü oradaki kavgadan, itişmeden kakışmadan insanın ihlâsı kayboluyor. Ne söyleyeceğini, ne edeceğini bilemiyor.
Peygamberimizin huzurunda da vahabiler kimini kırbaçlar, kimine: müşrik! kâfir! haram! helâl der, iter, kakar. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e selâm vermeye bırakmaz.
İlmûl edyân; Bu bizim ihtiyacımız olan mânevi gücü bize yetiştirecek ve mahpus olan rûhaniyetimizi âzâd edip nefsâniyetimizi mahkûm ettirecek sâlâhiyeti vermek içindir. Dînimizde Enbiyâlar bu vazifeyle gelmiştir. Onlardan sonra gelen, Peygamber yolunda yürüyenler de hep bu sûrette hareket etmişlerdir.
Tabî herkesin maksadı yalnız dünyadır, onun ötesinde bir maksadı yoktur. Belki yüzbinde bir bulursun ama genel olarak dünya için koştuğudur. Koşmayan pek az kimse kalmıştır. O yolda âlâkadar olacak insan azdır. Dünya için koşturan kimseyi dünya âvâre koymaz hiç boş bırakmaz. Dünyaya gönül veren adamın dâima meşgalesi vardır. Boş oturamaz;
- Kalk git şeytan dolabını aç, karşısında seyret.
- İşim var.
- İşini gör tekrar gel, çayhâneye gir, birahaneye, pavyona bilmem nereye gir,
“Camiye gir“ demez. Dünya insanı katiyen kendi hizmetinden bir lâhza bırakmaz. Öyle kıskanıyor dünya ahiretten;
- Ahiret için katiyen izin vermem, onu lûgatlardan, kitaplardan çıkarın, o olmasın, yalnız bana...!
Bir kimse âhiret meselesine bir parça kancayı taksa dünyayı sürükler. Lâkin ona fırsat vermediğinden ahirete dönemiyor.
El yazması Kuran-ı Kerîmleri, kakmalı kılıçları, kaşıkçı elmaslarını, paha biçilmez küpeleri piyasada ararsan bulamazsın, müzehânededir. Piyasadan toplandı müzehâneye gönderildi, orada saklanıyor.
İnsanı kâmiller de var lâkin piyasada değildir. Eksilirse dünyanın müvâzelesi bozulur, batar. Görmek isteyen onları iyice araştırıp karıştırıp bulacaktır.
HİKÂYE
İstanbulda zamanın birisinde (Allahû mâfina) vebâ zuhur etmiş. Vebâ, salgın bir hastalıktır. Biri bu hastalığa sabah tutulursa akşama çıkmaz. Salgın fenâ gidiyormuş. Ahali cenazeleri defnetmeyi yetiştiremiyor, camiden cenaze alıyor, sekiz on tane götürüyor, gelinceye kadar sekiz on başka cenaze, onları alıp yükleninceye kadar on onbeş başka cenaze geliyormuş. O vakitte Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’lerinin zamanıymış. Üsküdarın eşrafı ve ûleması hazrete gitmiş el etek öpmüşler;
- Sultanımız başımızın çaresine bakın, zâhirde bizim elimizde bir şey yok, bu âfetin durması ancak dili pak olan, Cenâb-ı Hakk’a nazı geçen bir kimse ister ki onun niyâzı kabul olunsun ve bu salgın dursun.
O mûbarek;
- Allah’ın iradesinden çıkmak meşrebimize uymaz, şimdiye kadar bir yere karışmadık, bundan sonrada karışamayız. Bununla beraber sizi bir kimseye göndereceğim ki o sağı solu belli olmayan mêczup sınıfındandır, o işinizi görür, kavga eder, çekişir bağırır, onların terkûl edebi birşey yapmaz zarar vermez, onlar mêczup sınıfında olduğundan mecâziptendir, delâlet edeceğim; Karacaahmette filân yerde Hasırpuş Dede var, gideceksiniz. O sizi görünce istediğini söyler, sizi katiyen kabul etmez, çok ileri giderse benim yolladığımı söyleyin.
O mûbarek, mezarların arasında çıplak, anadan doğma hasırda sarılı yatarmış, hasırın içinden bir yere çıkmaz, başını ara sıra hasırdan dışarı çıkarıp tekrar içeriye gizlenirmiş. O zaman Karacaahmet mezarlığında gündüz içerisinden geçerken bile bir huşû âhiret kokusu gelirmiş. Bu alçak vahabiler herşeyi dümdüz ettiğinde artık mezarlıklardan âhiret kokusu gelmiyor. İlâhi havf kalbe girdiği için o selviler, mezar taşları güzel kokulara izin verirdi.
Hazret bunu söyleyince el etek öpmüşler, dönüp tarif olunan yere gitmişler. Mêczuplar kendileri bilinsin istemezler, tâ uzakta dedik ya gizli duruyor. Ayak sesleri ve konuşmalar duymuş, derken hasırdan başını uzatmış bakmış ki, kelli felli adamlar geliyor. Cenâze getiriyorlar zannetmiş ama bakmış ki tabut yok, hududuna girdiler mi, yaklaştırmak istememiş, onlara söverekten;
- Bre ne işiniz var burada niye geliyorsunuz? Gezme yerimi burası? işinize baksanıza, başlarınız sarıklı, kendiniz kelli felli insanlar burada ne dolaşırsınız? Uyuyordum, benide rahatsız ettiniz, gidin!
Onlar hiç bir şey yapmadan yaklaşmışlar, nihâyet fazla ileri gittiğinde zâtın birisi ileri gelmiş.
- Bak bize çok dil uzatıp sataşma, biz buraya kendiliğimizden gelmedik, Efendi Hazretleri gönderdi. Deyince, o hasırın içerisinden nasıl ayağa kalkacağını şaşırmış;
- Nedir emri Sultânın? Niye daha evvel söylemezsiniz? Ne var?
- Bak merhamet et, ümmeti Muhammedin ümmetleri vebâdan kırılıyor, bizi bu şeyden rahatlandır, kurtar.
- Peki Sultanın emri başım üstüne, bu ikindi namazından sonra defin kesilsin İnşaallah,
O cevabı alıp döndüklerinde, ikindi namazından sonra camilerde cenaze kalmadı herşey bitmişti. Onlar bilinmeyi istemiyor, gizlidir.
O zaman Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’leri bilinen kimseydi. Şimdi de vardır yok değil, lâkin mürâcat eden adamımız yok. En azından hîcaza giden ümmet, Efendimiz s.a.v.’in huzuruna çıkıpta;
- Peygamberimiz, böyle böyle istiyoruz.
Diye söylemiyor. Çünkü oradaki kavgadan, itişmeden kakışmadan insanın ihlâsı kayboluyor. Ne söyleyeceğini, ne edeceğini bilemiyor.
Peygamberimizin huzurunda da vahabiler kimini kırbaçlar, kimine: müşrik! kâfir! haram! helâl der, iter, kakar. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e selâm vermeye bırakmaz.
İlmûl edyân; Bu bizim ihtiyacımız olan mânevi gücü bize yetiştirecek ve mahpus olan rûhaniyetimizi âzâd edip nefsâniyetimizi mahkûm ettirecek sâlâhiyeti vermek içindir. Dînimizde Enbiyâlar bu vazifeyle gelmiştir. Onlardan sonra gelen, Peygamber yolunda yürüyenler de hep bu sûrette hareket etmişlerdir.
Tabî herkesin maksadı yalnız dünyadır, onun ötesinde bir maksadı yoktur. Belki yüzbinde bir bulursun ama genel olarak dünya için koştuğudur. Koşmayan pek az kimse kalmıştır. O yolda âlâkadar olacak insan azdır. Dünya için koşturan kimseyi dünya âvâre koymaz hiç boş bırakmaz. Dünyaya gönül veren adamın dâima meşgalesi vardır. Boş oturamaz;
- Kalk git şeytan dolabını aç, karşısında seyret.
- İşim var.
- İşini gör tekrar gel, çayhâneye gir, birahaneye, pavyona bilmem nereye gir,
“Camiye gir“ demez. Dünya insanı katiyen kendi hizmetinden bir lâhza bırakmaz. Öyle kıskanıyor dünya ahiretten;
- Ahiret için katiyen izin vermem, onu lûgatlardan, kitaplardan çıkarın, o olmasın, yalnız bana...!
Bir kimse âhiret meselesine bir parça kancayı taksa dünyayı sürükler. Lâkin ona fırsat vermediğinden ahirete dönemiyor.
Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden


