27 Ocak 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 27 - İLM-ÜL EBYAN, İLM-ÜL EDYAN



- İlmûl ebyân ve ilmûl edyân nedir?

Zâhiri ve mânevi mânâsına iki türlü ilimi takdim ettiler,

İlmûl ebyân; Vücutlara, bedenlere ait olan ilim, insanın yaşamasına ait olan her türlü dünyevî ilim bunun içerisine girer. İnsan vücudunu gözetmeye, bilhassa sıhhatini korumaya ve azalarında bir noksaniyet olmamasına gayret edecektir.

İlmûl edyân; Dine ait olan ilimler. Din insanın ruhaniyetini kemâle erdirmek içindir, ruhaniyette zaten kemâl vardır. Lâkin ruhaniyetimizin nefsaniyetinden serbestliğe çıkaracak, mahkûm iken hâkim makamına çıkaracak bütün yol usül, ilmûl edyandadır.

Şimdiki insanların değil yüzde doksan dokuzunda, belki yüzbinde doksandokuzbin dokuzyüzdoksandokuzu nefsâniyetine mahkûmdur. Nefsâniyetini ve rûhaniyetini hapsetmiştir. O insan kemâl makâmını kazanamaz. Bir kemâl hâli kendisinde hâsıl olamaz. Görünen, sufli nefsâniyetinin kötü tabiatları ve kötü sıfatlarıdır. Rûhaniyetini durmadan tekmeler, atar. Ergenlik çağına girerken kalpte oturuyor. Ondan dışarı çıkamaz. Nefsâniyet yetmişbin başlı dehşetli bir ejderha gibidir.

İnsanları nefsaniyetlerinin mahkûmiyetinden kurtarmadıktan sonra sîrette insan sûrette hayvan görünür derler. Sûretinde insandır, mânâsında hayvandır.

Kıyâmet gününde herşeyin mânâsı meydana gelecektir. İnsanların da dünyada örtülü duran mânâları kıyâmet gününde sûretine galip gelip, mânâlarının sûretiyle gelecektir; Kimisi yılan, kimisi akrep, kimi ayı, kimisi öküz, kurt, eşek, tilki, sırtlan, kimisi kaplan sûretinde görünecektir. Dünyadaki manzarası ne türlüyse ona göre zahir olacaktır.

İnsanı kâmil, dünyadan insanı kâmil olarak çıkar. Sûretiyle mânâsı bir olarak gelir. İnsanoğlunun kötü nefsi hekime gitmek için günde yetmiş bahane bulur;

- Gözüm böyle, kaşımın burası böyle, karnım böyle oldu, nasıl oldu bu sivilce niye çıktı? Midesi için başka, kalbi için başka hekim, hatta şimdi abdest olma şekliyle de hekim arıyorlar. Kötü nefis kendi statüsünü korumak maksadıyla insanı öyle bir meşgul ediyor ki hiç sorma gitsin.


İnsan nefsaniyetine mahkûm, insanı kâmil sıfatında adam var ama piyasadan kalkmıştır. Aramalısın;
El yazması Kuran-ı Kerîmleri, kakmalı kılıçları, kaşıkçı elmaslarını, paha biçilmez küpeleri piyasada ararsan bulamazsın, müzehânededir. Piyasadan toplandı müzehâneye gönderildi, orada saklanıyor.

İnsanı kâmiller de var lâkin piyasada değildir. Eksilirse dünyanın müvâzelesi bozulur, batar. Görmek isteyen onları iyice araştırıp karıştırıp bulacaktır.

HİKÂYE

İstanbulda zamanın birisinde (Allahû mâfina) vebâ zuhur etmiş. Vebâ, salgın bir hastalıktır. Biri bu hastalığa sabah tutulursa akşama çıkmaz. Salgın fenâ gidiyormuş. Ahali cenazeleri defnetmeyi yetiştiremiyor, camiden cenaze alıyor, sekiz on tane götürüyor, gelinceye kadar sekiz on başka cenaze, onları alıp yükleninceye kadar on onbeş başka cenaze geliyormuş. O vakitte Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’lerinin zamanıymış. Üsküdarın eşrafı ve ûleması hazrete gitmiş el etek öpmüşler;

- Sultanımız başımızın çaresine bakın, zâhirde bizim elimizde bir şey yok, bu âfetin durması ancak dili pak olan, Cenâb-ı Hakk’a nazı geçen bir kimse ister ki onun niyâzı kabul olunsun ve bu salgın dursun.

O mûbarek;

- Allah’ın iradesinden çıkmak meşrebimize uymaz, şimdiye kadar bir yere karışmadık, bundan sonrada karışamayız. Bununla beraber sizi bir kimseye göndereceğim ki o sağı solu belli olmayan mêczup sınıfındandır, o işinizi görür, kavga eder, çekişir bağırır, onların terkûl edebi birşey yapmaz zarar vermez, onlar mêczup sınıfında olduğundan mecâziptendir, delâlet edeceğim; Karacaahmette filân yerde Hasırpuş Dede var, gideceksiniz. O sizi görünce istediğini söyler, sizi katiyen kabul etmez, çok ileri giderse benim yolladığımı söyleyin.

O mûbarek, mezarların arasında çıplak, anadan doğma hasırda sarılı yatarmış, hasırın içinden bir yere çıkmaz, başını ara sıra hasırdan dışarı çıkarıp tekrar içeriye gizlenirmiş. O zaman Karacaahmet mezarlığında gündüz içerisinden geçerken bile bir huşû âhiret kokusu gelirmiş. Bu alçak vahabiler herşeyi dümdüz ettiğinde artık mezarlıklardan âhiret kokusu gelmiyor. İlâhi havf kalbe girdiği için o selviler, mezar taşları güzel kokulara izin verirdi.
Hazret bunu söyleyince el etek öpmüşler, dönüp tarif olunan yere gitmişler. Mêczuplar kendileri bilinsin istemezler, tâ uzakta dedik ya gizli duruyor. Ayak sesleri ve konuşmalar duymuş, derken hasırdan başını uzatmış bakmış ki, kelli felli adamlar geliyor. Cenâze getiriyorlar zannetmiş ama bakmış ki tabut yok, hududuna girdiler mi, yaklaştırmak istememiş, onlara söverekten;

- Bre ne işiniz var burada niye geliyorsunuz? Gezme yerimi burası? işinize baksanıza, başlarınız sarıklı, kendiniz kelli felli insanlar burada ne dolaşırsınız? Uyuyordum, benide rahatsız ettiniz, gidin!

Onlar hiç bir şey yapmadan yaklaşmışlar, nihâyet fazla ileri gittiğinde zâtın birisi ileri gelmiş.

- Bak bize çok dil uzatıp sataşma, biz buraya kendiliğimizden gelmedik, Efendi Hazretleri gönderdi. Deyince, o hasırın içerisinden nasıl ayağa kalkacağını şaşırmış;

- Nedir emri Sultânın? Niye daha evvel söylemezsiniz? Ne var?
- Bak merhamet et, ümmeti Muhammedin ümmetleri vebâdan kırılıyor, bizi bu şeyden rahatlandır, kurtar.
- Peki Sultanın emri başım üstüne, bu ikindi namazından sonra defin kesilsin İnşaallah,

O cevabı alıp döndüklerinde, ikindi namazından sonra camilerde cenaze kalmadı herşey bitmişti. Onlar bilinmeyi istemiyor, gizlidir.

O zaman Azîz Mahmud Hûdâî Hz.’leri bilinen kimseydi. Şimdi de vardır yok değil, lâkin mürâcat eden adamımız yok. En azından hîcaza giden ümmet, Efendimiz s.a.v.’in huzuruna çıkıpta;

- Peygamberimiz, böyle böyle istiyoruz.

Diye söylemiyor. Çünkü oradaki kavgadan, itişmeden kakışmadan insanın ihlâsı kayboluyor. Ne söyleyeceğini, ne edeceğini bilemiyor.

Peygamberimizin huzurunda da vahabiler kimini kırbaçlar, kimine: müşrik! kâfir! haram! helâl der, iter, kakar. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e selâm vermeye bırakmaz.

İlmûl edyân; Bu bizim ihtiyacımız olan mânevi gücü bize yetiştirecek ve mahpus olan rûhaniyetimizi âzâd edip nefsâniyetimizi mahkûm ettirecek sâlâhiyeti vermek içindir. Dînimizde Enbiyâlar bu vazifeyle gelmiştir. Onlardan sonra gelen, Peygamber yolunda yürüyenler de hep bu sûrette hareket etmişlerdir.
Tabî herkesin maksadı yalnız dünyadır, onun ötesinde bir maksadı yoktur. Belki yüzbinde bir bulursun ama genel olarak dünya için koştuğudur. Koşmayan pek az kimse kalmıştır. O yolda âlâkadar olacak insan azdır. Dünya için koşturan kimseyi dünya âvâre koymaz hiç boş bırakmaz. Dünyaya gönül veren adamın dâima meşgalesi vardır. Boş oturamaz;

- Kalk git şeytan dolabını aç, karşısında seyret.
- İşim var.
- İşini gör tekrar gel, çayhâneye gir, birahaneye, pavyona bilmem nereye gir,
“Camiye gir“ demez. Dünya insanı katiyen kendi hizmetinden bir lâhza bırakmaz. Öyle kıskanıyor dünya ahiretten;

- Ahiret için katiyen izin vermem, onu lûgatlardan, kitaplardan çıkarın, o olmasın, yalnız bana...!

Bir kimse âhiret meselesine bir parça kancayı taksa dünyayı sürükler. Lâkin ona fırsat vermediğinden ahirete dönemiyor.


Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 26 - İNANCIN ALAMETİ, SECDE



Allah şeytanın şerrinden muhafaza etsin ve bizi şeytanın şerrine uğratmasın. Şeytanın şerrine uğramanın manası, insanı zehirli yılanın sokmasından beterdir. Belki yılan sokmasından insan ölür, ölümüne dair Cenab-ı Hak o kula karşı birşey verir, lâkin şeytan şerrine uğrayana Cenab-ı Hak darılır ve ona cehennemden nasip verilir. Allah’ı dinlemeyen Allah’ı saymıyor demektir.

- Allah’ı saymayan kimsenin alâmeti nedir?

Allah’a secdesi yoktur, Allah’a secdesi olmayan kimse kırk sene;

“Ben Allah’ı severim, sayarım”
Dese yalan söylemiş olur. Allah’ı sayan kimse secde eden kimsedir.
- Secde et göreyim seni bakayım Allah’ı hakikaten seviyormusun?
Hakikaten Allah’ı sevse secde eder. Secdesi olmayan kimse;“ben Allah’ı seviyorum” diye iddia ederse, bâtıldır yalan söylüyor demektir. Çünkü Allah’ı saysa Allah’a saygı ifadesi secdeyledir.

Bu iş: ben iyiyim, sen iyisin davası değildir. Herkes iyi olabilir, herkes kötü olabilir;

- İyiler kötülerden nasıl seçilir?

Secdeyle seçilir. Secde yapan kimseler iyi kullardır. Secde yapmayan kullar iyi kullar değil, fena kullardır ve Allah o kulları sevmez. Asker olan adam günde beşyüz defa kendi üstündeki zabite selâm verir.

- Selâmın manası nedir?
Seni sayıyorum mânâsıdır, saymayan selâm vermez. Bir kimse saymadığı insana ne selâm, ne de kelâm eder. Demek onu saydığına işâret, ona hürmet etmesidir. Hürmet eden kul iyi kuldur. Allah yanında makbuldür. Secde etmeyen için:

“Bu şeytanın peşine takılıp giden yanlış kuldur, buna herşeyi öğreten şeytandır, çünkü benim emrime karşı durdu, emrimi tutmadı, secde et dediğim halde secde etmedi”

Secde etmeyenlerde hepsinin hocaları şeytandır.

- Secde etmeye mâni olan nedir?
Bunun muhasebesini insan kendisi yapacaktır.
- Niye secde etmedin, sebep nedir?
- Çok işim var!
- Ya, işin o kadar çok var, peki işini bitirdin mi? İşini tamamladın mı?Yarıladın mı? Yarın bitireceğini ümit edermisin?
- Yok, hayır.

Demek secdeyi ihmal edene, niçin secde etmedin dediğin vakitte ne diyecek? İşim vardı da secde edemedim!
- Ya ne işin vardı?
- İşte ya hergünkü işimiz aynı.
- Dünde vardı bu bitirmedinmi ki bugün gene yapıyorsun.
- Ne yapalım dünkünü bitiremedik bugün yenisi geldi.
- Demek ki senin işinin biteceği yok. İnsanın işi ne zaman biter?
- Çenesi bağlandığı gün.

Kimse onun için huzuru ilâhide durup niçin secde etmedin? dediklerinde işim vardı diyemez, Cenab-ı Allah soracaktır;

- İşini bitirdin mi bitiremedin mi?
- Bitiremedim.
Demek seneler senesi senin işin bitmedi, yüz sene değil bin sene ömrün olsa gene aynı gene bitmeyecek, gene aynı işim var diyecektir. Sabah çıkacaksın, akşama yorgun argın döneceksin bir parça dinleneceksin. Biraz erken yatayımda yarın çok işim var diyeceksin.
Bugün sen az işi bitiremedin, yarın çok olan işi nasıl bitireceksin? Yığılacak, yığılacak ve çıktığın günde senin bitiremediğin bıraktığın işler tepe gibi yığılacak. Acaba bir o kadar daha ömrün olsa o tepe gibi işi bitirebilecek misin?

Sen işi bitiremeyeceksin ama iş senin işini bitiriyor. İş bizi bitiriyor.

- Ne zaman secde edeceksin ağam, paşam, beyim?

Hergün dolaba koşup dolap beygiri gibi dönüyorsun, dönüyorsun. O hayvanın gözü kapalıdır, gözü açık olsa dönmez, başı döner. Dolap beygirinin gözlerini hayvan dönsün kapatırlar. Hayvan uzak mesafeleri katediyor zanneder, Lefkeden Lefkoşayı bulduk zanneder. Akşam üstü sahibi “Çüşş dur” dediğinde durur. Gözlükleri çıkarır:

- Bizim sahibimiz gene sabahtan akşama kadar yürüttü vay...meğer dolap beygiri olmuşuz.
Bu insanların hepsi yirminci asırda dolap beygiri oldu, sabahtan akşama ha döner, ha döner. Akşam üzeri olduğu vakit;

- Nasıl bittimi iş?
- Nerde yahu bir sürü iş kaldı, yarında bir sürü iş daha var karşımda.
- Namaz?
- Ne namazı be! sana bu günkü işlerle baş edemedik diyorum! Yarın iş daha çok, ne namazı? namaza vakitmi var?
- O işi bitireceğinmi var?


HİKÂYE

Bektaşinin biri mezarlıkta oturmuş demleniyormuş yani kafa çekiyormuş. Oradan geçen bir kimse bakmış ki bir derviş mezarlıkların arasında oturuyor, dua okuyor diye selam vermiş. Bektaşi;
- Aleyküm selâm gelsene oturalım biraz muhabbet edelim!
İçki içenler şeytanla muhabbette olduklarından, bakmış bu şeytanla muhabbette. Ne desemde bunun elinden kurtulsam diye düşünürken.
- Gel otur yahu, seninle muhabbet edelim çekelim!
- Çok işim var, acele işim var!
Tepesi atmış Bektaşinin:
- Bu kadar ahali burada yatır, bunlar buraya işini bitirip mi geldi de sen benim işim var diye koşturuyorsun? Bir kişinin ben işimi bitirdim, geliyorum diye kabristana gitmesi mümkün mü? Hepsi işini bitirmeden geldi buraya, hey geç otur şuraya!


Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

5 Ocak 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 25 - ŞÜKÜR VE ŞÜKÜRSÜZLÜK.

Allah’ın kulundan dilediği bir şükürdür. Çok şükür yâ Rabbi. Şükür: Cenab-ı Hakk’a teşekkürdür. Onu da çok görüp şükrü unutanlar çoktur.

Şükrü unutanlar zahmet çekerler. Dünyada yaşadıkları günleri zehir dolu geçer.Gelen günleri geçen günlerinden parlak olmaz. Şükrü olmayan kimsenin her gelen günü daha ağır, daha berbat gelir. Dünya şimdi bir sıkıntı içerisindedir ve dünyanın sıkıntı içerisinde oluşu, üzerinde dolaştırdığı ademoğlunun sıkıntısıdır. Dünya üzerinde dolaşan ademoğlu nankörlük yaptığı ve ya şükür yapmadığı veya Allah’ın nimetine küfrettiği vakitte bu küfür insanın hayatına biraz daha zehir döker. Onun için onların gelen günleri geçen günlerinden daha zehirlidir.

- Nasıl olur şeyh efendi, o kadınlar ve erkekler hergün yeni takım elbiseler giydikleri halde onların hayatı nasıl zor olur, bu tasavvur edilir?

- Her parası olan rahat mı?

Rahat değil, parası artsada hayatının tadı olmaz. İnsanoğlunun problemleri parasının artmasıyla çözülmez, huzurlu olamaz. İşin başı şükürdür. Cenâb-ı Hakk’ın kulundan beklediği, özlediği, istediği kulun şükretmesidir. Şükür yâ Rab dersen Allah râzı olur. Şükrü aklınıza getirmezseniz Allah sizden râzı olmaz;


Nankör kul! Hesapsız nimetlerime karşı Bana Yâ Rab şükür demedi.”

İnsan taşınmayacak derecede mal mülk biriktirebilir. Bu Lefke kasabası bütünüyle senin olsa ve dışarıya gidecek olsan tayyareye binerken yirmi kilodan fazla yanına alamazsın. Mesele; getirdiğin mal, taşınmaz maldır. Mal varlığın adına yazılmış görünür ve aslında senin değildir.

Yığın yüklenen adamların haddi hesabı yok, madem taşınmaz, burada elin ayağın yerindeyken taşıyamıyorsun, seni mezara yatırdıkları vakitte, mezarlıkta kabrinde neyi taşıyacaksın?Taşınmaz maldı, sen öldükten sonra senin namından silinir, mirasyedinin namına yazılır biter. Dünyanın hepsini sen almış olsan, dünyadan çıkarayak taşınır taşınmaz bütün mallar elinden alınır ve derler ki;

- Bu mirasçılarınındır!

Onlarda ibret alıp, bizim atamız babamız bunu biriktirdi, malına mal diyemeden miras oldu demezler. Mirasa konduktan sonra tekrar babası gelse artık oğlu ona malı vermez.

Bu sohbeti teşekkürden şükürden açtılar. Şükreden kimse Allah’ını hoşnud eder. Şükretmeyen kimsenin dünya hayatı zehir olur. Ahiretteki hayatı zaten o da zehir olacaktır.

Demek ki şükürsüz mal insanın başına belâdır, şükürlü mal insana yarar. İnsan malını öbür dünyaya gönderemez ama malına karşılık şükrünü göndedebilir. O zaman Cenâb-ı Allah beka mülkünden verir.

Beka mülkü sonsuzluk âlemlerindedir, ona elinden çıkmayacak ahiret mülkü verilir. Beka; bekadır kaybolması, zayi olması, el değiştirmesi yoktur.

Hangi nimete şükredersen Cenâb-ı Allah senin adına öbür dünyaya naklettirir. Şükretmiyorsa ahiretteki hesabı boş kalır, bu taraftada dünyadan çıkarken zaten elinden gidecek ve öylece kalacaktır.

İnsanlık şiarı Cenâb-ı Allah’a şükürdür. Cenab-ı Allah’a şükürü unutan, insanlığını unutmuş demektir. Böyle kimseler insan sûreti gösterse de hakikatte insan değildir, belki insan sûreti giymiş şeytandır. Çünkü şeytan Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu hesapsız nimetlere şükretmeyip nankörlük yapmıştı. Demek ki Allah’ın verdiği nimete şükretmeyen kimse; insan sûretinde şeytandır.

Allah şeytana uydurmasın nefsin eline de bizi bırakmasın diye dua etmeliyiz çünkü nefis eline kalan insan şeytanla beraber olur ve şeytanın emrettiklerini yapar. Allah’ın emrettiklerinin hiçbirisini yapmaz ama şeytanın söylediğini emir telakki eder emrin başım üstüne der.

Şeytandan uzak dur, durmazsan sende onlardan olursun.
Bu dünyaya milyonlarca insan gelip geçmiştir ve hepsinin sicili mevcuttur. Sicillerimiz kıyamet gününde açılacaktır ve iyimi-kötümü diye bakılacaktır.

Semadakilerin tuttuğu sicil başka, yeryüzündekilerin tuttuğu sicil başkadır. Yeryüzündeki sicil dünyadan gidinceye kadar seni aldatır, ancak semadaki sicilin dünyadan giderayak açılır. Dünyadaki sicil sahtedir. Asıl sicil semanın sicilidir. Dünyada âmir olsun, öğrenci, asker olsun herkes sicilinin karalanmasını istemez lâkin âhiret sicilini kimsenin düşündüğü yok malesef. Dünyadan gider ayak buradaki sicil kapanınca, öbür sicile hemen bakılacaktır;
Günbe gün açılan,
Aydan aya açılan,
Yıldan yıla yazılan,
Bir de ömür boyu sicil vardır ki biz orada ömür boyu sicili göreceğiz!

Semadaki sicile göre sema kapıları sana ya açılacak ya kapanacaktır.

Sınır girişlerinde, polis gelen yolcunun sicilini kontrol eder. Gelen adam şerlimi, aranan birimi, iyimi, kötümü diye bakar ve bir terslik görürse;
- Dur, sen giremezsin! diyebilir.

Âhirette, insanın ruhu kabzolunduktan sonra semayı arar. Birinci semanın melâikesi, Azrâil as’a sual eder;

- Kimin ruhudur?
- Filân kimse.
- Bu kul buraya giremez. Buna bu kapı açılmaz çünkü sicili bozuktur, Bu kul buradan öteye geçemez, Allah’ı tanımayan Allah’a secdesi olmayan bir şeytandır geri tepip savurun.
Oradan savrulur içeriye bırakılmaz.

Ama mümin bir kimsenin ruhu kabzolunduğunda, birinci göğün melaikesi, filan oğlu filandır diye tarifini yaptığında bakılır;

- Semadaki sicili temizdir kapıyı açın. Denir.

Bu gün bize de gelecektir. Bizimde ruhumuzu Azrâil as. beraberine alıp semaya ulaştıracaktır. Sen sen ol oraya varıpta oradan aşağı atılanlardan olma. Öbür dünyada para verip içeri geçemezsin, altın, bağ, bahçe hatta bütün dünya servetlerini versen geçemezsin. Sicilimiz temiz sicil sahiplerinden olsun diye Allah’a sığınırız.

Sicili temiz olanlar ileriye varır, kapılar açılır, yeni rütbesi neyse o makamdan Allah’ı, Resulûllah s.a.v’i, Evliyâullahı, kendi şeyhini, gideceği cennetleri seyreder. İş şükürdedir. Şükrettiysen ismin silinmez, sicilin temiz kalır.

Allah bizi kötü âkibetten saklasın, sonumuz iyi gelsin. İnsanın hayatında dalgalanma olabilir, insan düşer kalkar lâkin sonunda nasıl çıkacağı mühimdir. Peygamber a.s’ın dediği gibi; son gürlüğü denen temiz günler bize nasip eylesin ki,o günlerde sicilimiz temize çıkarılsın, ilâhi dîvana kabul olalım, oradan aşağıya tekmelenmeyelim.

Yâ Rabbi bize affınla muamele buyur ve cennetlerine koy, Yâ Rabbi biz senin kulunuz habibinin ümmetleriyiz.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden