17 Kasım 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 110 - KENDİNİ SORGULULAMAK?



Allah şeytanı meclisimizden uzak etsin. Umûmi inen ve husûsi inen rahmet vardır. Husûsi olan rahmet bazı münasebetle iner. İki mümin Allah için muhabbet edip bir araya gelirse rahmet iner. Meclis uzarsa rahmetin inmesi de uzar, kısa tutulsa yine rahmet o miktarda iner.

Sohbetle insanlar terbiye olur, sohbet olmasa insan odun gibi kalır. Sohbet; hayra doğru delil olur veya şerden seni sakındırır. Hayır yolundan bir yol açılmazsa o sohbet malayânidir. Kahvehanede de sohbet olur, oradaki sohbetle bizim sohbetimiz ayrılmalıdır.

- Kahvehanedeki sohbetle hakiki sohbet arasındaki fark nedir?

Sana hayra doğru bir yol açabilirse o sohbet hakiki sohbettir. Bu gibi meclisler Allah’a ve Peygamberine yaklaştırır. Eğer o meclis bir hayır yolu açıp şer yolunu tıkayamazsa meclis değildir.

Bizim meclisimizde her dâim sohbet için izin talep edilir, oturduğumuz vakitten itibaren o(izin talep ettiğimiz) Evliyânın tasarrufu altına gireriz. Onlar neyi söylerse veya neyi anlatmak isterse onu söyleriz. Onlar bize mânevi muhabbeti ve aşkı şevklerinden vermeselerdi buraya mağripten ve maşrıktan bu kadar insan toplanıp gelmezdi.

Dâima hayırlı meclislerde olalım çünkü hayırlı meclisler seni hayra götürür, hayırsız olanlar cehenneme götürür.

Dün ana karnındaydık, bu gün dünya üzerindeyiz, yarın toprağın altındayız. Dünyanın kânunudur; önce yeryüzünde mekân tutarsın sonra toprağın altında mekân tutarsın. Sonra senin amelin neyse ameline uğrarsın. Defnolunduğun vakitte kapıyı açarlar ;

- Buyurun.! Derler.

Kapın sağ tarafından açıldıysa işin iyidir;

- Kalk bakalım yukarı, kalk!

Evet kalkıp oturduğunda sağdan veya soldan bir kapı açılacaktır ve içeri bakarsın, iyi şeyler gönderirsen iyi şeyler bulursun. İyi şeyler gönderemezsen bir şey bulamazsın. Kendi amelinle ve hizmetinle kabre gönderip hazır ettiklerin mühimdir. Arkadan gelen dualar ancak çiçeğin üzerine serpilen sular gibidir.

- Kabre indiğinde ne bulacaksın?

Gönderdiğini bulacaksın. Komşudan bir şey almaya orada sıra yoktur. İyi ameldeysen kapın açılır, seni içeri buyur ederler, hûri ve gılmanlar karşılar. Bu kün fe yekûn ile âletsiz edevatsız hazır olandır.

Eğer (hafazan Allah) kapı sol taraftan açılıp kul içeri baktığında, içeride yılan, çıyan veya akrepten ne kadar insana ürküntü veren haşarat varsa hepsinin ıslık çalarak dolaştığını görür. İster zengin ol ister fakir, ister âlim ol, ister zâlim, ister bey, ister paşa ol, ister işçi ister patron ol, iki taraftan birisine girecektir. Kapı sağ taraftan açılırsa görür ya ferah edersin veya sol taraftan bakarsın;

- Aman ne yapacağız?

Zaten dünya sarhoşluğuyla bütün vakit onun içerisinde olduğunun farkında değildin.

- kimdir bu adam tanıdın mı?

- Tanır gibi oluyorum ama daha kestiremedik (o vakit kendi fotoğrafı gösterilir),o benim!

- Sensen bu hâl senindir.

Mühürlü ağzınla hayır benim değildir diyemezsin. İşte orada yalnızsın, ne kadar zengin olsan da, sultan olsan da yalnızsın. Kabre yalnız yatarsın ve kabirdeki melâikeler orada hatır bilmez. Sağ taraftakiler hoş geldin diye karşılanacaktır, sol taraftakilere bu kadar zaman dünyada durdun bir yere yaramadın mı? Bir şey getiremedin mi? Denir ve demirden gürzlerle güm! diye kafasına vurulur.!

Bunun üzerine Şeyh Abdullah Dağistani Hz.;

“insan bir sabah, bir de akşam tefekkür etsin. Sabah kalktığı vakitte ben neyim? Kimim? Kim içinim? Ne yapmam gerekir? Neye mükellefim diye düşünsün, orada gerekir”

- Ben kimim
?

-
Ben Hasan oğlu Hüseyin’im, anamın adı şu.

- Senin aslî hüviyetini tanıdın mı?


Tanışabildin mi aslınla, yâni âlemi ervahta duran ve arşı tavaf edip duran has kullardan bir kimse misin? Sen kimsin, necisin ne işteydin? Biz buraya Allah’ın emriyle bir kul geldi diyerek yoklamaya, sınamaya geldik. Sen kimsin?

Temiz nesef sahibi soruları cevaplandıracaktır. Soyunu yediye kadar saysa gene kurtarır ki, kendisinin kimin sulbün den geldiğini, Adem a.s.’a kadar sayabilen Evliyâlar vardır.

- Sen kimsin?

- Ben Allah’ın kuluyum.

- Rabbin kimdir?

- Rabbim Celle ve Âlâdır.

Ya tevvif sürdürülür veya, şimdi sen serbestsin denir.
Çoğu tutulur ve cevap veremez. İçeride kalır. Tahkikat alınıp ceza verilir.

Onun için ey mümin; O mahşer gününde apışıp kalmamak için aklını bir parça kullanın, hareketlerinize çeki düzen verin. Çünkü ansızdan hücceten zuhur eden, hiç işitmediğiniz ve görmediğiniz büyük bir hâdise meydana gelebilir.

İşte Efendimizin vârisleri olan Evliyâlar, ümmeti Muhammed’in kullarına zâhirde ve bâtında hizmet ederek onları kurtarmak için mücâdele ederler. Sen de bir mukâbele arasan, sana da buldurur. İster mağripte isterse maşrıkta buldurur. Sana takviye verir.

Aklın genç ve dinç olduğu takdirde bedenin başına tâbidir. Bedenin başının emrinde yürür. Onun için dikkat et sağlam dur, şeytana teslim olmamak ve şeytanın hizmetinde olmamak saadettir. Bizi bu aczin içerisinde bırakma Yâ Rabbi...!


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

16 Kasım 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 109 - HAKKIN ÖLÇÜTÜ

Haftalar, aylar, yıllar geçiyor, dünya ihtiyarlıyor; geçen haftadan bu haftaya dünya daha ihtiyarladı, bizde daha yaşlanıyoruz. Siz de gençlik çağında yürüyorsunuz. Cenâb-ı Allah îman ile İslâm ile yürümeyi nasip etsin.Yeryüzünde îman ve İslâm ile yürüyelim küfürle yürümeyelim. Allah bizi Müslüman olarak yaşatsın, Müslüman olarak dünyadan çıkarsın, Müslüman olarak huzurunda haşir eylesin. Bu olmadıktan sonra Akdeniz senin olsa bu koca denizden içeceğin işte bir bardak sudur ki deniz portakal suyu değildir.

Düşünüyorum da;

- Bu denize kaç kova su döktüler? Bin kere, milyon kere mi su döktüler?

Bizim söylediğimiz dibini ıslatmadı!

- Bu denizleri yaratan ve dolduran Allah! Yukarıdan mı döktüler yoksa aşağıdan tulumbayla mı bastılar? Peki hadi onu bilemedin denizin suyunu tuzlamak için kaç torba tuz döktüler acaba? Diyorum ki bizim deniz çok mâvidir acaba kaç şişe mavi mürekkep döktüler?...

Eskiden insanlar paklanmak için küçük torbacıklarda çivit kullanırlardı, suya attığında masmâvi kesilirdi ve yıkanan çamaşırları onunla durular asarlardı, daha beyaz ve parlak olurdu. Şimdi keskin olsun diye içine çeşit türlü uydurmacalar attıkları deterjanlar çamaşırları daha beter eder. Diyorum ki; bizim denizin çiviti çok geldi...

Hiç bir şeyden haberimiz yok. Biz hazır bulduk. Hazır bulduğumuz halde takdir edemiyoruz. İnsan gücünün üstünde bu denizleri böyle halk edebilen, doldurabilen, bir Zât-ı âlâ olması lâzımdır ki eksilmesin, taşmasın aynı yerde dursun. İnsanlar aklını kullanmıyor. İnsanoğlu aklını kullansa nereye baksa Cenâb-ı Hak’kın varlığına ve birliğine, azâmet ve kudretine, saltanatına, ilmine, sanat ve hikmetine milyonlarca şahit bulur ve;

“Lâilâhe îllallah Muhammeden Resullûllah” der.

Aklını kullanmayanların çoğaldığı bir zamandayız. Aklını kullanmayanların başına aklını kullanmayan adamlar gelmektedir. Aklını kullanamadığı için ne yapacağını şaşırmaktadır;

- Şimdi buraya oturduk ne yapacağız? Nasıl hareket edeceğiz? Akıl vardı da korktuk, eskiyecek diye kullanmadık!

Aklını kullanmalısın. Bu mühim bir nasihattir. Her şeye bakmalısın, her şeye ibret nazarıyla bakana nice ilimler keşif olunur ve feth olur. Kuvvetler meydana çıkar ve eline geçer. Lâkin milletin bakışı koyun bakışına döner; nerde yeşillik var diye koyunlar gibi yemek için sağa sola bakarsa, geride kalanlardan olur. Avrupalı kâfiri cüzî dereceden aklını kullanmaya muvaffak olmuştur. Aklını azıcık kullanmaları sebebiyle bu kadar âletleri icât etmişlerdir. Bize gelince, biz diyoruz ki ;

- Biz niye uğraşalım, kafa yormaya lüzum etmez.

Biz aklımızı o kadarcık kullanmadık, kullanmadığımızdan dolayı Avrupa bizi mahkûm etti ve bize:

- Geri kalmış ülkelerin insanları (diye adlandırıyorlar)

Yani kafasızlar, kafalarını kullanmayanlar, akılları var da akıllı işleri olmayanlar. Akılları olsalar ve ya akıllarını kullansalar bize uymayacaklar.

Evet Kuran-ı Kerîm baştan sona insana aklını kullanmayı emreder. Onlar akıllarını kullanıp bu hakikatlerden pay alırlar, hak ve gerçek olduğunu bilirler. Akıllarını kullansalar ne kadar iyi olacak...

Fâtiha-î şerîfin yedi âyeti kerimesi vardır, kelime kelime mânâlarını çıkarırsın lâkin fâtiha bittiğinde ikinci sûre olan Bakara sûresi başladığında, "Elif Lâm Mîm" denir. Burada üç harf vardır. Elif bir harftir, Lâm bir harftir ve Mim bir harftir. Üç harf olarak ayrı ayrı okunur. Orada doğrudan doğruya, birinci sayfasında;

“Ey insan, bu kitabı okurken aklını kullanacaksın.”

Mânâsındadır. Akıl şimdi zorlanıyor..!

- Cenâb-ı Allah orada ne demek istedi? Elif, Lâm, Mîm dedi,

- Acaba ne demektir?

Şimdi akıl düşünüyor. Orada aklını kullanasın diye tâlim yapılmaktadır! İşte o tek âyeti kêrîme, bu insanları cehâletten yani en aşağı seviyeden alıp en yüksek seviyeye çıkartmaya yetişir; o üç harf... orada insanoğlunu karşılar;

- Söyle bakalım Elif, lâm mîm nedir?

- Odur, budur, şudur..! Diye düşünce gücünü çalıştırır lâkin katî olan neticeye varamaz.

Başka türlüsü de olabilir, yani bu sûretle Cenâb-ı Hak akla her yolu kullanmasını tâlim eder. Kuran-ı Kerîmi okuyan kişi aklını kullanmalıdır. Kullanmazsa anlayamaz. Hayvan anlamaz, hayvanın aklı yoktur. Aklı olup da kullanamayan; o da hayvan sınıfına girer. Aklını kullanmasa ezbere iş olmaz.

- Cenab-ı Allah bunu niçin söyledi?


Kalbine îman hakîkati girip de, kalbinde îman nuru açılan kimseler çok mânâ söyleyebilir .

Şimdi bunun üzerine kısa bir mânâ ki sende kavrayabilirsin: Efendimizin amcasının oğlu Abdullah ibnî Abbas Hz.leri sultanûl müfessirindir yâni Kuran-ı Kerîmi tefsir edenlerin sultanıdır. Kuran-ı Kerîmi tefsir edecek her kimse onun tefsirine bakmadan tefsir edemez. O demiş ki ;

“Bu üç harftir ama üç ummandır; ilk kapıda bize söylemek istediği;

Elif; Cenâb-ı Hakk’ın zâtına işârettir yâni Allah’a,

Lâm; Cebrâîl a.s.’ın son harfine delâlettir,

Mîm; Efendimizin mübârek ismi şerîfinin baş harfidir.”


Binâenaleyh burada denmek istenen şudur: aklınızı kullanın, Allah zülcelâlın, cenneti âlânın vahiy meleği Cebrâîl vasıtası ile has kulu ve peygamberi Muhammed a.s.’a göndermiş olduğu kitaptır bu...


- Hak ölçüleri nelerdir?

Hak ölçüleriyle kâinat ayakta durmaktadır. Hak ölçülerini bırakan kimselerin hâli, koparılmış dal gibidir, bir müddet şenliğini, diriliğini gözetir, o müddet geçtiğinde çiçekleri solmaya kendi buruşmaya başlar.

Hakkı bırakıp da batıla dönülürse batıl az bir zaman için parlaklık gösterse de batılın kuvvet alacağı bir yer yoktur. Onun için bizim talebimiz hakta hak ile sabit olmaktır. Hak ile bir kimse ebedi payidar olur bâtıl ile olmaz. Bâtıl sabun köpüğü gibidir; köpüğün aslı yoktur ama görüntüsü vardır.

Bu zamanda herkes dış görüntüye bakmaktadır. Dıştaki görüntü herkesi cezp eder ve arkasından o görüntü kaybolur. O görüntüye bağlanan, gönül veren kimse o da nâdedid olur yâni o da gider.

Hak ölçüleri insanlığı ayakta tutmak içindir. Tabiat kanunları dedikleri aslında hak ölçüleridir. O ölçülerin dışına çıkılamaz. Üzerinde yaşadığımız dünya ve içinde yaşadığımız her hâdise bir ölçüye bağlanır, o ölçünün dışında bir hâdise olamaz. Bu dünyanın fennini mekteplerde öğrenen çoluk çocuk biliyor. Fizik kanunu, kimya kanunu, cebir kanunu bunu gibi kaç ilim dalı varsa hepsinde kanun mevcuttur, o ölçülere uyulacaktır. Ölçünün dışına çıkmak olamaz. Bunu bize Cenâb-ı Hak gösteriyor.

Şimdi bu asırda yaşayan entelektüel denilen sivri akıllı, aklını kullanmayan, kullanırsa eskiyecek diye korkan dört köşe kafalılar vardır. Onlar her şeyde bu kanunları görür ve tabiat kanunları der, insanın kendi hayat kanunlarını kabul etmez. İnsanın hayat kanunu değişmez, bozulmaz, o sabittir. Kanunların üzerinde gitmek mecburdur, o kurallardan çıktın mı işin bitiktir.

Yaklaşık doksan senedir bizde modadır, tabiat kanunlarını bizim etrafımızda olan meseleler olarak kabul ediyoruz. İnsanın kendi zâtında ve şahsında onu kabul etmiyoruz. İnsan hayatının hak ölçülerini reddediyoruz. Ağaç için, yerler için, dağlar için, gün için, güneş için kabul eder, insan hayatı için kabul etmez. Çünkü kendi hayatı içindeki hak ölçülerini kabul etse onun hayatı disipline bağlanır.

- Kâinatta disiplinsiz bir hâdise var mı?

Her şeyin bir disiplini vardır. Yirminci asrın insanı kendi hakkında bunu kabul etmiyor, gelişi güzel, kânunsuz ve ya nâm-ı diğer orman kanunu istiyor. Orman kanununu kabul ediyor, Kuran kanununu kabul etmiyor yâni Kuran-ı Kerîm’den gelen hak ölçülerini kabul etmiyor. Onun için başlarına öyle bir çorap ördüler ki ne taraftan çözüp kurtulacaklarına dâir, akıllarında hiçbir çözüm kalmadı. Cenab-ı Hak;

“Azgınlıkları daha da artsın diye bırakıyorum, lâkin ben iyi ilmek atmışım (ya ayaklarından, ya bacaklarından, ya ellerinden herhangi bir taraflarından) ne kadar uğraşsalar bir tarafa kımıldayamazlar”

yâni “Ne kadar uğraşsalar tutup geri çekilecek, hak ölçülerine getirilecektir”denmek istenmiştir.

Bir insan veya bir toplum veya bir ümmet hak ölçülerine bağlanıp tâkip etmedikçe, cemiyet saadetini ve nîzamını bulamaz. Çünkü Cenâb-ı Allah’ın bize vaadetmiş olduğu dünya nimetleri, dünyanın izzet ve şerefi hak ölçülerine senin bağlandığın derecede olur. Hak ölçülerini bırakıp çıktığın zaman başına zıddı gelir, meselâ; izzetin yerine zillet gelir, devletin yerine mahkûmiyet, nûrun yerine zûlmet, iyiliğin yerine hastalık, genişliğin yerine darlık, şerefin yerine şerefsizlik, bereketin yerine bereketsizlik,uğurun yerine uğursuzluk, tatlılığın yerine acılık, hayâtın yerine mevt, sûlhun yerine harp gelir.

Hak ölçülerine uymalısın. Hak ölçülerini kendine uydurmaya çalışırsan, sen hakkı harama uydurmaya çalışıyorsun demektir. Herhalde darlıktan kurtulup genişliği bulmak için yâni yitirdiğini bulman için hak ölçüsüne gelmen lâzımdır. Asıl hakîkatin hepsi bundan ibârettir. Anlayana aşk olsun, bir defa anlayıp tatbik edene yedi defa aşk olsun.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

SOHBET DÜNYASI - 108 - DÜŞÜNMEK

İslâm düşünceye ehemniyet atfeder. Efendimiz s.a.v.;

“Düşününüz" diyor.

Çünkü düşünce yolu aklı kullanma yoludur, düşünen kimse aklını kullanıyor demektir. Akıl düşündükçe açılır. Avrupalılar bu kadar îcatları düşüne düşüne bulmuşlardır. Düşünmeden akıl çalışmaz, akıl çalıştı mı her şeyi yapar, bundan daha acâyipleri vardır. İnsan daha ne gibi tasarruf yapabilir diye sıralasak sabaha kadar bitmez. Aklını kullanmanın yolu düşünceyledir, ezber okuyan biri aklını kullanmaz;

Onun için âlim bir kişi, hâfız bir kişiden ileridir. Hâfız düşünmeden okur, âlim düşünüp okur; hâfız mânâ çıkaramaz, âlim mânâ çıkarır. Sonuç olarak düşünüldüğü vakitte akıl ihtişaf eder, akıl hazîneleri açılmaya başlar. Çünkü Cenâb-ı Hak’tan bize îkram olunan hesapsız hazîneler vardır. Kullansak içeriye gireriz, kullanamadığımız için âdi rutin üzerinde gidip geliyoruz.

Aklı kullanamadığımızdan geri kalmışız. Aklı kullanmak bize zor geliyor, Avrupa dan gelsin biz ne zorlanacağız...diyerek kopyacılık yapıyoruz. Avrupa aklı düşünce yoluyla bilmiştir. O yolu onlara İslâm tâlim eylemişti. Bildiler ve ona göre yürüdüler. Düşündükçe de nazarı bilgiyi, ameli bilgiye döndürdüğünde yanî nazariyattan tatbikata geçildiğinde tatbikatında başka ilim meydana gelir. Çünkü aklın vûs’atı bütün dünyayı zâhirde ve bâtında denizin altından gökyüzüne kadar kaplayabilir.

“Ve sakalelehûm mâ fissemâvatî ma fil erdî cemî’

Yerde ve gökte ne varsa musahhar kıldık... Yetişmeye sizin iktidarınız vardır. Cirminiz küçük ama size verilen kuvvet ve akıl, kâinatı cebinize koyar. Compüterler sizin kâinatı kaydedebilir. Lâkin Allah yapısı olan insanın compüteri yani insanın beyni bütün kâinatı her ayrıntısıyla, her şeyiyle beraber içerisine almaya, zapt etmeye imkânı olan bir sûrette yaratılmıştır. Hepsini kaydedebilir. İnsanda acâyip kuvvet vardır ama kullanamıyoruz. CD denilen insan yapısı, binlerce sözü, küçük bir platinin üzerine doldurabiliyor.

Beyin Allah yapısıdır. Akıl kullandığın derecede kâinatın hepsini içerisine alabilir. Bunu aldıktan sonradır ki Cenâb-ı Hak ile muhatap olur. Onu alamasa tahammül etmez, infilâk eder. Bir kimse bütün aklını kullandıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda durmaya müstail olur, değilse tahammülü yoktur.

Onun için insan; Cenâb-ı Hak’kı temsîl eden mahlûktur, yaratıktır. Acâyip hâl ve şânı vardır. Cirmimiz çok küçük ama verdiği iktidârı kimseye vermedi ve sen o kudret ile Cenâb-ı Allah’a muhatap olursun. Sana der ki;

- Ey kulum..!

Sen de;

-Yâ Rabbim.! dersin.

Allah’ın saltanat ve azâmetini seyretmeye o vakit güç bulursun değilse yanarsın.

Yâ Rabbi bu mübârek yevm-î aşûrede olan fütuhat ile bu güne tahsis olan rahmetlerle bize îman ve İslâm’ı lütfeyle, senin azâmetini seyreylemeye, o makamda senin huzurunda durmayı da bize müyesser eyle. İhvânımıza, ahvâlimize, ehlimize hayır kapılarını aç, İslâm’a kapıları aç, İslâm’a kapıları kapatmak isteyenleri yeryüzünden at, atmaya izin ver bize Yâ Rabbi, Habîbinin münâcatlarının hürmeti için bize rahmet kapılarını aç, rahmetlerini yağdır. Bulutsuz da yağan rahmetlerini yağdır, yeryüzünü yeşerttiğin canlandırdığın gibi bizim ölü kalplerimizi de sen ihyâ eyle, ümit kesen yerde kuluna yetişen rahmetlerinden bizim imdâdımıza yetiş Ya Rabbi!

Ya muhavvirel havli vel ahval, havlil alena ilal ahsenihal, bi hürmeti men enzelta aleyhi suretel fatiha...

Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

13 Kasım 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 107 - AKLI KULLANABİLMEK

İnsanoğlu çok cebbarlaşmıştır;

- Neden?

Cenab-ı Hak bir parça âciz insanlara ön verdi, ilâhi kuvvet denizlerinden bir nokta açtı. Dünyanın ömrü bitmeye doğru geldiğinden onlara bir şenlik olsun diye bir kuvvet membası musahhar kıldı bu elektriktir. Cenab-ı Hak’kın sonsuz kuvvet denizlerinden bir şuadır. Cenab-ı Allah bunu kullanmaya bize izin verdi, elektrik ne görülür ne tutulur. Bu kudret kendi başına görülmez ve tutulmaz lâkin bir şeyin içerisinde çalıştığı bilinir ve görünür. Yaptığı iş görünür, kendisi görünmez, çünkü cisim değildir. Bütün görülen ilerleme dedikleri işler varsa hepsini elektriğe yaptırırlar. Cenab-ı Allah, elektrik kuvvetini, cereyanı insanın emrine verdi ve ona emreyledi ki;

“ İnsanoğlu seni istedikleri gibi kullansın, itaat edeceksin: Ses mi almak isterler, itaat et işit, söyletmek mi isterler söyle, yürümek mi isterler yürü, yürütmek mi isterler yürüt, uçmak mı isterler uç, çamaşır yıkatmak mı isterler yıka, ortalık süpürmek mi isterler süpür, dokuma mı yapmak isterler yap, ekmek mi yapmak isterler onu da yap, yüzmek mi, dalmak mı, görüntü mü, ışık mı, computerler, satalitler, füzeler, daha neler neler..!. Her hizmeti yapacaksın lâkin kendilerine görünmeyeceksin çünkü o zamanın insanları aptal, ahmak olacaktır ve diyeceklerdir ki; biz görmeden Allah’a inanmayız (hâşâ biz onlardan değiliz) Allah bizi onlardan etmesin. Onlara göstereceksin ki;

“Görünmeden iş yapan bir kuvvet de vardır.”

Sen bizim kudret denizlerinden bir şua olarak görüneceksin, seni göremeyecekler, tutamayacaklar. Yalnız senin yaptıklarını görebilecekler ve tutabilecekler.o ahmak inanmayanlara diyeceksin ki;


“Beni göründe ona göre inanın”

Elektriği gören var mı? elektriğe değebilen, onu hisseden var mı? Yoktur. Demek ki ne görülüyor ne de dokunuluyor, lâkin yaptığı iş ortadadır. Kuvvete mecbûri inanacaksın, soruyorum;

- Elektrik akımı denilen, cereyan; Cereyan eden nedir? Atomlar mı, cisim mi, kütle mi, harâret mi nedir? akan su mudur, sudan başka bir şey mi, akan nedir?

Akan kudrettir.

- Bu kudret nasıl senin eline verildi? Pil kudreti nasıl tutuyor, burada akıp giden nedir?

Zamanın Allah’ı inkar eden ahmak insanların kafalarına vurmak için bir ispat şekli;

- Peki görünmeden inanmam diyorsun, şu teli tut bakalım;

(Ona değdiği anda elini çekiyor)

- Ne oldu? Bir şey görüyor musun?

- Sende değ de gör bakalım bir şey görüyor musun, görmüyor musun?


Dokunduğun anda bütün vücut sarsılıyor, ne var bunun üstünde?

- Nasıl bir iş bu? Âdi tel değil mi?

- Hah hah hah âdi tel…!

Demek ki kainatta görünmeyen kuvvet, kudret dolaşıyor. Boş olsa yıldızlar boşluğun içinde duramazdı.

- Hava olmasa tayyare uçabilir mi? Hava olmasa bu boşluk dediğimiz nedir?

Hava olmasa uçamıyor diyoruz çünkü boşluğun içerisinde düşecektir. Bu gökyüzünü yedi göklerle donatan Allah (cc) yıldızlar ve güneşler boşluğun içinde nasıl yüzer? Elektrikle mi? kablomu var? Zincirle mi?

Demek ki bunun içinde gördüğümüz semâmızda, bizim içinde bulunduğumuz bu atmosferde, göremediğimiz veya temas edemediğimiz kudretle doludur. ilâhi kudretin doldurmadığı yer yoktur. Boş olsa dünya, güneş ve galaksiler olmaz. Biz görünmeyen kuvveti söylüyoruz.

Kör cahiller; görelimde inanalım davası sürerler, onun için bu meseleyi bize olan tâlimatla daha genişletelim dedik:

Bizim atmosferimizin içinde, dışında da yıldızların güneşlerin ve galaksilerin durup içinde akıp gittikleri yüzdükleri bir şey vardır. O şey Allah’ın kudret denizlerinden bir noktadır. O olmasa yıkılır biter hiçbir şey ayakta duramaz, vücutta görünemez. İlâhi kuvvet onları çağırıp durdurmasa onlardan hiçbir şey varlıkta görünemez, sırf ilâhi kudretin durdurmasıyladır. Biz cahiliz hiçbir şeyden haberimiz yok, derinlemesine düşünemiyoruz. İnsan aklı üzerine araştırma yapan bir âlim vardı. İnsan beyni dev bir computerdir, dev bir alettir ama insanoğlu onun çok cüzi’sini kullanmakta. Aklını, kemâlini kullanamıyor, o denizden bir katre yâni nokta gibi bir şey kullanıyor. Aklını kullanıp da Allah’ın azâmetini göremeyecek adam yoktur. Lâkin dev mikyasında olan aklı durduruyoruz;

- İnsan aklını nereye kullanır?

Yirmi dört saatin içerisinde her gün kullandığımız meselelere kullanıyoruz. Mektepte, üniversitede okunan dersler zaten üstün körü şeyler, binâenaleyh talebeler çok az bir şeyle iktifa ediyor. Onun dışında hayat rutini aynıdır. Çocuk mektepten gelir, ailesi varsa oturur, yoksa kendi başına bekârlık yapar, evinin tertibini yapar, yer, içer, giyinir, yıkanır. Geriye kalan zamanının bir parçasında da o dersler için kullanır. Lâkin muazzam akıl potansiyeli havada kalır. Kullanmadan gidiyoruz, halbuki Cenâb-ı Allah;

“Lealleküm tâkilûn; aklınızı kullanın” diyor.

Zaten bir kimse kahvehaneleri dolaşmak, yollarda it taşlamak, kızlarla flört etmek, pavyona koşmak, sokakta bağırıp çağırmak yerine aklını kullansa bunlardan hiçbirini yapmaz.

Bunlar zevk-i tabîdir yani insanın nefsindeki nefsâni arzulardır. Bunların hiçbirinin akılla işi yoktur ve aklı mahkûm eder. Onun için insan aklını kullansa derhal anlar. Yoksa,

“Göster de inanayım, görmediğime inanmam”

Diye saçma sapan sormaz. Eşek bile öyle soru sormaz. Eşeğe sormuşlar;

- Bunlar gibi insan olmak istermisin?

- Yok, onlar benden daha eşektir, böyle insan olmayı istemem, çünkü düşünmeyen adam benden daha eşektir. Bana düşünme diye bir şey verilmedi, onlara verildiği halde eşekçe hareket edip, bizim sınıfa giriyorlar. Ben onlarla olmaya tenezzül etmem, o kadar eşek olmadım!



Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.




12 Kasım 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 106 - MUHARREM AYININ HİKMETİ

- Muharrem ayının hikmeti nedir?

Muharrem ayı şerefli, hürmetli, kıymetli aydır ve muharrem ayının onuncu günü bilhassa çok mübarek, yüksek tâzim olan, Cenâb-ı Hak’kın Enbiyâlara, Evliyâlara ve darda kalan müminlere ilâhi yardımını gerçekleştirdiği gündür. Bu günde Efendimiz oruç tutmayı tavsiye buyurmuştur.

* Âdem Peygamberin tövbesinin kabul olunduğu,

*Nuh a.s.’ın gemisinin cudi dağına oturması, tûfanın kesilmesi, îlahi azabın def olması,

*İbrahim a.s.’ın nemrutun ateşinden halâs olması,

*Musa a.s.’ın firavunun zûlmünden denizi geçip selâmet bulması ve firavunun askerlerinin denizde gark olması,

*Yunus a.s.’ın balığın karnından çıkıp selâmet bulduğu,

*Süleyman Peygambere mülk ve saltanat verildiği,

* İsa a.s.’ın gökyüzüne çekildiği,

*Efendimizin ümmetine çeşitli ilâhi yardımın yetiştiği, Mekke-i Mükerremeden Medineyi Münevvereye hicret buyurdukları gündür.

*Ümmeti Muhammediyeye de mutlak galibiyet verileceği ve rivayete göre de Mehdi a.s.’ın çıkacağı gündür.


Onun için bütün Evliyalâr bu güne bakar. Cenâb-ı Hak bir şey murad ettiği vakitte kimseye bir şey danışmaya ihtiyaç yoktur. İsterse bir şeyi tehir eder; Olmasın! der, isterse bir şeyi acele meydana getirir, olmasın diyenlerin aksine meydana getirir. İstediğini yapan Cenab-ı Allah’tır. Beşerin gücü, hepsinin tekniği, teknolojisi, Allah’ın kuvvetinin önünde bir nokta bile gelmez.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

11 Kasım 2009 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 105 - SOHBETİN HAKİKATİ

Sıcaktan biz sefere çıkamayız, muharebe yapamayız diye münafıklar Efendimizin huzurunda söylediklerinde, ayeti kerimeyle Cenâb-ı Hak bildiriyor:

“Kûlnaru cehenneme aşeddü harra”

Bu iki söz sohbettir; insan nefsi vahşidir, arsızdır, münâsebetsiz, şükürsüz, niyâzsızdır. Nefisleri kendi havasına bırakırsan insandan daha alçak bir mahlûk yoktur. İnsan nefsini terbiye ettiği takdirde onun mertebesinden daha yüce olan yoktur. Bu sohbet terbiye içindir.

Sohbet bizim tarîkatımızın esas istinad ettiği hizmettir. Çadırın ortasındaki direk olamasa çadır aşağı iner, tarikatımızda da sohbet o derece mühimdir, çünkü insanın nefsi terbiyeye muhtaçtır. Terbiyede Meşâyıhların ilk kullandıkları ûslub, ıstılâh ve metot sohbet yollarıdır. Usül; Az az ve tekrar ede ededir. Tekrar ede ede eşek bile alışır. Elbette ki insanın kâbiliyeti eşeğinkinden çok yüksektir. İnsanın eşekten evvel öğrenmesi lâzımdır. Eşekten sonraya kalırsan sen o zaman eşekten daha eşek olursun. Onun için sohbet esnasında insan kulak vere vere alışacaktır.

Mânevi meclislerde, sohbete mezun olan yani izinli olan kimsenin, mânevi gücü de vardır. Onlar nazarlarıyla ve kalpten gelen mânevi dalgalarla terbiye ederler. Tabî onları siz anlayamıyorsunuz. Anlayamadığımız için onlar bizi sohbetle terbiye ediyor.

Sohbette nefisler kırılır, evvelâ vahşi sıfatlar görünmeye başlar. İlk önceleri kendini bilmez: ben çok iyiyim hâlim güzeldir zanneder, kalbim temizdir, ben şuyum, buyum diye kendi nefsini tezkiye eder, temize çıkartmak ister.

Hiç bir kimse kendi nefsini, nefsine mahkûm olduğu müddetçe yere vurmak istemez ve kendi nefsinin altındayken, nefsim kötüdür demez. Benim nefsim kötüdür dediğinde nefsinin hükmünün tahakkümü bitmiş olur. Nefsin iddiası;


- Sen çok iyi birisin! Dir

Mânâsı; Hâlinin kötü olduğunu bilme, benim üstüme varıp gelme ve benim saltanatımı yıkma! Dır.

Nefsin seni köle gibi kullanıyorken, kendi nefsin sana istediğini yaptırıyorken nefsinin sana eşek olması ve senin ona hükmedip onu istediğin istikamete yürütmen çok ağır bir meseledir.

- Biz iyiyiz, bize kim kötü diyebilir?

Senin namazın, niyâzın, zikrin yok, tesbih, hayır hasanatın yok, farz, vâcip, sünnet diye bir şey bilmezsin, her haramın içerisine girer batarsın, sen nasıl iyiyim dersin?

Nefis der ki;

- Ona bakma! biz iyiyiz temiziz.

Nefis boş lâfazanlıkla kendi hükmünü yürütmek ister. Sana;

- Hastayım tedâviye muhtacım.! dedirtmez.

Bir kimse kendi iyiliğinden bir dem vurdu mu bil ki nefsinin kölesidir, iyi olmak istemez. Eğer bir insan iyiyse nefsin hâkimiyeti biter. Nefis köle olur, ruhâniyet ileri gelir ve sen iyiler sınıfına kaydolursun.

Nefis ehli katiyen ben kötüyüm demez. Dâima ben iyiyim, benim kalbime bak ben temizim der. Görüntüsü kötü, yaptığı iş kötüdür. Onun için bu sohbetlerde insanlara nefsinin hareketi gösterilir. Nefsinin seninle muamelesi nasıl, nefsin sana ne diyor, neyi teklif ediyor, onu bilirsin. Nefsinin sana teklif ettiğini şeriat terazisinde tartarsın. Çünkü şeriat terazisi dışında hangi teraziyi kullanırsan canım sen mükemmelsin diye senin nefsini alkışlayacaktır.

İnsan nasihati ilâç gibi görür ve der ki;

- Bizim ihtiyacımız yok onu sen hastalara içir, biz hasta değiliz ki, nasihati ne yapacağız?

Bir kimse varmış çay bulamamış, çayın yerine ada çayı, otlardan, kokulu gül yapraklarından ve kır çiçeklerinden çay yapmış ikram etmiş ki biz ona zuhurat çayı deriz. Bu çay mide fesadına ve bağırsaklara iyi gelir. Ertesi günü o kimseye ikinci defa aynı çayı getirdiğinde;

- Gene mi bundan getirdin, hasta değiliz ki, bize doğru dürüst çay ver!

Bunun gibi şimdi ruhen hasta olan insanlara, nefsinin kölesi olan kimselere nasihat ettiğinde hemen isyan eder, der ki;

- Bize bunları ne söylüyorsun, bunları biliyoruz, başka bir şey söyle.

- Sana masal mı anlatayım?

- Masal söylesen iyi onu dinleriz..!

Hâsılı kelâm insan nefsi terbiye olmayacağı zaman kendini tertemiz sayar, kendisini zemzemde yıkanmış pak kimse hesap eder. Ne zaman ki bu sohbetlerde onu bulunsun da dinlesin diye zorlarsın, ağır ağır der ki;

- Acayip, biz kendimizi iyi zannederdik, bu sözlerden anlıyoruz ki, biz bir şeye yaramazmışız.

O mertebeye gelip de “hastayım” dediğinde hekim bir çare bulur iyi yapar. “hastayım” demeyip hekime gitmediği müddetçe onu iyi olmasına imkân yoktur. Kendisini iyi zanneder halbuki hastadır ve tedâviye muhtaçtır.

Tedâvi olunmadığı takdirde iki şıktan biri olur; ya hastalık devam eder veya ömrü tamamlanır ve o hastalıkla dünyadan çıkar gider. Onun için Nakşibendi tarîkatında, herkes oturur dinler; Bazılarının nefsi ayağa kalkar hücum etmek ister, bazılarına ağır, zor, yersiz, yanlış gelir. Hastalar her bir sûrette bağırmaya başlar, nefisleri içerdedir.

- Bizde ne var, çok iyi insanlarız.

- Çok iyi insanlar olsanız kuş gibi havada uçarsınız!.

Nefsindeki noksaniyetten dolayı sen uçamıyorsun. Roketi havaya atmadan evvel kontrol için kaç tane ustabaşı, mühendis gelir ve her şey mükemmeldir diye altına imza veya mühür basmadıktan sonra onu yukarıya bırakmazlar, çünkü tehlikelidir. Vaktin hesabını yanlış tayin ederlerse, yukarıya çıkacağına başı döner ve aşağı düşer. Böyle hâdiseler defalarca olmuştur, onun için sohbet esastır. Çünkü sohbet terbiye eder.

Lâkin bizim zamanımızda Vaaz-ı nasihat müessesesi kalmadığından sohbetle terbiye edilebilen kimse kalmamıştır. Halkın nefisleri istediği gibi hürriyetlerini almış, her şeyi yapmaktadır. İşitilmedik cinayetler, pislikler, türlü türlü zulümler gerek her gece şeytan dolaplarında (televizyon) ve gazetelerde doludur. İnsan nefsi vahşidir, hunhardır, kan içicidir. Onu zaptı rabta alamazsan, yaptığı eziyeti, zulmü, kötülüğü hiçbir vahşi hayvan yapamaz.

Allah Allah Aziz Allah,

Allah Allah Kerim Allah,

Allah Allah Subhan Allah,

Allah Allah Sultan Allah

Onun Sultanlığını kabul etmek sana yetişir, haddini bilirsin, dersin;

- Üstümde Sultan var, Sultan istediğini yapar. Ey nefsim sen sultan değilsin. Sen kulsun kulluğunu bilesin edep dairesini gözetesin.

Pâdişahın huzurunda yürürken;

"Büyüklenme pâdişahım senden büyük Allah var!"

Deyince sultan boynunu edep üzerine eğermiş. Saltanatla beraber edep müessesesi de yıkıldı, gitti. Küçüğün büyüğü tanıdığı yok. Sen sen, ben ben olduk. Başlar ayağa indi, ayaklar baş oldu. Şimdi ayaklar birbirini yiyor.

Bu gibi meclislerde bir parça dikkat edersen, nefsimizin ne melanet olduğunu, ne kadar tatsız iddia yaptığını bilebilirsin. Nefsin yanında olmazsında nefse karşı olursun. Nefse karşı oldun mu Allah sana yardım eder, nefsini bir gün mahkûm edersin. Nefsini mahkum edemeyen Allah’a kul olamaz .

Allah bize rahmet, hidâyet, selâmet, sıhhat, âfiyet versin, cennet kapılarını açsın.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

10 Kasım 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI – 104 – UYANIK OL ALDANMA

Uyku Cenâb-ı Hak’tan büyük bir lütuftur. Allah uykumuzu kaçırtacak haller başımıza getirmesin. Bu imtihan aleminde çeşit türlü hâl insanlar içindir. Her hâl bir türlü imtihandır. İmtihandan selâmet çıkmak elbette iyidir. Geçememek iyi değildir. İnsanlar çeşit türlüdür, bazı haller geldiğinde insan uykusunu alamaz. Kahrın şiddetinden gözünü yumamaz, yumsa da uyuyamaz.

- İnsan ne zaman uyur?

İnsan gailesiz olduğu zaman uyur. Korkusu ve telâşı olan insanı uyku tutmaz. Aç olan veya hasta olan insan uyuyamaz. Uyku ilâhi bir lütuftur ki başını koyduğun anda rahatça uyursun. Çokları içinde bulundukları nîmeti takdir edemez.

İnsan şöhret sahibi yanî meşhur olmak ister. Kimisi zenginliğiyle, aklıyla, ilmiyle, kuvvetiyle, beyliğiyle, paşalığıyla ünlü olmak ister. Bir kimse dünyaya ait olan şöhretin arkasına düşerse perîşan olur.

Sen âhiret saltanatı istemelisin. Dünya saltanatında sana yük ve ağırlıktan başka bir şey verilmez. Dünya mülkünün vereceği şöhret seni helâk eder, arkasına düşme. Mesuliyet taşıyanlar zaten dünyada filân bey, filân kimse diye meşhur olmuşlardır. Onların yatak odalarında ayrı, husûsi bir telefonları vardır. Arayanların hepsi kontrolden ve sansürden geçer. Çünkü öyle birini her telefon açanla görüştürürlerse, bir gün kırk sekiz saat olsa yetişmez. Uygunsuz bir anda telefon çalabilir;

- Kim o?

Kırmızı telefon! münasebet tanımaz. Yâni hayatın tadı tuzu yoktur. Dünya rütbeleri yükseldikçe kuru şöhreti vardır. Örneğin çok gösterişli bir meyve olur ama içi tatsız haldedir; bu dünya rütbelerinin hepsi öyledir, dışı çok gösterişli parlak ama içi on para etmez ebu cehil kavunudur. Ham zade denilen acı zemberek zehir gibidir.

Hâsılı kelâm Cenâb-ı Hak bizi dünyada her şeyle imtihan eder. Her imtihandan selâmet geçmeye bakmalısın. Her hâl insan içindir. Akla fikre gelmeyen olaylar başkalarına geliyor, sana gelmediği için şükretmelisin. Dağın taşın dayanamadığı emâneti üzerine alan insanoğlu çok çeker, çok şeylere dayanır. (Allah’a sığındık; Yâ Rabbi sen bizi ağır yükün altında ezilenlerden etme)

İnsan öğrenmelidir. Bilmezdim demek insan için şeref değildir. Bilmemek öğrenmekle telâfi edilir. Dünyanın her hâl ve şânı Müslümanlar tarafından bilinmelidir. Mümin aldanmamalı, Müslüman aldatılmamalıdır. Müslüman ahmak olmamalı ve kendisine ahmak dedirtmemelidir;

- Niye ahmakça hareket ettin, niye Müslümanları ahmaklıkla itham ettirdin, niye öğrenmedin?

Diye Müslümanlığa sövdürdüğü için iki kat cezası vardır.
Müslüman kiminle olacağını ve kiminle olması gerektiğini bilmelidir. Çünkü insan yalnız yaşayamaz. Bu sualin cevabını bilemediğimizin bedelini kaç asırdır çekmekteyiz.

Müslüman; dinsizle, îmansızla, ahmakla, hayâsızla, kâfirle, cahille, beynamazla, dînini saymayanla, dînine hürmeti olmayanla, hırsızla, yüzsüzle, sarhoşla,zînacıyla,dolandırıcıyla, rüşvetçiyle, uyuzla, kuduzla, ahlâksızla beraber olamaz.

El ilmu faridatun alâ kulli muslimu ve muslima ilim her kadın ve erkeğe farzdır, Diye bir hadis vardır.

- Müslüman topluluğu nasıl olmalıdır?

Hastalıklı mı, temiz mi, saralımı, uyuz mu, kuduz mu, bilmelisin. Olmazsa ayrılmalısın ve ayrıldığında temizlik arayanlar sana ulaşır. Bir iken iki, iki iken üç olursun ve gümrükteki teftişten yüz defa şiddetli teftiş ile sana gelecek insanları araştırmalısın, çünkü bir saat orada bulunması seni uyuzlaştırır, seni yozlaştırır, seni berbat eder, rezil eder, seni dinden imândan eder, hayâ veya namustan eder.

Allah bizi yolunu şaşırmayanlardan etsin ve doğru yola girenlerden etsin. Saltanat olmayınca edep yok, her şeyi saltanatla öğrenirdik, o bitti artık hiç bir şey öğrenilmiyor. Bu söylediğimiz kupkuru kalmış, âmiyane en basitinden ilimdir, lâkin Müslümanlar bunun farkında değildir.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi hz. Sohbetlerinden

9 Kasım 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 103 - SALİHLERLE BERABER OLMAK.

Büyükleri ve ulu kişileri sevmek ve onların izinde gitmek fazîlettir. Biz geçmiş tarîkat sahipleri müritlerin yolunu tutmak isteriz ama harcımız değil. Çünkü içinde bulunduğumuz şartlar, o geçmiş dervişlerin oldukları zamana göre değildir, çok sert ve çetindir. Bu asırlardan, bu günlerden önce insanlar iyileri takip eder, bağlanmak isterlerdi. Bu zamanın insanı bağlanmak istemiyor,

- Neden?

Bağlandığı vakitte bağlanmanın bir disiplini olur ve o disipline uyulmalıdır. Kaç defa tayyareye bindiysem, her defasında kız ve ya erkek hostesler, nasıl bağlanacağımızı bize tarif ederler. Kemerler bağlı oturduğumuz halde onlar usulen tekrarlarlar;

- Emniyet kemerini böyle kapatırsınız, böyle açarsınız. Derler.

Onun gibi biz bu bağlanma meselesini sürekli tekrar edeceğiz;

Evet mümin olan,ulu bir kişiye bağlanacaktır bu ilâhi emirdir.

Estaûzü ve kunu meassadikiyn

Emri şerifi vardır; sadıklarla beraber olun onlara bağlanın. Bağsız gezdin mi sana mesuliyet var demektir. O zaman sorulacaktır;

- Niye bağlanmadın? bir kimsenin emrine girmek sana zor mu gelmişti? kendi başına hür yaşamak istedin, iyi kullarımın çevresinde toplanın, onlara bağlanın demedim mi?

Allah kabirlerdeki sâdıklar için mi söyler yoksa bu sâdıklar diri mi? Diri ve yaşayan sâdıkları mı kastediyor,yoksa dünyadan geçmiş kabirlerinde yatan Evliyâları mı?

Sâdıkların hepsi kabirde yatıyor zannetmemelisin, onların dolaşanı da vardır. Giderse yerine başkası tayin olur, gelir. Cenâb-ı Hakk;

“Onlarla beraber olunuz.”

Buyurduğunda kabirdekilere gidip, yanlarına döşeğimizi sarıp yatalım mı demek oluyor yoksa hayatta olan sâdıklar mı anlatılmak isteniyor? Elbette hayatta olan sâdıklardır. İşte en büyük âfiyetimiz budur.

Herkes kendi başına buyruk olmak ister, kimse kimseyi dinlemek istemez. İyi olanı dinlemelisin, doğruyu bulmalısın, onunla beraber olmalısın ve onu teyit etmelisin. Bırakırsan Allah seni öbürleriyle beraber rezil eder.

Millet iyileri bıraktı alnı secde görmeyenlerle beraber oldu. Secde etmeyen adam iyi değildir, nefsiyledir ve ya şeytanladır, teyit edip ondan taraf olursan senin işin bitiktir.

- Bu şeyhlik davası nedir? Nedir bu tarîkatlar?

Diyenlere cevabım şudur :
- Eşek hoşaftan anlamaz, sen hinninsin. Hinnin; erkekliği olmayan adamdır. Sen erkeklerin işinden anlamazsın, git işine teneke çal. Çocuk erkek işinden ne anlar? Sen daha yetişmedin, aklının ermediği işe karışma. Eşeğin önüne bir tepsi baklavayı koyarsan, eşek başını öbür arkadaşına döndürür;

- Saman kalburu nerede? Diye arar.

Akılsız adam eşeğe baklava koymuş, eşek hoşaftan ne anlar? Sen tarikattan ne anlarsın? Adam ol ondan sonra ben sana anlatayım.

- Niye bağlanıyor, niye rabıta yapıyor? Diyor;

- Allah’ın emridir, Allah bağlanın. Diyor.

Ve râbitu.....(râbıta yapınız) diyor.

Râbıta Allah’ın kavlidir ve râbıta âyetinin içerisindedir. Râbıtayı, bağlanmayı, murakabeyi inkar ederlerse dinin içerisinde daha ne kalır? Din bundan ibâret oldu!

Ey mümin; iyilerle beraber olmalısın. Ama kabirdekileri değil hayattakileri aramalısın. Peygambere hitap sana da hitaptır:

“Seçiniz arayınız, iyisini bulunuz ve iyisine teslim olunuz. Onlara danışınız!”

- İyilerimize danıştığımız var mı?

Şaibulleylivennehar;

Bu millet nefsinin kölesi, şeytanın maskarası olanlar ile haşr olunur. Onun için başlarına bunca felaket gelmiştir, kurtulmak kolay değildir.

Dinimizle alay edenlere karşı Müslümanlar sessiz oldu. Dînini îmanını müdafaa edemiyor. Efendimiz s.a.v.,fitne hakkında, âhir zamanda olacak kötülükler hakkında binlerce hadîs-i şerif buyurmuştur. İşâretle beşâretle bize bildirmiştir. İşte günümüz her türlü fitnenin meydana çıktığı, yayıldığı ve görüldüğü zamandır.

Vetteku fitneta la tusibenellezine zalemu min huffasa; (Enfal/25)

Öyle bir fitneden sakının ki yalnız zâlimlere gelmeyecek, zâlimlere bir cihetiyle destek oldukları için umuma inecek ilâhi kahır vardır. İlâhi kahırdan sakının. Allah bizi affeylesin. Fitnenin içerisine düştükten sonra kurtuluş yok ve ya pek zordur, fitneye sebep olana da lânet vardır.

“Yâ Rabbi,bizi fitne günlerinde fitnenin içerisine düşmekten sakla” diye dua etmelisiniz.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sbetlerinden.

7 Kasım 2009 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI - 102 - İSLAM’DA ADALET.

Allah vardır (âmenna ve saddakna), bir sersem gelip de "Allah yoktur, ispat et "dediğinde, sen Allah yok diyen yok olasıcıya “Allah’ı ispat etmeye kalkma! olmadığına dair ispat yok” Efendimizin Peygamber olmadığını ve Kuran-ı Kerîm’in Allah kelâmı olmadığını iddia eden adam ispat etsin. Sabit hakikatlerin hilâfını kim iddia ediyorsa ispat etmek onadır, değilse kabul etmeye mahkûmdur.

Mümin olan kimseden zararlı bir iş gelmez. Zarar geldiğinde îmanından dışarıya adım attı demektir. Zarara ayak bastın mı, Zarar ettin mi İslâm dan dışarıdasın demektir.

Müslüman zararlı iş yapamaz. Zararı zararla karşılamak yoktur. O benim tarlamı yedirtti, binâenaleyh onun tarlasını yedirteyim, ektiğini sökeyim, evini yıkayım, filânını öldüreyim diye düşünmek veya uygulamak cahiliyete aittir.

İslâm’da zararı zararla karşılama diye bir şey yoktur. Avrupa ciltler dolusu kanun koysa da, bunun üstüne bir kaide getirememiştir. Bu bir satır hepsini doldurur, hiçbirine ihtiyaç yoktur.

Avrupalıların tedvin ettikleri yüzlerce gümrük kanunları, çeşit türlü kanunları vardır. Bizimkilerin de içerisi kanun dolu kütüphaneler sığmayan kütük kütük kitapları var. Hepsi kıvırtmak içindir, zararı men etmek için değil, kendi keyiflerine göre bir menfaat elde etmek içindir ve nihayet zararı zararla karşılamak içindir.

Hükümet bir kimseyi zararlı bir iş yaptığı için mahkûm eder, içeriye koyar. Adamı içeri koyup besiye çekilmiş eşek gibi kapatacağına, yaptığı zararı kapatıncaya kadar çalıştır.

En azından Osmanlı kanunu ki şeriat kanunudur, zararlı kimseleri memleketten sürgün ederlerdi, sürgün ettiği yerde çalıştırırdı. İngilizler, Osmanlı kanunu üzerine hapiste taş kırdırtır. Eskiden mahkûmların hapis elbiseleri vardı, birer kuruş yevmiye alırlardı. Bu hem hizmet olur, hem de dışarıya çıkıncaya kadar beş-on kuruş toplanırdı. Şimdikiler içeriye yığıyor, hapishanelerde televizyonları var, radyoları, romanları var, gazeteleri var birbirlerini şişleyecek şişleri de var.

İslâm’ın getirdiğini hiçbir nizam getiremez. İmkânı yok. Zarar îka etti, İslâm dairesinden dışarı çıkan adamı teşhir et;

- Bu adam İslâm dairesinden dışarı çıktı bu habisliği yaptı. De.

Tabelâ yaz tövbe edip işini düzeltinceye kadar arkasına as,. İçeri niye hapsedersin? Çeşit türlü iş yapanları niye gizlersin? İslâm’ın bir sözü bu kadar binlerce kanunları fesh eder, faydasız kılar. Onun için müminin her yaptığı işte bir fayda vardır.

Peygamber a.s.;

“Bir işi öğrenirseniz tamamını öğreniniz” demişlerdir;

Yani her işte birinci sınıf olunuz. Hangi meslekte olursan birinci sırada olmaya gayret etmelisin. Cenab-ı Hak öyle sever.

İslâm insan hayatına nizam ve intizam getirir. Müminin işinde kendisine fayda olduğu zaman ümmeti Muhammed’in hepsine fayda vardır. Aç boydan boya gazeteleri; her türlü pislik, tecavüz, rezalet, zarar, ziyan hesapsızdır. Yetmiş senedir milleti dinden îmandan, îmanın ve İslâm’ın hakikatinden uzak öylece yetiştirdiler, şimdi müfreze İslâmiyet’e gelmek isteyince kıyâmeti koparıyorlar.

- Olamaz, siz bu kanalizasyonu durduramazsınız, temize çıkarırsanız bize hayat yok.

Temizlenmesine şiddetle karşı gelmenin mânâsı da budur. Temiz su geçen yerlerin içinde sıçanlar görülmez. İşte hikâyemiz de bundan ibarettir.
Bizi kulluğundan atma Yâ Rabbi, doğru dürüst kulluğumuz yok ama kulluk yapmaya hevesliyiz.



Not; Ş.Nazım kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

6 Kasım 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 101 - İBRET, HİKMET, AMEL.

Efendimiz Muhammed (S.A.S.) buyurmuşlardır;

“Müminin nazarı ibrettir, sözü hikmettir, işi fâidadır, ameli faydaya vücut verir”

Efendimizden mîras olarak, İslâm’ın mîrası kalmıştır. Onların mîrası altın veya dirhem gibi dünyalık değildir, bu kıymetli miras ilimdir. Peygamberin mîrasını alan kimse hiç kaybolmayan bir mîrasa sahip olur. Çünkü dünyadan aldığımız mîras nasıl olsa bir gün elimizden çıkacaktır. Peygamberlerin mîrası dünyada da ahrette de bitmez.

“Bismillahirrahmanirrahim

Demek Peygamber mîrasıdır. Besmeleyle işe başlamak, besmeleyle iş görmek, besmeleyi kılavuz tutmak da peygamber mîrasıdır. O mîrastan olarak bize ulaşan söz; Müminin nazarı ibrettir, sözü hikmet, işi bir fayda, ameli faydaya vücut verir.

Efendimiz a.s saydığı bu üç sıfat, insanın kemâline delâlet eder. Bir insanın nazarı ibret olursa tabiî ki sözü de hikmetli olur. Hikmet söyleyen adam malâyani işlemez yani faydasız iş yapamaz.

- Hac zamanında Arafat’taki kalabalık, bu kadar hareket, bu kadar çadırlar, bu kadar tertibat ne içindir?

Bir günlük bir hizmet içindir. Zilhicce ayının sekizinde veya onunda bu şenlik artık yoktur. Bu hareket, bu kadar milletlerin oraya yığılması yalnızca bir gün içindir. Sabahtan akşama doğru güneş batmaya başladığı vakte kadardır. İkindiden sonra kalabalık dağılmaya başlar.

- Buraya bu kadar kalabalığı getiren, milyonları tahrik eden, harekete geçiren nedir?

Mânevi muharrik olmasa, kızgın çölün ortasına bu kadar insanı toplamayı zâhiri hiçbir kuvvet başaramaz. Ve mükerreren her sene bunun tekrar edilmesi, her sene başka bir şevk ile bu milyonlarca insanın Mekke ye toplanması...!

Görünürde bir şey yok. Görünürde meydanda yalnız çadırlar, çadırların altında toplanan insanlar var. Namaz kılan, lebbeyk çeken, çağıran, münâcat eden ve dolaşanlar var. orada sinemalar, tiyatrolar yok. Yüzme havuzları, pavyon, gazinolar yok. Kızgın çölün ortası. Milyonlarca insan orada elbisesiz, kefen bezine sarılı, başı açık, yalın ayak koşturuyor. Gökyüzüne bakarak Lebbeyk! Diyerek bağırıyor.

- Buna sebep ne?

Bazı Avrupalı kâfirler ve Türkiye’de bunu inkâr eden musibetler soruyor ki;

- Bu İslâm’ın şartını yerine getirmek için neden insanlar defalarca hacca gidiyor?

Hacca gitmek o kadar sıkıntı, şiddet veren bir şey olsa, giden bin defa âşık olacak hale neden düşsün ki?

Orada ne hava var? Senelerce böyle olduğu halde insanları buraya çeken nedir? Bunu düşünmüyor ve İslâm ile muharebeye kalkıyorlar. Allah’a karşı put takdim edip, Allah’a inanmayın, Allah’ın gönderdiği yola inanmayın diyorlar.! İçinde hiçbir mâneviyatı olmayan ilke diyorlar;

Bu yukarıdan değil, aşağıdan çıkan nefese benzer.

Hicaz farz olduğu andan itibaren bu kalplerde tasarruf eden bir veliyullah vardır: Mutasarrıf, Kutuptur. Onun orada hizmeti vardır. Ebu Ubeys dağında, İbrahim Peygamberin çağırdığı gibi o sene hacca gelecek olanları çağırır. İbrahim a.s., Kâbe’yi inşaa ettikten sonra çıktı, Cenâb-ı Hak buyurdu ki;

- Benim kullarımı çağır gelip Benim Beytimi tavaf etsinler, hac etsinler.

- Nasıl çağırayım? Kime çağırayım?

- O dağın üzerinden çağır, Ben atalarının sulbüne de işittiririm.

Bütün ümmeti Muhammedi, hicaza gelecek kim varsa hepsi, babalarının sulbünden ne kadar hacı varsa Beytullaha geliniz diye çağırıldığında;

Lebbeyk, allahümme lebbeyk.!

Dediler. lebbeyk diyenlerin hepsi ziyarete geliyorlar, o veliyullahında orada her sene hizmeti vardır. O dağın üzerinde durur ve manevi kuvvetiyle çağırır. Manevi kuvvetiyle çağırdığında kim olursa zapt olmaz, zincire bağlıda olsa muhakkak zinciri kırıp oraya gidecektir. Oradaki insanları toplamaya vesile olan manevi güç sahibi bir veliyullahtır. Hâlâ bu ağalar (ağa değil uyuzlar), İslâm’ı insan uydurması hesap ediyorlar ve putlarıyla İslâmı yeneceklerini zannediyorlar.

Avrupa’nın en güzel yerlerine meselâ İsviçre dağlarına insanları çağırsan, bir sene giderse, ertesi sene bıkar. Hatta iki, üç defa, beş defadan sonra ;

- Aman..! Çıktık, gördük ya, yeter! Nedir bu her sene? Çıkamam, edemem,.!

Hacca ise yüz yaşında insan koşarak geliyor. Hacı mestan gibi yüzelli yaşında Hümekâdan aslan gibi çıkıyor.

Bu bir ibrettir: Kâfirde ibret nazarı yoktur. Kafir ibret alsa, derhal Islâma girmesi lazım.

Hikmet; elbette müminin sözü de hikmettir. Hikmetsiz boş lâkırdı müminin şanına lâyık değildir. Hikmetle söylediğinde istikamet üzere olduğuna, doğru yürüdüğüne işarettir.



Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

5 Kasım 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 100 - DUA..!

Mutlak sultan, istediğin gibi hükmedersin, kimse Sana;

- Ne yaptın? Diyemez.

Bize hidayet buyur. Bizi; nefsin peşinde olmaktan,kölesi olmaktan,
dünyanın kölesi olmaktan kurtar,halis kulunu şereflendir. Zayıfız. Cenab-ı Allah ’tan afuv talep ederiz. Hakiki tövbeyi nasip etsin. Kulluk şerefiyle şereflendirsin. Bizi ne halkın önünde ne de kendi huzurunda rüsva etmesin. Bizim tatsız amellerimizi, çirkin hallerimizi gösterip, bizi ne dünyada ne Ahirette rezil etmesin. Heybetli Müslümanlar olalım.

Ya Rabbi, yeryüzünde şeytanın saltanatını yıkacak kulunu gönder.
Allah bize imdat buyurup, Salih kullarının heybetini izhar eylesin. Bizi huzurundan tart etme Ya Rabbi, İslam’ın padişahını, senin şeriatının padişahını gönder.

Gençlerin hürmetine rahmet kapılarını, cennet kapılarını aç, Ahiretlerimizi hayır eyle, düşmanın kalbine korku Sal, İslam’a karşı kalpleri değiştir Ya Rabbi, İslam’a karşı iken İslam la beraber olsun. Küfür aşağıya düşsün,Ya Kerim, keremine göre yardım eyle. İslam’ın başını yukarı kaldıracak tecelliyi gönderip, İslam’ın başını yukarı kaldır Ya Rabbi. Müslümanlığa el değdirmeyecek sultanı gönder, İslam’ın saffet, haşmet ve azametini göstert. Bütün dünyanın sultanını, İslam’ın sultanını gönder.

Allah biz bu ahir zamanın fitnelerinden muhafaza edip imanımızı da hakiki iman derecesine hakiki lütfüyle yetiştirsin, inananlardan olalım, Allah’ın yoluna hizmet ve kendisine kulluk şerefiyle Cenab-ı Allah bizi şereflendirsin.

Bizi kulluğuna kabul eyle, bizi kulluğundan atma, hakiki ümmetlerinden eyle, sahibin askerinden, cennet askerinden, Cemalullah’ı seyredenlerden eyle Ya Rabbi. Bu yüzyılın başında, bizlere fiziksel varlığımızı, bizi ruhani kanatlara kavuşturacak insanları gönder. En övülen, sevilen, sayılan kulun olan Efendimiz’den ve bizi de kulluğundan ayırma.

Allah iyi kullarını takip etme imkanı versin ve Cenab-ı Allah’ın rızasına hazırlanmamızı nasip etsin.

Aman Ya Rabbi, bizi kötülerin eline bırakma. İslam’ın Sultanını, padişahını gönder, insanlığı hakaretten kurtarsın. Allah bize yolundaki insanlardan, kendi krallığından sadık kişileri göndersin. Sonsuz Sultan, onun hükümdarlığı sonsuza aittir.

Allah bize güç versin ki, Peygamberlerin ve enbiyaların yolunu takip edelim. Allah bizi affeylesin. Bizi şeytanın saltanatına bırakmasın. Rahmetini esirgemesin.

Allah zayıf kullarını desteklesin. Bizim nefsimizi bize hükmeden olmaktan kurtar, biz ona hükmedelim, sana kulluk yapalım. Efendimi s.a.v.’den, feyiz, kulluk, iyi ve güzel şeyler nasip et.

Ya Rabbi. Sen Sultansın, senin kulluğundayız Ya Allah, bizi senin kulluğuna yürütecek kullarını nasip et, bizi senin kulluğundan uzaklaştıranlardan tart eyle. Karanlık dünyadan, dünyayı karartanlardan kurtar.

Allah c.c. bizi ilahi intikamlardan korusun. Ezeli, ebedisin, varlık sahibi sensin, İslam’ı takviye edecek orduları gönder Ya Rabbi.

Allah bize dünya için değil, ilahi alem için arzu versin, şeref versin. Rahmet üzerimizde olsun. Allah, Şam’a şeref ve nur, bize de Şam’da yaşama ve ölme şansı versin. Muhammed s.a.v. ve torunları Hasan ve Hüseyin’in üzerine rahmet ve bize de rahmet versin.

Onlar derviş insanlar ki her zaman hürmet ve rahmet ile doludurlar. Şeref ve rahmet. Cenab-ı Allah’ın sonsuz rahmet denizlerinden bize de gelsin.

Allah bizi affetsin,O’nun için yaşamayı, yapmayı,O’nun için ölmeyi, O’na ulaşmayı nasip etsin. Allah’ın bize kolay bir yol yap, ilahi huzura varalım. İlahi aleme ulaşmak için daha güç ver. Gönderilmeyen nurları, nur sahiplerini bize gönder, ilahi saltanatı kuracak, yeryüzünde şeytanın saltanatını bitirecek kimseyi gönder, bizi hakikat dönemine yetiştir, hakikati görenlerden olalım.

Allah bize kendi ilahi lütuflarını ihsan eylesin. Meşayıhın huzurunda yüz aklığıyla duralım, İslam'ı uyandır, İslam'ı ayağa kaldır, İslam'ın düşmanlarını tüket, İslam'a düşman olan ne kadar kimseler varsa onları da senin kahrına havale eyledim. Her türlü keferenin haklarından gelinmesi için Ya Rabbi, ilahi iradenle Cünudullahtan birer fırka, onları tüketmeye bir fırka yetişir, mübarek ayların hürmeti için Anadolu'da şarkta ve garpta sıkıntıya düşen Müslümanların imdadına yetişecekleri gönder.

Ya Rabbi. Habibin Ekrem'in hürmeti için, selametlik dairesi çevirip bizi o dairenin içerisinde bizleri mahfuz kıl. Sıkıntıyı bizim üzerimize verme, bizi selamete çıkaracak kullarını bize gönder, Manevi güç sahiplerini bize gönder.

Cenab-ı Allah bize mübarek gecelerdeki ilahi feyizleri nasip eylesin. Halimizi iyiye tedbil eylesin. İslam'ın alemini kendinde toplasın. Maalesef bugün İslam alemi pek dağınıktır, parçalanmıştır, Müslümanlık kendi ülkesinde mahkum edilmiştir. Maalesef Müslümanlar kendi ülkelerinde aşağılandırılmıştır, Maalesef İslam'a tazim, hürmet, saygı kalmamıştır, geri ver Ya Rabbi. Bizi bizden olmayanların eline bırakma.

Not: Ş.Nazım kIbrısi Hz. nin duası.

4 Kasım 2009 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 99 - AĞIR YÜK

Bizim asli nefislerimizi kontrol altına alıp düzeltmemizi nasip eylesin Ya Rabbi! Şeyhle sohbet en aşağı seviyeden en yukarı seviyeye taşır. Sohbetlerden anladıklarımızla beraber sohbet kuvvet daha geniş kapasite vermek içindir. Ruhlarımız bundan hoşlandığında fiziksel yapımıza destek verir.

Fiziksel yapımızın sadece yemeklerden ve ilaçlardan kuvvet aldığını zannetmeyin. Bunların hepsi pil gibidir. Pil, devamlı ve kalıcı değildir. Devamlı destek ruhlardan gelir. Ruhlardan da fiziksel yapımıza destek gelir ve bu destek devamlıdır.

Her zaman mesut ve ümitli olmanız lazım. Eğer kendi ruhunuza dikkat etmezseniz,ruhunuz mesut ve sevinçli olmayacak ve dolayısıyla fiziksel yapınıza destek vermeyecektir.

Eski insanların uzun yaşamalarının sebebi buydu. Eskiden şimdiki aletler yoktu, her işlerini elleriyle yaparlardı. Her şeyi insan gücüyle yapıyorlardı. Bu şekilde daha sağlıklı ve barış içinde yaşıyorlardı. Şimdi ne yapmak istersen bir düğmeye basıyorsun, hazır oluyor. Teknoloji rahat bir hayat hazırlasa da ama ruhlara bir yardımı yoktur. Çünkü vücutlar ruhla beraber anlaşamazlar dolayısıyla vücut kırgın olur. Vücut destek veremediğinden dolayı, günden güne sayısız hastalıklar meydana çıkar. Kendini bunlardan kurtarmaya çalışınca bu defa başka hastalıklar çıkar. Bu bitince başka bir kriz daha başka bir yerden çıkar. Böyle olunca hiçbir güvenlik kalmaz. Allah c.c. diyor ki;

“Ey insanlar,kendiniz için barış ve rahatlık istiyorsanız, ruhlarınıza daha fazla zikir yaparak, fiziki gücünüzü ve ruhlarınızın kendine olan güvenini artırabilirsiniz.”

Fiziksel yapınızın istediği ilaçları almasanız da, eğer ruh yapınız sağlamsa o zaman istediğiniz gibi sağlıklı yaşarsınız. Ama insanlar söylediklerimizin doğru olduğuna inanmıyorlar;

- Yemeden, içmeden,eğlenmeden nasıl mutlu olabiliriz? Diyorlar.

Bu hayvanların seviyesidir. Yiyip içmekle, büyük arabalarla büyük evlerle mutlu olabileceklerini zanneden insanlar hayvanların seviyesine inmiştir. Omuzlarında yük taşımayan insanlar; mutluluğa erişmeye çalışan insanlardır.

Dünya, bu geçici hayat ve fiziki arzularımız bizim sırtımıza ağır yüklerdir. Ne kadar fiziki arzulara yol açarsanız bir o kadar artar. Mesela bazı insan kahvehaneye gider bir bardak çay içer ve biraz oturur, eve geri gelir. Bazıları meyhaneye gider, bazılarının elinde daha çok imkan vardır ve daha da lüks olur ki orada daha çok eğlendirecek yollar vardır. O kahvehaneye giden ilk adamla aralarında çok fark vardır. Lükse sahip olan adam belki 50 TL hesap öder. Herkesin elinde imkan vardır ama sırtlarına daha çok yük alırlar. Bu yük insanları daha da zayıflatır.

Daha başka şansları her zaman bulabilirsiniz. Ama aynı oranda sırtınızdaki yük de artar. Bu yüzden zenginlik insanların sırtına yük olur. Zayıf insanların kendi bulundukları seviyeden yukarı çıkmaları için bir imkan yoktur. Onlar her zaman mesut yaşarlar ve onlar için her zaman güvenlik vardır.

Zenginlik ağır bir yüktür. Zenginliği Allah yolunda harcarsan sana yük olmaz. Çok istemek ve pintilik, insanları bulundukları seviyeden aşağı doğru indirir ve acı çekmelerine, daha fazla sefilliğe neden olur. Bu yüzden hayatınızda basit bir insan olmaya çalışın.

Kolay bir hayat sırtınıza hafif bir yük olur. Ellerinde valiz taşımazsan doğrudan doğruya uçaktan çıkarsın. Ama yığınla valizin varsa, gümrükte günlerce beklersin, içini açarlar, kontrol ederler. Adam dışarı çıkana kadar azap çeker.

2. milenniumdayız ve halen daha pasaport sıkıntısı vardır. Parayı ödeyip geç. Bu modernliğin en üst noktasıdır. Ama 2. Milleniuma yetiştikleri halde yaptıkları bu hal nemruttan önceki zamanın halidir. Avrupalılar öyle yapıyorlar, EURO kullanıyorlar. Bir müddet sonra parayı da ortadan kaldıracaklar ve insanlar istedikleri gibi hareket edecekler. Gidiş-geliş de herhangi bir sorun olmayacak.

Herkes serbest olduğundan, daha fazla kaçakçılık ve mafya olmayacak. Bu aptalca kanunlar mafyayı getirir, zenginleri daha fazla zengin yapar. Gitmek gelmek isteyen serbest, parayı ödeyen geçsin.

İster yaşa ister öl! Öldüğün zaman ayaklarını bağlayıp denize atarlar. İnanmak isteyen inanabilir, inanmak istemeyen inanmaz. Maalesef bu hakiki medeniyettir.

“Ey Allah’ın sevgili kulu; sen onları çağır, gelirlerse mükafatlandırılırlar, reddederlerse ceza onları bu hayatta ve öbür hayatta yakalar!”

İyi olanlar iyilik işler. Kötü olanlar kendilerine zarar verirler. İşte insanlar böyle sırtlarına yük alırlarsa hiçbir zaman bu hayattan zevk alamayacaklar. Eğer ruhlarını iyi tutarlarsa huzuru da içlerinde tutarlar.

Bizim nefsimizi bize hükmeden olmaktan kurtar, biz ona hükmedelim, sana kulluk yapalım Ya Rabbi!

Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

3 Kasım 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 98 - ŞEYTANIN FISILTISI

Şeytan, hiçbir zaman hiçbir insanı boş bırakmaz. İnsanlar içinde şeytanla ilişkisi olmayan hiçbir insanı bulamazsın. Ne kadar insan varsa o kadar şeytan vardır. Hepsi de büyük şeytanın idaresi altındadır. Büyük şeytan, Allah’ın emirlerinden kaçtığı gibi herkese de onlarda kalsın diye bir şeytan yollar. Şeytanın saldırı yapmadığı hiçbir insan bulamazsın. Peygamber Efendimiz;

“Bana bile bir şeytan vardı ama Allah onun bana teslim olmasını emretti ve onu ben tuttum ve beni dinleyen kul yaptım. Beni kabul etti ve İslam’a girdi. Ey benim ümmetim, şeytanınızı sizi dinlemeye mecbur edebilirsiniz. Allah size zarar vermek istemez”

Allah sorar ;

- Niçin şeytan yarattım?

- Şeytanı yarattım, o herkesin nefsidir
.

Nefis şeytanın fısıltısıdır. Nefsini ve şeytanı yenebilirsen merteben yükselir. Şeytan senin mertebeni alçaltır. Allah insana nefsini hediye olarak verdi. Çünkü insan nefsini kontrol etmeyle güçlenir.

İnsanın nefsi olmasaydı melek gibi olurdu. Allah istediğini % 100 başka bir maksatla değişik yarattı ve nefis verdi. Nefis olmasaydı; nefsi olmayan bir insan, nefsi olan insanın eriştiği mertebeye erişemez. Nefsi olan bir insan 7 kat cennete ulaşabilir, ancak nefsi olmayan bir insan yetişemez.

Tarikatların da bu süper gücü kontrol edebilmesine yardım eder. Bu gücü kontrol edemezsen seni öldürebilir. Çok büyük bir güçtür. Şimdi bu yüzyıldaki insanlar;

- Niçin bize nefis verildi? Diye şüphelenirler.

Beyazidi Bestami Hz. diyor ki;

“Nefsin maksadı, Allah’ın huzurunda en aşağı makamdan en yüksek makama çıkabilmek içindir”

Bir uçak ancak seni buradan Almanya’ya götürür, seni yatak odana kadar götürmesini bekleyemezsin. Çünkü geleceği o kadardır.

Nefsini kontrol etmek istiyorsan onu at gibi kullanman lazım ve Allah’ın huzuruna çıktığında nefsini hayvan gibi dışarıda bırakırsın ve temiz çıkarsın. Nefsini, şeytanı becerip de kullanabilirsen, seni Allah’ın yanına kadar götürebilir ve oradan onlara;

- Sen birinci kata dön ve bizi seyret. Diyebilirsin.

Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

2 Kasım 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 97 - SOHBET

Şah-ı Nakşibendi Hz’leri;

“Bizim tarikatımızda esas sohbettir, kim sohbetteyse Allah’ın rahmeti onun üzerinedir” buyurmuştur;


En büyük kul ve en son peygamber Hz. Muhammed s.a.v.’dir. kim Allah rızası için bir araya geliyorsa Allah onlara rahmet eder. Gayret et ve en azından bu maksat için Allah’la birlikte ol. Bir mürit ve ya Allah’ın sevgili kullarıyla beraber olmaya çalış. Bir toplantıyı Allah’ın şerefini ve şanını yüceltmek için yap. Bu görüşme içerisinde Allah’ın azameti hakkında konuştuğunuz vakit Allah sizi ödüllendirecektir. Şeref kazanmak isterseniz, şeref; Allah’ın huzuru demektir.

Cahil insanlar hayatlarındaki parayla, mücevherlerle, parlak elbiselerle, parayla, arabayla büyük, şirketlerle, büyük binalarla rütbe ve şeref kazanılır zannederler. Onlar için en son ulaşacakları nokta, başbakanlık, milletvekilliği, general veya mareşalliktir. Bu hayat içerisinde ulaşılabilecek en son noktadır ve buna da ancak hayatın son zamanlarında belki ulaşabilir. Bütün fiziksel arzuların kaybolduğu zaman o mevkie gelir.

Hemen hemen bu dünyayı terk edeceği zaman elde edebilir. Gençlikteyken bu emellere ulaşılamaz. Ancak onun fiziksel arzuları sıfırlandığı zaman belki bu rütbeye ulaşacaktır. Adamın dişleri varken eline ceviz geçmez, dişleri döküldüğü zaman eline ceviz geçer. Buna benzer bu. Kendisi bittiği zaman, hisleri aşağı gittiğinde o zaman şeref ulaşır. Bu şeref kendini öyle bir yaşta bulur ki, o şeref kendine zevk vermez. Zevkleri tadamaz haldedir.

Bu insanların çoğunluğu da bu rütbelere ulaşmadan ölür. Öldüğü zamanda dünyevi şerefler elinden çıkar. Sen sana ebedi verilecek olan şerefleri ara! Sonsuz olan şeref; Allah seni bu şekil şerefle şereflendiriyor. Bu şansını kaybetme, Allah’tan daha fazla şeref alma şansını kaçırma. Bu Allah tarafından bir fırsattır. Onun için birisiyle buluştuğunuz zaman Allah rızası için birleşin.

- Esselamu Aleykum. Deyin,

Şah-ı Nakşibendi’nin sözü;

“Allah’ım bizim hakiki varlıklarımızı nurlarınla nurlandır,”

Akılsız insanlar, Nakşibendileri dünyanın peşinden koştuklarını zannederler. Dünya ölü, leş bir köpektir ve arkasından koşturanlar da köpektir. Hakiki İslam sonsuzlukla alakalıdır, bu pis dünya hayatı için değil. Akılsız insanlar dünyanın peşinden koşmaktadırlar. Lüzumsuz işler peşinde koşturuyorlar. İnsanlar dünyada rütbe kazanıyorlar ama ne için kazandıklarını bilmiyorlar.

Hakiki Nakşibendilerin peşinde dünya koşar. Aslan; ölmüş hayvanların peşinden koşmaz, avlanır, öyle yer. Dünya; ölmüş bir hayvan leşidir, çakaldır. Biz şereflendik, çünkü Allah bize sonsuzluğu, cennetleri, huzuru söz verdi. Biz leş dünyayı istemiyoruz. Fakat agresif dünya insanları, dünya hazineleri peşinde koşuyorlar. Onca krallar hazineler topladı, bırakıp gittiler.

Allah için buluş. Allah için yaşa, Allah için öl!başka bir şey yok. Kısa bir süre sonra her şeyi bırakıp zulmet dolu bir mezarın içine girilecektir. Bizler müritler olarak bir araya gelip;

''Lailahe illallah''

Dediğimizde, Allah’ın birliğine şahadet etmiş oluruz ve Efendimiz Habibullah’ın da peygamberliğini kabul etmiş oluruz.

“La ilahe illallah Muhammeden Resulullah”

Demesi bir insan için yeterlidir. Ona şeref olarak yeter ve sonsuz hayatı kazanmasına neden olur. Büyük Şeyhimizin vasiyeti üzerine belki yarım saat buluşuruz, zikir yaparız ve üstatlarımızın bize verdiği neyse onu söyleriz. Bu bir şereftir. Dünyanın doğusundan batısına nereye gitseniz bu şerefi bulursunuz. Allah zayıf kullarını desteklesin.

Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.