16 Nisan 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 40 - RABBİN HUZURUNDA..!

Yarın sana kabirde sual ettiklerinde;
- Sen kimin için yaşadın, kimin yolunda yaşadın, kimin için öldün?

Cevabını istediklerinde sen ne söyleyeceksin? Bu mühim olan bir sualdir. Cevabını da tedarik etmek gerekir. Bu dünyada keyfimiz için yaşarsak, öbür tarafta keyfimiz iyice kaçar. Bu dünyadayken sen Cenab-ı Allah'ın keyfine uyarsan, bu dünyadan ahirete aktarıldığın vakitte keyifli yaşarsın.

Bu dünyada Cenab-ı Hak'kın hoşnutluğunu arayan kimseye Allah, bu dünyadayken hoşnutluk verir. Ahirette de o kul hoşnut olur.

- Bu dünya hayatında kul ne zaman hoşnut olur?

Bu mühim bir noktadır. Çünkü herkes bu hayattayken hoşnut yaşamak ister. Hiç kimse tedirgin bir hayat arzu etmez. Her kim bu dünyayı iyi geçirmek ister, hoşnut olabileceği bir hayat isterse buna vesile olan ne varsa onu bilmesi gerekir.

Eğer sen bu dünyada hoşnut olarak bir hayat yaşamak istersen Cenab-ı Hak'kı hoşnut etmeye çalış. Sen Cenab-ı Hak'kı ne kadar hoşnut etmeye gayret edersen, Cenab-ı Hak'da seni hoşnut edecek esbabı halk eder. Her ne tarafa dönersen hoşnut olacağın bir şey bulursun.
Kalbini ferah edecek bir şeyle karşılaşırsın. Ama sen Cenab-ı Allah'ın hoşnutluğunu düşünmezsen her ne tarafa dönersen sana bir süngü takılır. Oku çekip bir mızraktan seni dürterler.

Bu çok kolaydır. Söylemesi de kolay, bilmesi de kolaydır. Lakin tatbikatında biz çok ihmalkarız. Cenab-ı Allah'ı hoşnut etmeye koştur. O zaman bütün Alem seni hoşnut etmek için seferber kılınır. Sen gözünü açtığın andan itibaren niyet et;

- Ya Rabbi, bu gün benim niyetim seni darıltmamaktır.

Aklı başında bir talebe, kendi hocasını ve ya müdürünü darıltmayı istemez. Bir memur hiçbir gün; ''Ben amirimi, müdürümü darıltayım'' diye aklından geçirmez. Hiçbir asker üstünü darıltıp, öfkelendirmek istemez. Hiçbir kadın kocasını darıltıp, öfkelendirmek istemez. Yine helal süt emmiş, helal lokma ile yetişmiş bir evlat anasını, babasını darıltıp gücendirmek, öfkelendirmek istemez. Gerek çocuğun, gerek memurun, gerek işçinin, gerek öğrencinin menfaati, çıkarı, üstlerinin kendisini saymasında, onlara kendini sevdirmekle onların hoşnutluğunu kazanmasıyla olur. Bunda şüphe yoktur. Peki sen insan olarak niçin Cenab-ı Allah'ı hoşnut etmeyi düşünmezsin veya niyet etmezsin?

- Nasıl hoşnut ederiz?

- İşte ediyoruz ya!

Hoşnut etmenin yolları da var. Hoşnut ettiğin vakitte onun alametleri de vardır. Cenab-ı Hak'kı hoşnut etmenin yolları; Allah'ın insanın vücuduna emanet etmiş olduğu ve teslim etmiş olduğu 360 azası vardır. Sen Cenab-ı Allah'ı hoşnut etmek istersen, sana vermiş olduğu azalarına, nasıl ki bir çoban sürüsüne mukayyet olur, göz kulak olur, kurttan canavardan saklar gözetirse o şekilde dikkat etmesi gerekir. Onun gibi Cenab-ı Hak'kın sana vermiş olduğu azaları şeytana kaptırmadan ve şeytanın eline teslim etmeden gözetmektir.

Hiç gözlerimizi şeytanın elinden aldığımız var mı? Dilimizi şeytanın elinden elimize aldığımız var mı? Kulaklarımızı şeytanın elinden
aldığımız var mı? Ellerimizi, ayaklarımızı, karnımızı, bütün azalarımızı şeytanın elinden aldığımız var mı? Sanki ortaklık yapmışız, ortaklığımız varmış gibi.

Zürriyet için karı koca şeytanı yanlarından uzaklaştırmayı düşünmeden, uzaklaştıracağı duayı okumadan, hayvana atlaması gibi atladığı vakitte, onların zürriyetine ortak olması için şeytana izin var. Şeytan tohumunu o erkekten evvel atar. Çıkan çocuklar onun için şeytan olur. Anneye babaya, devlete, millete asi olur. İnsanlığa bela olur. Onun için
bütün azalarına sahip olman gerekir. Allah c.c.;

- Bu azaları Ben sana teslim ettim, sağ selamet verdim, emanetimdir. Başkasının eline, özellikle düşmanımın, cümle enbiyaların, cümle evliyaların düşmanı, sizin, insanların, müminlerin düşmanı şeytana bırakmayacaksın.

Emir bu. Emri bıraktığın zaman hain olursun. Hıyanetin büyüğü budur. Allah'a karşı hıyanet en büyük hainliktir. Bir kimse Allah'a karşı hain oldu mu kullara karşı hain olmaz mı? O kimse herkese hain olur.

Demek ki ilk emaneti gözeteceğimiz Cenab-ı Hak'tır sonra Cenab-ı Hak'kı nasıl bizden hoşnut olacağıdır. Sen Cenab-ı Hak'kı hoşnut
etmediğin vakitte, Cenab-ı Allah seni nasıl hoşnut olacağın bir vasatta buldurur? Yani sen hayattan nasıl hoşnut olursun? Olamazsın. Sen emaneti gözettiğin derecede, dikkat ettiğin derecede hoşnut olacaksın.

- Alameti nedir?

Eğer Cenab-ı Allah senden razı olmuşsa ''O'' gün belli olur. Allah'ın senden razı olduğuna karşı alametini tecrübe edebilmen için söylersek;

- Acaba bugünkü günde Cenab-ı Hak'kı hoşnut ettim mi, etmedim mi?

Dersen, dinde her şeyi belli eden, ölçen, döken bir usul vardır. Eğer sen bugün Cenab-ı Allah'ı memnun ettim mi diye merak ediyorsan: Yatsı namazından sonra yeniden abdest al, taharet üzere ol, iki rekat namaz kıl. Eğer namaz borcun varsa, niyet edip;

- İki rekat geçmiş sabah namazına.

Diyerekten onu kıl. Sonra elini aç, Cenab-ı Allah'a münacat et. Ayağa kalk, kıyam et, kıbleye karşı teveccüh et. Kıbleye yüzünü çevir;

- Ya Rabbi, bizim yüzümüzü ne dünyada ne kabirde kıbleden çevirme.

Diye niyaz et. Çok kimseleri biz kıbleye doğru çeviririz de çoğu kıblede kalmaz. Kıbleden döndürülen adamın işi zordur. Sen gece vakti, dünyanın işini bitirdikten sonra iki rekat namazı kılıp kıyam edersin, kıbleye karşı durup;

- Ya Rabbi, bizim yüzümüzü ne dünyada ne kabirde kıbleden döndürme, ben yüzümü yerlerin ve göklerin yaratıcısına döndürdüm,

Diyerek, İbrahim peygamberin münacatını okuyup, onu bilmezse üç kelime-i Şahadet getirecektir. Sonra ayakta yetmiş kere ''Estağfirullah'' diyecektir.

*ne kadar noksan amelimiz varsa tamamlamak için,

*ne kadar eğri işimiz varsa doğrultmak için,

*ne kadar kötü niyetimiz varsa güzel niyetlere döndürmek için ve bizi günahlardan paklamak niyetiyle yetmiş kere istiğfar edilecektir.

Kıbleye bakarak huzur içinde istiğfar edersin. Ondan sonra yüz defa Peygamber Efendimize salavat;

''Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin vessellim.''

Bunu Efendimize, cümle evliyalara ve enbiyalara hediye edip Fatihayı şerifeyi okuduktan sonra olduğun yerde;

- Şu anda huzur-u Rabbil Aleminde duruyorum, Cenab-ı Hak beni görüyor, Cenab-ı Hak beni işitiyor, Cenab-ı Hak bana bakıyor diyerek üç-beş dakika otur.

O şeref makamıdır. Allah ile olduğun lahzalardır. Şeref alırsın, nur alırsın. İşte o zaman senin kalbine bir serinlik, bir hoşnutluk, bir ferah, bir genişlik geldiyse bil ki Cenab-ı Allah hizmetini kabul edip hoşnut olmuş tur. Rahat yat. Ruhun kabz olursa makamın Cenneti Ala'dır. Buna dikkat edelim.

Günler boyuna dürülüp, derlenip toplanmakta, haftalar, aylar, dürülmekte, devrilmekte,yıllar yine toplanmakta,Kıyamet yaklaşmaktadır. Allah'ın divanına ya bir sabah, ya da bir akşam çağrılacağız. Madem ki inanmışız, Allah'ın hoşnutluğu ile Onun huzuruna gitmeye gayret edelim. Cenab-ı Hak'kı darıltmış olarak huzuruna gitmekten Allah bizi saklasın.


Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 39 - ALLAHA KUL OLMAK

Şeytanın elçileri nefistir. Ona karşı dikkat edilmesi gerekir. İnsanlar bahçelerinin kapılarına;

“Köpek var dikkat !”

Diye tabela koydukları gibi,siz de;

“Nefis var dikkat! ”

Diye masalarınıza bir işaret koymalısınız. İnsanlar nefsi için;

- Sultanıma her şeyi hazırlamam gerekir.


Diyor. Allah için olmaya uğraş.

- Allah’ım Sen nasıl istersen öyle olsun. Diye niçin demiyorsunuz?

- Çünkü nefsiniz sultan benim diyor?

İnsanlar ölecekler ve kokacaklar. İnsanlar kaçacaklar. İslam insanları temizliğe getirsin diye vardır. İslam diyor ki;

“Her kim temizse muhakkak ki İslam’a döner”

İnsanlar öldükleri zaman çok kötü kokmaya başlar. Sen temiz olanlardan olmaya uğraş. Sen Allah’a;

- Kölenim..! Dediğinde, Allah;

- Ben seni köle olarak değil kul olarak istiyorum.

Allah’ın huzurunda kulluk yaptığında,Allah seni çağırıyor. Dikkat et,pisliğin
peşindeki hayatta koşuyorsan,o zaman Allah sana;

- Ben’im huzuruma nasıl çıkacaksınız? Niçin bana dönmezsiniz? dönerseniz size sonsuz rahmet vereyim.

Bu insanlara gurur ve saygı verir. Aklını kullanabilenler belki % 10, geri kalanlar akılarını yitirdiler. Bizim yaratıcımız aklı kullanalım diye yarattı. İstese insanlar akıllarının % 100’ü de kullanabilir. Bu büyük dağ kullanılsa, kendimizi ilerideki büyük şeylere hazırlayabiliriz.

Bizim aklımızın ne kadar olduğunu bilmeyiz. Aklımızı ne kadar kullanabiliriz diye de hiç sormuyoruz. İnsanlar sarhoştur. Ölen insanların 3’te 2’si akıllarını kullanmadan Hak’kın rahmetine kavuşurlar. İnsan korkunç bir yaratık, korkunç ve tehlikelidir. İnsanın yapacağını yapacak hiçbir hayvan yoktur. Biz her gece sohbetle insanları doğru yola ulaştırmayı deniyoruz. Şeytanda her gece insanlarla uğraşıyor ve;

- Kulluğuma gelin. Diyor. Şeytan ve nefisten uzak durmalısın.



Not. Ş.N.Kıbrısi sohbetlerinden

10 Nisan 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 38 - İNANÇLARDA (Tarikat) EĞİTİM DİSİPLİNİ


Şah-ı Nakşibendi Hz, şöyle diyor.

“İnançlar konusunda öğrenciye bir tolerans verilmez”

Çünkü bir uçak kalkacağında son kontroller yapılır. Bunun manası disiplinden dolayıdır. Eğer uçaktan tolerans verilmesini isterse, pilot tehlikeyi alır. O zaman uçak yukarı çıkar ama aşağıya düşer. Tolerans kaptanındır. Kalkış yolunda uçacağı zaman artık tolerans olmaz. Güç gelir gelir daha hızlanır ve yükselir. Biz havaalanındaki uçak gibi başlangıçtayız. Daha uçmadık ne yaparsak kabul edilir. Ama kontrol kulesinden kalkış için emir gelirse bundan sonra tolerans olmaz. Ne zaman Allah Resulünün kulesinden, Mürşide emir gelirse artık tolerans olmaz ve insanlar sıkı bir disipline girer.

- Kemerlerinizi bağlayın ve harekete geçin!

Hepimiz başlangıçtayız. Önemli değil. Ne zaman hareket edersek o zaman her uçağın hedefi ayrıdır. Herkes aynı hedeften kalkar ama ayrı ayrı hedeflere ulaşır. Efendimiz s.a.v.’den bir emri gelirse bu disiplini taşımak için hazırlanmalıdır ta ki ilahi aleme ulaşana kadar. Şimdi bizler öğrenenleriz. Önemli değil. Hatta gökyüzünde bulutlar bile farklıdır. Bazen gökyüzünde siyah beyaz bulutlar vardır, her biri birbirinden ayrıdır.
Ayrı hareket ederler, hiçbir zaman yağmur yağmaz. Ne zaman ilahi bir emir gelirse bu parça parça olan bulutlar bir araya gelir ve yağmur yağmaya başlar. Disiplin sana her zaman sana tam bir disiplin sağlar. Eğer disiplin yoksa yağmurda yağamaz, o kimse de hiçbir şey öğrenemez. Çok daha fazla disiplin ister.

Hareket için bir makamdan bir başka makama gider. Her makam birbiri arkasına gelir. Esas sebep; günümüzde her şey krize girmiştir. Kriz tehlikeye işarettir. Eğer bir kimsenin krizi varsa o kimsenin tehlike içinde olduğuna işarettir. Hepimiz bazen kriz içindeyiz. Bu krizler insanların ilahi huzura girmelerini engeller.

Eğer bir yerde disiplin varsa orada barış, affedilme, huzur, zenginlik, rahmet vardır. Disiplin yoksa hiçbir zaman affolunmaz. Zevk de huzurda hiçbir şey kalmaz. Kim huzurlu olmak istiyorsa rahmet edilen bir kişi olmaya çalışması lazım. Disiplin yoksa muvaffakiyette yoktur. Disiplin için ilk adım, bir kimseyi bulmaktır. O kimse sana disiplini öğretir ve seni disiplinini muhafaza etmen için zorlar.

Eğer bir kimse ruhani kuvvet sahibi olduğunu iddia ediyorsa, bu iddianın delili, o disiplini kendini takip eden kişilere koymaya muktedirdir. Onların üzerine bu disiplin yerleşinceye kadar alınmaz. Ayağını kıran biri vardı ve ona 7 ay ayağını o zamandan önce açmaması, disiplini muhafaza
etmesi emredildi. Ayağını zamanından önce açarsa, o ayağın üstünde caddede yürüyemez Ama disiplini muhafaza edip beklerse, zamanı geldiğinde doktor ona;

- Yürüyebilirsin. Diyecektir.

Eğer disipline uyarsak Cenab-ı Allah her şeyi düzeltecektir. İlahi huzura varmak isteyen müritler için disiplin gerekmektedir. İlahi huzurdaki yüksek makamlara ulaşmakta mutluysan dengeyi muhafaza etmelisin. Disiplini de muhafaza etmelisin. Eğer mutluluğu istemezsen senin tercihin. Eğer evliyaların makamını tercih ediyorsan disiplini muhafaza etmelisin.

Disiplin zenginlikle alakalı olan bir şey değil. Fakat öyle bir şey ki, ruhani olarak muhafaza etmen lazım. Yüksek makama ulaşmak için tam
disipline sahip bir kimseyi takip etmelidir. Bütün insanlar kadın veya erkek, sağlıklı ve zenginse mutlu olurlar. Zenginlik ve sağlıklarıyla mutlu olanlardan olmak istiyorsan bu sana ait. Ruhani huzuru takip etmek, şeytanın emirlerini takip etmemekle olur. Disiplin insanları hedeflerine ulaştırır.

Allah bize iyi anlayış versin. Bu da yeterli değil, öğrendiğini tatbik etmelisin. Araştırma, kalbin içinde ruh tatmini sağlar. Gelen olaylar sana üzüntü verecektir. Eğer bunu geçerde ilahi huzura varırsan ki, senin
hedefin budur. Efendimizin toplantılarına yetişecek kimseleri bulursan, bu sana doğru gelir.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi sohbetlerinden

9 Nisan 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 37 - HELAL - HARAM ANLAYIŞI


Dikkat etmemiz gereken şey ruhlarımızdır. Allah inananlara temiz ve zararsız yiyeceklerle vücutlarını beslemelerini emreder. Cenab-ı Allah’ın müsaade ettiği yiyecekler temiz ve helaldir. Fiziksel varlığını temiz yiyeceklerle beslediğin zaman senin vücudunda zevk olur ve fiziksel varlığın da ruhuna destek olur. Bu inananlar için çok önemlidir. Peygamber Efendimiz( s.a.v.) ;

“İbadetin 10’da 9’u temiz ve helal yiyecekleri yiyip içmektir.”

10’da 9’unda ne yediğine ve içtiğine dikkat etmen lazım. Temiz yiyecekler ara. Hiçbir zaman fiziksel varlığından şikayetçi olma. Helal lokma senin için baş ağrısı yapmaz. Temiz yiyecekler seni her yaşta muhafaza eder, kendi fiziksel varlığında hiç azalma olmaz. Haram yiyeceklerle ellerinde, kanında problemler başlar. Helal yiyecekten her hücre ve organlar zevk alır. Çünkü temiz yiyecekten temiz kan onlara varır. Efendimizin s.a.v.’in önemli sözüdür, ibadet 10 ise, 9’u ne yediğin ve ne içtiğindedir.

- Helal mi?haram mı?

Eğer;

- Haram ve helal ayırımı yapmam!

Dersen, bir müddet sonra cezalandırmanın işaretleri görünmeye başlar. Bir zaman sonra sırtın, karnın, gözlerin, her şey hakkında şikayete başlarsın. Ne yediğine ve ne içtiğine bak! Allah c.c.,hayvanlara bir his vermiştir ve onlar otların içinde hangisi zararlı bilirler ve yemezler. Ey insanoğlu sen nasıl ;

- Ben her şeyi yiyebilirim, içebilirim!

Dersin?Hayır, bazıları sizin için değildir. Her şeyi yiyip içemezsin. Bir müddet sonra senin ciğerlerinde problemler başlar. Sora doktor;

- Şunu yeme, bunu içme, yumurta yeme dalağında problem olur, şeker hastasısın şeker yeme, protein olan şeyi ekmeği bile yeme! Çünkü önceden;

- Her şeyi yiyip içebilirim!

Diyordun Şimdi ye ve iç derseler;

- Bunu yersem karnım ağrır uyuyamam! Diyorsun.

Temiz ve helal neyse onu ye, haram yeme pis içme, pis yememeye dikkat et. Çünkü bu senin içindir. Yiyebilirsin ve içebilirsin, bu Cenab-ı Allah’a hiçbir zarar vermez. Ancak kullarına zarar verdiğinden zarar en sonunda kendilerine gelir. En sonunda masaya oturduğunda;

- Bundan şundan yiyemem, perhiz yapıyorum, yağsız tuzsuz yiyorum!

Dersin. Bu Allah’ın insanoğlu üzerine bir cezasıdır. Allah der ki;

- Ben onu terbiye ederim.

Bir zamanlar yakışıklı bir insandı, kırmızı yanakları vardı, güneş gibi parlıyordu ama bir de bakarsın üzerinde hiçbir şey kalmamış, iskeletora, oduna dönmüş. O zaman ona denir ki;

- Sen hayatında çok çeşitli yemekleri tadamazsın. Sana temiz yiyecekler verildiği halde, kirli olanı tercih etmiştin ve kimseyi dinlememiştin. Şimdi sana ilahi ceza geldi, ama itaat edersen mutlu olursun.

Bunda dolayı ihtiyacımız olan, vücudumuza destek ve kuvvet veren şeyin ilki temiz yiyeceklerdir.
Vücudumuzun bir desteğe daha ihtiyacı vardır ki bu da helal ve harama dikkat etmek. Sağlık içinde yaşamak istersen ilahi kaidelere dikkat etmen gerekir. Ye ve iç, bu senin içindir. Eğer;

- Buna dikkat etmem!

Diyorsan bir müddet sonra ilahi ceza sana da ulaşır. Sonsuza kadar bu halde kalıp hiçbir zaman mutlu olamazsın. Kim ruhani destek isterse vücutları için başka bir destek vardır. İlahi destekle güçlü olabiliriz. O zaman ne kalp ağrısı ne diş ağrısı hiçbir şey olmaz. Olamaz. Her şey kulların elindedir. Şeytan ve yardımcılarının peşinden koşarsan pişman olursun. Hak ve batıl sınırını muhafaza et, koru. Müsaade edilen fiilleri, yenilebilecek ve içilebilecekleri, herkese ulaşan kurtaran emirleri uygulayın ve Allah sizi affetsin.


Not : Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

7 Nisan 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 36 - İTİCİ GÜÇ, ÇEKİM GÜCÜ

İki çeşit kuvvet vardır; çekici ve itici. Bir makine önde veya en sondadır. Eğer makine öndeyse çekici, arkadaysa iticidir. Maddi görüşe göre, çekmek ve itmek için başka bir maddeye daha ihtiyaç vardır. Yeryüzü de hareket etmektedir. ama iten veya çeken bir şey göremezsiniz. Bunu göremediğimiz halde hareket ettiğini bilmekteyiz. Güneş de öyledir. Galaksimizde koşmaktadır, hareket etmektedir ama çeken veya iten güç kaynağı olarak hiçbir şey göremezsiniz. İnsanın tabiatı da budur.

Biz insanız ve dünya üzerinde yaşıyoruz. Dünya üzerinde hareket ediyoruz. Bazen kuvvetle hareket ederiz, bazen nasıl olduğunu bilemeyiz. Maddi dünyanın insanını herhangi bir istikamete hareket ettirebilmek için, maddi vasıtalara ihtiyaç vardır. Ama insanları bir şeye doğru hareket ettiren başka bir şekil daha vardır. Cenab-ı Allah bir çok peygamberler ve son olarak Peygamber Efendimiz s.a.v.’i göndermiştir. O ilahi alemden, insanları toplamak ve doğru yola onları taşımak için ruhani varlıklardan bir kişi olarak gönderildi. Görünüşte normal bir insana benziyordu, diğerleri gibiydi. Fakat konuştuğu zaman insanlar iki gruba ayrıldı. Bir grup ona koşuyordu, bir grupta ondan kaçıyordu. Bazıları çekiyordu, bazıları da itiyordu.

- Bu nasıl olmaktaydı?Başka hiçbir açıklama getiremeyen doğru ve modern ilimle beraber bu nasıl oluyordu?

Kendisine bir şeyi çekmekteyken bazıları da itmekteydi. Pozitif bilimlerde buna dair bir açıklama yoktur. Şaşkınlık içinde;

-
Bu nasıl olmakta?

Diye merak etmekteler. Efendimiz s.a.v. zamanında onlarda şaşırmışlardı. 15 yüzyıl sonra da dünyanın maddi görüşlü insanları, inanmayanları aynı noktaya takıldılar.

- Güneş ve ay sistemi nasıl hareket etmektedir? Hareket ettiğini görüyor musunuz?

- Evet!

- Hareket için itici ve çekici güce ihtiyaç vardır, bunları kim hareket ettiriyor?

Güneşin doğmasında ve batmasında hiçbir gecikme olmaz. Ayın doğmasında ve yavaş yavaş dolunay oluncaya kadar geçirdiği evrelerde hiçbir sekme olmaz.

- Nasıl açıklayabilirsiniz?

Bizim gördüğümüzün arkasında bir şey olması lazım. Emreden, kaide veren, istediği gibi yaptıran bir kaide olması lazım. Bir soru daha var,

- Satalitleri(Gezegen ve uydulara gönderilen yapma uydular.) yapmaktalar ve onlarda hareket etmektedir, çalıştıran bir güç var mı yoksa bir ata mı bağladılar?

Görünmeyen bu varlığa inanmaları lazım.

- İlahi varlık vardır.

Demeleri lazım. Ben de insanların ruhları üzerinde otorite sahibi bir insan olarak söylüyorum ki;

- Var!

Ben sade bir insanım, Amerika’dan, Almanya’dan, Afrika’dan, doğudan, batıdan her yerden insanları getirebilirim. Ben onların arkasından itmiyorum. Görünmeyen kuvvetler vardır. Ben onları tutabilirim. Bu kuvvet benimle devam ederse bu dünyada ve öbür dünyada da toplayabilirim. Şeyhle sohbet onların kalplerini toplar ve temizler, senin de ruhunu alır, Efendimiz s.a.v.’e getirir. Öyle bir güce sahiptir ve bu kutsal güce bir sınır koyamazsınız. O 1500 sene evvel peygamberdir, onun gücü ve
ruhaniyeti bugün de vardır. O kötüleri ve kirlileri uzaklaştırmaktadır.

Evet, bizi toplayan ve alan Efendimiz s.a.v.,O’da bizi Cenab-ı Allah’ın huzuruna ulaştıracaktır.



Ş.Nazım Kıbrısi sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 35 - NEFSİN HASTALIĞI KİBİR


Hiçbir zaman;

- Ben yapabilirim! Deme. Yapamazsın. Söylemen gereken;

- Allah’ın gücüdür! Allah’ın gücü beni ne zaman desteklerse o zaman yapabilirim.

Allah seni desteklerse sınırsız olarak güç alırsın. Güç deryası, yalnız bir derya değil sınırsız. O yalnız birdir. Sonsuz deryalar Ona aittir. Bilmelisin ki sen: hiçbir şeysin. Bir kimse;

- Ben yapabilirim!

Demekten utanması gerekir.

- Sen kimsin? sen hiçbir şeysin,

Nasıl yapabilirim, ben muktedirim.. diye söylersin? Eğer sizden birine bütün insanlığın gücüde verilse gene de sen hiçbir şeysin. Bütün yaratıkların gücü verilse yine de;

- Ben yapabilirim!

Diye söyleme! Çünkü; Sen hiçbir şeysin! Bütün güçler, ilahi alemdeki meleklerin gücüde verilse ve Cebrail A.s.’ın gücü de sana verilse ki o 600 kanada sahiptir. İki kanadını açtığı zaman doğudan batı ona dar gelir. Bir yer kalmaz. Eğer 600’ünü açarsa hiç yer kalmaz. Kanadındaki bir tüyün uzunluğu eğer Himalaya dağına değse onu çatalın ucundaki bir zeytin gibi havaya kaldırır. Eğer sana katrilyonlarca Cebrail a.s.’ın gücü verilse ki;sonsuz güç deryalarının yanında hiçbir şeydir.

- Niye sen kibirlisin? Ne için? Ne iddia ediyorsun? Sen güce sahip olduğunu mu iddia ediyorsun? Paranla, elbiselerinle, tapularınla, ordularınla beraber niye kibirlenmektesin?

Kibir, nefsin en kötü karakteridir. Bir zamanlar, hem peygamber ve hem kral olan Süleyman a.s.bir vadiden geçiyordu ve bir karıncanın bağırmasını işitti;

- Ne aptal bir insansın! üzerime basmana az kaldı, Seni şimdi tutup, sallayıp atacağım!

Peygamber ve kral Süleyman a.s.,bunu işitti ve güldü, karıncaya;

- Yapabilir misin?
- Ey Allah’ın peygamberi özür dilerim, karım buradaydı da!

İnsanoğlu bu karıncadan fazla olamaz ki! İnsanların hepsi böyle. Hatta karınca daha fazla şerefli ve özüne layık sayılır. Şimdilerde insanoğlu şerefsizlikten başka bir şey yapmıyor.


Biz çok zayıf insanlarız. Zayıf olduğunu bilmek bile insana şeref verir.

- Rabbim, ben kafi güce sahip değilim, sana itaat etmeyi takdim etmekten dolayı çok acizim, beni affeyle! Bir şey yapmadığımızdan dolayı sadece özür ve af dileyebiliriz.

Bu daha fazla şereftir.

İbadetleriyle kibirlenenlerin yaptıkları her şey saçmalıktan başka bir şey değildir, çürümüştür. Bu çok önemli bir noktadır. Dünya üzerindeki
kadın, erkek, genç, yaşlı, şehirli veya köylü, hükümet ve ya parlamento üyeleri hepsi kibirli insanlardır. Hepsi kendi merkezlerinde;

- Ben bir şeyim!

Diye iddia ediyorlar. Mütevazı olmayı kabul etmiyorlar. Mütevazı ol, mütevazı isen af, mağfiret ve rahmette ulaşır. Hiçbir zaman dağın tepesinde bir su kaynağı bulamazsın. Bundan dolayı o dağların tepesinde su kaynağı aramazsın. Bütün problemlerin merkezi sebepleri, krizlerin sebepleri budur. Sefalet ve kavganın sebebi de budur. Bütün zararlı şeyler ve şiddet kibirden gelir. Her iyilik mütevazılıktan gelir.


Kızgınlık nefsimizin hastalığıdır. Herkes çok hızlı bir şekilde kızar ve birini öldürmek ister. Zarar vermek ister. Çünkü nefis kibirlidir. Allah’tan kibirli olmayı isteme. Kibriya sadece Allah c.c.’na aittir.


Ş.N.Kıbrısi sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 34 - İSLAMI YAŞAMAK

Kalplerimizi bir kalpte birleştirip toplamak gerekir. O kalp, en çok sevilen kul olan, Efendimizin s.a.v.’in kalbidir. İlahi huzurda en çok saygı duyulan kimse odur. Onu bulmalısın ve kalbini onun kalbinin üzerine bağlamalısın.

“Hayır topluluktadır”

Bütün yararı kalplerimizin beraber olup, onun kalbinde olmasıdır. Çok kalabalık topluluklar vardır ama birinin kalbi Allah’ın dostlarından bir tanesinde toplanmıyorsa anlamı yoktur. Onların toplanmaları bereketli olmadığı gibi, şeytan için toplanırlar. O kimseler şeytanı ve onların işlerini desteklerler.


Şeytan, başından sonuna kadar insanları çağırıp onlara sayısız işler icat eder. İnsanları seçtiği o nokta üzerinde toplamaya çalışır. Mesela yüz binlerce insan, kahvehanelere, poplara, kafeteryalara, gazinolara, sinemalara, tiyatrolara, diskoteklere giderler. Şehirlere her gece bakarsanız evlerinde hiç kimseyi bulamazsınız. Yüz binlerce insan ayrılır ve zevk almak için giderler. Yaşlı insanlar toplanmak için genellikle bara, pavyona, pob’a, sinemaya gidemediklerinden, bingoya giderler. Onların nefisleri ister bunu fakat vücutları kaldıramaz.

- Niye evde oturuyoruz?

Diye kendi kendilerine sorarlar ve dışarı çıkmak isterler. Tombala oynamak için,arkadaşlarına telefon açarlar. Bingo merkezine giderler, oraları da insanları bitirir. Bu tombala toplantısına gelenlerin hepsi aşağı yukarı 70 yaşın üzerindedir ve şeytan onlara bakar. Şeytanın çalışması budur.

Bizim memlekette henüz böyle bir şey yok. Kıbrıs’ta yeni başlıyor ama Avrupa doludur. Yaşlılar ölünceye kadar şeytanın emri için çalışmaktadırlar. Şeytanın işçileri, temsilcileridir ve hiçbir bereketi olmadıkları gibi laneti de beraberinde getirmektedirler. Bu yerler, insanın hayat enerjisini insanların vücudundan alır. Vücutlarından hayat alınır. Bu merkezlere girdikleri zaman biraz enerjileri varsa bile buradan çıkarken enerjileri emilmiş bir vaziyette dışarı çıkarlar.

İslam’da gece hayatı yoktur. Çünkü gece, şeytan etrafa yayılır. Onların enerjileri gündüzden 70 defa daha fazla geceye yayılmıştır. Çoğu insanlar bunu bilmezler ama önemli bir noktadır. Onlar dışarı nefislerini tatmin etmek için çıktıklarından, şeytan onların vücudundaki tüm enerjiyi çeker alır. Onların zevk zannettikleri şey, aslında korkunç bir şeydir. Vücutlarını ve ruhani hayatlarını mahvetmelerinden başka bir şey değildir. Bu depresyona girmenin en önemli sebeplerinden biridir. Gece hayatına alıştıklarından düşünürüler;

- Hiç zevk yoktu ama gitmek zorundayız, hadi bir turlanıp gelelim,

Derler ve gittikleri zaman tuzağa yakalanırlar. 20.asrın medeniyeti bunun üzerine bina edilmiştir. İnsanlar gece hayatından deli olmuşlar ve hepsi delirecektir. Hiç kimse mutlu olarak dönmez. Enerjilerine kaybederler, kalplerine karanlık gelir,vücutlarına da karanlık gelir, ardından depresyon gelir.

Biz, kalbi en çok sevilen Hz. Muhammed s.a.v.’in kalbiyle olmaya çalışmalıyız. İlahi rahmet hiç durmadan, her zaman onun kalbine yağar. Bu kalplerimize tazelik,huzur ve güç verir. Daha fazla isteriz. Kim isterse de onların üstüne giydirilir.

“Bütün rahmet ve iyilik beraber toplanmalı ve insanların kalbini onun kalbiyle birleştirmededir”

Bu ada üzerinde 250 binden fazla insan yaşadığını kimse söyleyemez. Belki 200 kişinin kalbi Hz. Muhammed’le birleşiyor, daha fazla değil. İnananlar,Cenab-ı Allah tarafından hedef seçilmiş kişiler olduklarına dikkat etmelidir. Şanslı insanlarız. Bu şeytan işi değildir. Şeytani insanlar, inananların zararlı şeyler yaptığı görüşündedir. Halbuki onları şeytani işlerden kurtarmaya çalışıyoruz. Allah bize güç versin ki Peygamberler ve enbiyaların yolunu takip edelim.

Şah-ı Nakşibendi Hz. sohbetlerinden

6 Nisan 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI -33 – İNANMA YADA İNANMAMA RİSKLERİ

Allah’ı hatırlamak isteyenler, Allah’ı hoşnut etmek isteyenler, ahirete inananlar, ahirete hazır olmak isteyenler zikir meclisine gelirler. Bu mecliste dünya dağıtılmaz. Memuriyet veya para dağıtılmaz. Belki bir lokma tatlı bir şey, bir bardak çay veya su verirler.
Dünya hayatını herkes biliyor ve tanıyor. Bu asırdakiler kadar insanlıktan uzaklaşanlar geçmiş asırlarda gelmemiştir. Kabul etmeyenlerin bize zararı yok ama kendisine zararı vardır. En azgın, en kâfir, en asi, en nankör, en kanlı, en vahşi, en tabiatsız, en cani, en zâlim, en yalancı, en dinsiz, en îmansız insanlar bu asırdadır. İnkar etseler de kabahat sahibi kürk olsa kimse onu omzuna atmaz, kabul etmez! Zulmün zirvesine ulaşanlar medeniyiz diye kendilerini satarlar ama Allah tutuşturdukları ateşle kendilerini yakar, kazdıkları fitne çukuruna kendileri batar, yaptıkları kötülükler kendilerini bulur, icat ettikleri silâhlar kendilerini vurur. Onların alacağı budur.


Cenab-ı Allah’ın görmesi ve işitmesi bizim gibi değildir. Bizim görmemiz ve işitmemiz çok sınırlıdır, lâkin Cenab-ı Allah her şeyi gören, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Azgın insana müstehakını, yolunu gözeten kulunun hakkını vericidir.
Cenab-ı Allah;

“Adâlet mîzanını koydum, benim adâlet ölçüm hiç yanılmaz”

Bugün değilse yarın veya bu hafta olmazsa gelen hafta bir gün Azrail as. Pençesini onunda sinesine vurunca tepinmeye başlar;
- Kurtar beni..!
Diye bağırır, bir Lokman hekim değil bin Lokman hekim gelse onu kurtaramaz. İnanmamakla insan başını kurtaramaz.
- Ben hiç bir şeye inanmıyorum..!
Öyle der ama, Allah’ın hükmünün sınırından dışarıya çıkamaz.

- Ben bir şey kabul etmedim, ben bu hapın zehirli olduğuna inanmıyorum, yutarım...!
Diyerek zehirli bir hapı yutsa zehirlenir.

- Ben bu yılanın zehirli olduğuna inanmam, elimi ısırsın bakayım...!
Diye inanmayıp yılana kendini ısırtırsa, zehir onu şişirir davul gibi yapar, olduğu yerde kalır. Onun için yirminci asrın insanının en çok Allah’a inanması gerekirken bilakis en çok küfredenler ve Allah’a asi gelenlerdir. Halbuki okudukça Allah’ı tanımaları gereken yerde şeytanı tanıyorlar. Doğrulacakları yerde eğriliyorlar. Allah’a itaat edecekleri yerde şeytana, ahirete inanacakları yerde dünyaya inanıyorlar.
- Dünyanın nesine inanacaksın?
Bir insanın elinde yağlı halat olsa, karşıda kendisinden kuvvetli beş adamda onu çekse, o halat o tek adamın elinden kayar ve düşer gider. Dünya budur. Onun için inanmamak insanı kurtarmaz ki;
- Ölüme inanmıyorum.
- Nasıl inanmazsın yahu, ölenleri görmüyor musun?
- Ben de öleyim ona göre inanayım, ölümden sonrasına inanmıyorum.
- Peki, inanmam dersen sen bilirsin, öldüğünde inanırsın,
Ellerin tutmadığı, ayakların yürümediği zamanda çukura götürecekler ve kabrin kıble tarafına çevirip kapatırlar. Kürekler dolusu toprak serperler gözünü açtığında hiç bir şey göremezsin. Hıristiyanlarda daha beter, onları tabutun içine koyduklarında ne yukarı, ne sağa, ne sola bakamaz, onlara hiç mesafe yoktur.
- Sencileyin bir gün seni de kapatacaklar

Bırakacaklar..!.Koca Kral Hüseyin’i kaldırdılar,i yice ittirdiler ki gözünü açtığında hemen karşısında mezarın yamacı vardı..! Hasılı kelam ellerin, ayakların tutmadığı zaman geldiğinde ne yapacaksın ağam paşam?

- Ölüme inanmam dersen ölümden ötesi ne?

Ölümden ötesini biz seni oraya bıraktığımızda görürsün. Hiç kavga etme! Onların çoğunu mezarlığa davul-zurnayla, dümbelekle getirirler ve sonra öyle bir kaçarlar ki;

- Var haşrol içinde..! Vazifemiz bitti, biz de sana boru çalmaktan yorulduk.

Seni toprağa verirler, üzerine toprağı çekerler. İmam’ın kimse ileri gelir. Sana bir fatiha halkın ihsanı demiş aşık...ondan sonra tuh!...! kırbaçlanmış gibi kaçarlar. Orda yanacak olan senden başkası değildir.
Kabir sualleri başlar;
- Gel bakalım ahbap, ne yaptın ne eyledin dünyada?
Bunu peygamberler bildirmiştir. Her kabre inen kimseye orada bir kapı açılır, tabî bunu dünya ehli görürse olmaz. Kapı açıldığında bir kimse içeriye girer selâm verir. Mümin ve Salih amel sahibi kişiyse, o kişinin yüzüne bakmaktan doyamaz, güzel kokusundan ve ondaki güzellikten mest olur.

- Ya mübârek bu kara toprağın içerisinden çıkan sende kimsin? Bu ne hoşluk bu ne cemâl, kemâl yâ Rab?

O artık her şeyi unutmuş, dünyadaki çektiği eziyet ne varsa hepsi bitmiştir, onun kalbi ona o derecede akar ki;

- Ey Allah’ın sevgili, temiz, mümin, saygılı kulu; beni tanımadın mı?
- Tanımak sözü neyi ifade edebilir, ben bütünümle seni tanımaya âşık oldum.
- Sen beni tanımadıysan kendimi tanıtayım: Ben senin dünyadaki güzel amellerinim, temiz işlerin, hizmetlerin, hayırların, sâlih amellerin, ibâdetlerin, taatlarınım, Cenab-ı Hak beni bu sûrette yarattı seninle kıyâmet gününe kadar buradayım.

O insanın ferahı bütün dünyadaki felakete uğramış insanlara dağıtılsa ferahtan çılgın olurlar.

Bir kimseye de sol tarafta bir kapı açılır ki bir zifir, bir pis koku, diri insan o kokuyu alsa bağırsakları dışarı dökülür, öyle murdar ve kerih bir koku içeriyi dolduracaktır. Gürüldeme, guruldama acâyip korkunç seslerle yollar açılır. İçeriye o girmeden insanın aklı kaçar, O simsiyah karanlık gibi kapının içinden iki nokta gibi gözler..!.Hani bazı korkunç filmlerde gösterirler ya.! Vücudunun her bir tarafında pislik ve irinler akarak, tiksindirici kerih bir sûrette biri orada zuhur edip gelmeye başlar. Ne kadar pis manzara, acaba nereye kaçsam diye gözünü kapatsa da içeri girer;

- Peni tanımadın mı?
- Ben seni tanımaktan Allah’a sığınırım.
- Allah’a sığınmak şimdi mi aklına geldi? Dünyada seninle beraberdik, çok hoş gezerdik, beraber gece kulüplerinde, pavyonlarda nataşalarla beraber, seninle değil miydim bre edepsiz? Gel bakalım o pis amellerin sahibi nereye kaçabilirsin?o vakit benimle hoş beş idin, gece olsa da içsem, yiyip içip bilmem ne yapsam davasındaydın. Ben işte oyum, o pislik amelinim ve şimdi seninle beraberim. Dünyada nasıl kaçmadıysan şimdi bende kıyamete kadar senden ayrılmam, geeel..!.
Dediğinde (Allah’a sığındık) kaçacak yer var mı?İster inan ister inanma! Biz söyleyeceğiz, yarın kabre indiğinde;

- Aman şeyh efendi söylediydi ne iş ettik!
Ne iş ettiysen ettin. Dünyada temiz durup, insanlığını unutmazsan, sana kıyamete kadar yoldaş olacak arkadaşın güzel olur. Pis işlerin içerisine girersen senin yoldaşın pisliktir . Cenab-ı Allah o sûreti yaratır, kolları çok kuvvetlidir hiç ayrılmaz, kaçacak yer var mı?
Uzak mesafeden çok fenâ kokusu çıkan kabirler vardır, bunu o toprağa hamd ederler ama toprağın değildir aslında o pis kokudan gelir. Toprak kokusuyla karıştığında bizim ruhaniyetimiz onu alamadığından, uzaktan cismani koku verir.
Bâzı defa kabristana giderim bilhassa yaz zamanında rüzgâr estiğinde, öyle ağır bir koku gelir ki, insanın kabristandan kaçası gelir. İçindeki hâli hiç sorma! İnsan toprağın arasından çıkan kokuya dayanamazken toprağın içinde yatanın hali nasıl olur ki?

Dünya münkirle dolmuş, hâlâ;
- İnanmayız ! Diyorlar.
İnanmayanları da kabristana götürecek değiller mi? götürmeyin beni, inanmazdım, gömmeyin beni atın dese, dışarı atsalar köpekler bir gecede hakkından gelir, hemen sabaha kadar etlerini sıyırıp bitirirler, ertesi günü de kemiklerine başlarlar, köpeklerin dişleri sağlamya, hemen çatur çutur yerler biter gider.
- Ee..! ahbab inanır mıydın, inanmaz mıydın?
Hâsılı kelâm bu hayat çok kısa hayattır. Bu hayâtın şenliği zaten otuza, kırka belki kırk beş yaşına kadardır. Seksen-doksan yaşına kadar yaşayan birinde artık hayatın tadı kalmaz. Hayatı, insanın fizîki varlığıyla ölçen adamlar kırklı yaşlarda tükendiğinde onlar için hayatın mânâsı kalmaz.
Lâkin hayatını ruhanî varlığıyla mütâla eden(Bir işi etraflıca düşünen, okuyan, tetkik eden.) kimse, yüz yaşında da olsa onun hayatı hayattır. Onun hisleri eskimez, eksilmez, yıpranmaz, dâima yenidir.
Ruhâni hayatına değer vermeyen insanın kırk ve ya elli yaşından sonraki hayatının bir değeri yoktur. Çocuk gözünü açar, altı yaşından itibaren otuz yaşına kadar mektepte uğraşır; - Biz diplomayı alalım derken gençlik çağımız bitmiş yâhu! En kıymetli çağım bu diplomayı almak için geçti, Şimdi hangi kapıya gitsem; Sana iş yok, aylık yok, yerimiz yok diyorlar ne yapayım, bu yaştan sonra ırgatlık mı yapayım işportacılık mı, Evlensem beni kim alır, ne iş yaparsın, evin araban bilmem nen var mı? diye sorarlar.
Zaten o vakit bilmem nede biter...Sıfırlandıktan sonra bir şeye yaramaz olur. Kırk yaşına yaklaştı mı iş bitti. Hayattan ümidini kesmiş olduğu halde yaşamı büsbütün çürümüş gitmiştir. Yirminci asrın gençlere hediyesi budur. Aldatılmış genç bir nesil. Baştakiler gençleri aldatıyor. İş güç yok, bu zamanın insanları kibir ve gururlarının kurbanı oluyorlar, zannediyorlar ki o diplomayı aldıklarında bir şey olacaklar. Evet; diplomalı işe yaramazlar sınıfı.



Ş.N.Kıbrısi hak dost sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI -32 - SOHBETTE Kİ BEREKET


Mümin, Müslüman kişi, bir başka Müslüman ile buluştuğunda bir fayda doğar. O faydayla ruhun yükselir. Onun için bir, iki, üç saatte olsa ruhlar buluşmak ister.

Üç saatten fazla insanların sohbet için toplanmaları Nakşibendi Tarîkatında uygun değildir. Üç saat son raddesidir. Üç saatten sonra vücuda ağırlık gelir. Meclisin bereketi kalkar. Ta Malezya’dan, Mısır’dan, Türk’ten, Amerika’dan, Almanya’dan ihvanımız var hepsi ziyaret maksadıyla, bir fayda almak ümidiyle geliyorlar. Allah onları boş çevirmesin. Boş çevirmek Allah’ın adeti değildir. Cismâni olarak kuvvet elde ettiğin gibi, rûhani olan kuvvetini de arttırmaya uğraşmalısın. O zaman her buluşmada bir basamak daha yukarı çıkarsın. Allah’ın kapısına bir adım daha yaklaşmaya gayret et.

Sohbeti ve buluşmayı arayacaksınız, ondaki bereket büyüktür. Üstünüzdeki yükü alır atar. Size daha kuvvet giydirir. Tembelliği alır atar. Yükü hafifletir, kuvvet artar.

- Aman ne güzel meclis, keşke hiç sonu olmasa.


Bu imkânsız olanı istemek ve imkânsızın arkasına düşmek demektir. Dünyanın usulü bu.
Buluştuğun vakitte de her buluşmandan bir fayda hâsıl olsun.

Hayatını değerlendir. Sana ne verildiyse değerlendir. Köhne bırakma. Bizim ihtiyar bir komşu var. Her mevsimde en birinci sebzeyi çıkartır. Bize bir dizi kocabaşlı sarımsak getirdi ki onun yeri halı kadar bile değil, çıkarttığı ürüne şaşırırsın. Bir karış yeri bile değerlendiriyor. Sana ne verildiyse değerlendireceksin. Dünya hayatını değerlendireceksin. Karşılığında cenneti alacaksın. Dünya hayatını değerlendiren, ebedi hayatı alır. Bu muvakkat hayatta yaşadığının kıymetini takdir ettiğinden dolayı Cenâb-ı Allah sana ebedi hayat verir.


- Köhne dünyayı neyle değerlendirirsin?

Dünya, Allah’a kullukla Allah yolunda kullanarak değerlenir. Dünyanın Allah yolunda kullanana kadar bir değeri yoktur. Sen Allah yolunda dünyayı kullandığında değeri cennet olur. Zühd ve takva mânâsı her asırdaki tecelliyle anlatmadır. Bu içinden çıkılamayan dâvadır.
Dünyanın aslında sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Ancak dünyayı Allah yolunda kullanırsan değer kazanır. Allah sana karşılığında âhireti verir.

Sana verilen her şey seni yaratanın yolunda kullanman için verilmiştir. Sen sana verildin. Sen senin için yaşamayacaksın. Kişinin kendi için yaşaması bâtıldır. Araplar; “Sonunda fetis (leş) olur” der. Kendi için yaşayan sonunda leş olur. Kokusundan yanına yaklaşılmaz. Allah için yaşayan kokmaz, ölmez, çürümez. Dört kitabın hülâsasıdır. Sen kendinde bizzat Allah’ın yolunda olacaksın.

Sana verilen bu sûretteki varlık, Allah için kullanmak içindir. Allah için sen seni kullanırsan yani bu sûretteki varlığını kullanırsan Cenâb-ı Hak, Hak kani varlık giydirir. Hak kani vücut ebedidir. Ebediyet içindir. Kibir ve azamet tavrı insanı düşünmeye bırakmıyor.


Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohpetlerinden

1 Nisan 2009 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 31 - HER İNSAN BAĞIMSIZ VE TEKTİR


HER İNSAN BAĞIMSIZ VE TEKTİR
Sohbetin mânâsını şöyle tarif ediyor Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri. Sohbet, yanlış yolda olanlara;
“Yanlış yoldasın” Demek için,
İyi yolda olanlara da;
Aman ayağını yerden kaldır, ecel gelmeden önce konacağın yere varmaya gayret et” Diye uyarmak içindir.

Sayılı günler bitecektir. Buluşuyoruz sonra ayrılıyoruz. Bu dünyada buluşmakta var ayrılmakta var. Hiçbir kimse hiçbir kimseyle bu hayatta
dâimi beraberlik yapamaz. Herkes ayrı ayrı yaratılmıştır. Eğer teker teker yaratılmamış olsaydık hepimiz birbirine yapışık çıkacaktı. Fabrika işi olurduk.

Cenâb-ı Hak her insanı müstakil olarak yarattı. Her insan bir nevîdir. Nevî; Şahsına münhasırdır. Mesela; Cemâlettin bir tânedir,
onun ikinci modeli yok. Cenâb-ı Hak kudretiyle her insanı bir türlü yarattı. Sûreti de başka, tabiatı da başka, fikirleri, emelleri, hedefleri başka. Her şeyiyle başka. Her insanın kalbi bir şeyle meşguldür. Her insanın kalıbı başka, tuttuğu efkârı başkadır. Bu Cenâb-ı Allah’ın kibriyâsına delildir.

Bir kafanın üstünde iki göz, bir burun, bir ağız, iki kulak bu altı aza herkeste vardır. Gözler görmek için, kulaklar işitmek için, ağız yemek içindir. Ama altı aza öyle bir tertiple insana verilmiştir ki ayırt edilebilir. Resme baktığında bu Burhânettin, bu Cemâlettin diye fark ediyor. Hiçbir kimsenin, bu altı azayı bir başın üzerine milyonlarca çeşit terkip etmesine imkân yok. Kâdir ve muktedir olan Allah tır!

Bize söyletilen veya söyletilmek istenen mesele;
Bu âlemde yalnızsın ve yalnız yaşayacaksın. Sen kendi kader çizginin üzerinde yürüyeceksin. Dünyada buluşuyor, bir müddet sonra ayrılıyor. Herkes gene kendi kader çizgisine gider. Hiçbir sûretle insan bir ikinci kimseyi kendine bend edip yaşayamaz. Düşün; bazı yapışık kardeşler çıkar. İkizdir ama büyük zahmettir. Onlar keşke bizde ayrı ayrı olsaydık diye temenni eder.

Demek ayrılmamız bize Cenâb-ı Hakk’ın ilahi bir lütfudur ki bir başka kimseyi yanında sürüklemiyorsun. Herkesin kendi kader çizgisinde devam etmesi ilâhi bir hikmettir. İçinde senin yararına olarak hesapsız hikmetler
vardır. Âhirette öyle değil.
N. Kıbrısi hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 30 - MÜMİNİN VASIFLARI


Şeyh Abdullah Dağistani k.s. Hz.’leri (Allah sırrını takdis etsin) birgün ;

- Mümin kimdir?
Diye sormuştu. Mümin bir cihetle dağa benzer, bir cihetle denize benzer. Dağa benzeyişinin açıklaması şudur; şimşekler, tipiler, yağmurlar, seller, kasırgalar veya fırtınalar dağları yerinden oynatmaya muktedir değildir, lâkin dağ başında fırtına çoktur. Müminin de sıfatı dağa benzer, bazı defa fırtınalı günler olur, mümin başını eğmez, Çünkü müminin başı hak ile yükselmiştir. Hak ile olan müminin başı dik ve yüzü aktır. Başı önüne düşük olanlar kâfirlerdir, münâfıklardır ve bâtıldan yana olanlardır.
Elbette insanın dünya hayatında sükûnetli geçen günleri ve fırtınalı geçen günleri vardır. Herkes iyi günlerde rahattır, yani başı önüne düşük değildir. Lâkin fırtınalı ve şiddetli günlerde çoklarının başları aşağıya düşer, boyunları eğrilir. Hakiki îman taşıyanın sıfatı gerek kendisine, gerek çevresindekilere gelen hâdiselerde yıkılmayıp ayakta durmasıdır. Zaten hak ile olan yıkılmaz.
- Neden mümin yıkılmaz?
Mümin olan hak ile beraberdir. Bâtıl ile olan yıkılacaktır. Dünyada en kuvvetli veya en zengin veya en iktidarlı olan biri bâtıl yöndeyse onun zengin olması onu ayakta tutamaz.
- Neden?
Bâtıl kaybolduğunda onlar da kaybolacaktır.

Şeyh Abdullah Dağistani k.s. Hz.’leri; müminin hâl ve şânı bir de denize benzer demişti. Deniz gibi oluşunun mânâsı; deniz pislenmez. Denize ne kadar pis sular aksa da deniz onu çalkalar, dağıtır, hatta içine düşen pisliği temizler.

İnsan, hayatında çok olaylarla karşılaşır ve çok defa kendisini kuşatılmış görür. Lâkin müminin karşısına hoşlanmadığı bir şey geldiğinde yıkılmaz ve şeytana teslim olmaz. İnsanın geri tepmesinin diğer mânâsı şeytana teslim olmasıdır.
- Mümin kimdir?
Allah’a teslim olandır.
- Kâfir kimdir?
Şeytana teslim olandır.

Allah’a mı yoksa şeytana mı teslimsin diye kendi haline bakmalısın. Allah’a teslimsen müslümansın, şeytana teslim olan kimse kâfirdir ve islâm dairesinden dışarıya çıkmış demektir.

Her zaman insanın istediği olmaz. Cenab-ı Hak’tan bir imtihan gelebilir. İşlerimiz doğru ve istediğimiz gibi gittiğinde Allah ile beraber olup, işlerimiz bir parça iştemediğimiz istikamete döndüğünde Allah’ı bırakıp şeytanla beraber olmak, şeytana teslimiyettir(Allah muhafaza!).
Îmanı gözetmek zordur ve mücâdele ister. Mücâdele eden îmanını koruyabilir, değilse şeytan îmanını kaptığı gibi kaçar, gider.
Cüzî bir şeyden darılan, darlanan, geri tepen, şaşıran, yorulan, duran veya ne yapacağına karar veremeyen kimseler Allah’ın yanında makbûl sıfat sahibi değildir.

Büyük işler büyük adamlarındır. Büyük adamlar da büyük işler başaranlardır. Küçük adamlar büyük işleri başaramazlar. Büyük işlerde küçük adamlara verilmez, büyük adamlara verilir.

Osmanlı sultanlarının içerisinde, hanedanlık tahtına dokuz yaşında çıkan sultan vardır. Arslan yavrusu arslandır. Tahtta dokuz yaşında çocuk sûretinde otursa da Cenab-ı Hak ona heybet giydirdiğinden; karşısında oturan vezir ve paşalar onun heybetinden padişâh-ı âlem diyerek titrerlerdi. Büyük insanlar büyük işler için yaratılmıştır ve büyük insanlar büyük işlere mahsustur.

Îman en büyük ilâhi lütuftur ve Allah onu bize takdir edip giydirdiğinde, biz o îman ile heybetli, vakarlı, kudretli ve kuvvetli oluruz. Çünkü o îman sebebiyle biz Allah’ tayız ve Allah’ta bizimledir.


Kıymaz isen bâşe câne
Geri dur girme meydâne...
Bu meydanda nice başlar
Kesilir hiç soran olmaz...

Yâni: ...Ey cana başa kıymayan adam; bu meydan çocukların oyun oynadığı meydan değildir, bu meydan erlerin meydanıdır.. Meydan böyle bir meydandır. (Evliyâlar meydanı)

Rikabdır merdâne bas mânâsı: atın üzerine binerken üzengilere sağlam bas. Onun üzerine iyice bin, korkak binme yiğit bin yâni merdane bas. Üzengilere ayak geçirdiğinde kalkıp oturmak erlerin sıfatıdır. Kılıç ile at üstünde koşmak kolay değildir. Bu işlere öyle adamlar lazımdır. Yapacaksa ne âlâ, yapmayacaksa geri durup erler meydanına çıkmasın. Allah için ayağa kalkacak olan bilecektir ki onun üzerine şeytan her taraftan hücum yağdıracak, hücum ettirecektir. Şeytanın hücumunun ona bir zarar vermediğini bilmelidir, çünkü her kim Allah ile ayağa kalktıysa muzaffer olmuştur. Her kim nefsi için ayağa kalktıysa rezil rüsvay olmuş, bitmiş ve tükenmiştir. Nefsin için kalkma Allah için kalk!

(Allah ondan razı olsun)Hz. Ebubekir Sıddık, Efendimiz s.a.v.’e sormuştu;
- Mümin nasıldır? Münafığın sıfatı nedir? Bize tarif et yâ Resulallah.

Mümin: uzun yapraklarını dökmeyen ve her dâim yeşil olan selvi ağaçları gibidir. Bu ağaç yazda ve kışta kendi hâlini gözetir, hep aynı hâl üzeredir. Mümin olan bir kimsede Cenab-ı Hak’kın ilâhi tecellileriyle hayırdan veya şerden ne gelirse hepsine hoşnutlukla ve râzılıkla bakar. Herşeyden hoşnut olmak imânın yüksek derecesidir. Hoşlanmadığı bir şey olsa da yüzünden belli etmez. Bu söz dokundu hali değişti dedirtmez yâni mümin bir hâl üzere olur. Kendini gözetir ve yıkılmaz.

Münafık: kabak ağacına benzer, suyu gördüğünde dal budak salar ve genişler. Sulandıkça uzar ve ortalık kabaklarla dolar. Yaz ve bahar mevsimlerinde çok ferahlanır, koca yapraklarının altında küçük fidancıklar kalır. Yazın güneş sıcağını bastırdımı o iri yapraklar devrilir, solar ve buruşur. Serin olduğunda gene kabarır. Güz geldiğinde artık o eski saltanatı kalmaz, yaprakları dökülür. Fırtınalar geldiğindeyse ne dalı ne budağı kalır, kabak kaybolur. Bu münâfık âlâmetidir.

Ümmetin yükünü çekecek olanlar dayanıklı insan olmalıdır ki; çelik dövüldükçe sağlam olur, kırılmaz. Dökme demire bir darbe vurulduğunda kopar. Sağlam su verilmiş demir kaç defa dövülürse o kadar kuvvet alır. Ateşe girmeden çelik, çelik olmaz. Çoğu insanlar kont demiri gibi azıcık bir darbe yese kopar, işe yaramaz. Çelikleşmiş, ateşe girip çıkmış olan, mücahadeyle yetişen kimse darbelerden korkmaz.

Bu tâlimatı bileceğiz. Dünyadaki hâdiseler karşısında ya çelik sıfatında olacağız veya gösterişli ama bir darbede kırılan kont demiri gibi. Çelikleşen insan, iradesiyle çelikleşir. Vücuduna veya atına zırh giydirmekle insan çelikleşmez. İradesiyle insan, insandır. İradesine sahip olamayan insan, insan değildir, avam sınıfındadır.

Cenab-ı Hak dilediğini hükmeder. Allah bizi kulluğundan ayırmasın ve kulluğundan meşgul edecek hallerden, şanlardan ve sıkıntılardan muhafaza eylesin. Dünyanın hemmu-gamı insanı ahiretten mahrum eder, uzak tutar. Allah bizi dünya kahrından muhafaza eylesin.
Ş.N.Kıbrısi hak sohbetlerinden