27 Aralık 2008 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI - 24 - GAYE NEDİR, NE OLMALIDIR.



- Hakiki îman mertebesi nedir?

Hakiki îman mertebesinde olan adamın maksat ve gayesi ilâhi ente maksûdî dır.

Benim istediğim, kast ettiğim aradığım, bulmak istediğim ve yetişmek istediğim sen’sin. Çünkü Allah’ın varlığı ebedî ve ezelîdir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı dâim ve kâimdir. Onun yokluğu düşünülemez. Başka her şeyin yokluğu olur, düşünülür mânâsı; hepsi yokluğa mahkûm olur. Asli varlık, evveli olmayan ebedi varlık, mutlak var oluş Allah’ındır.

Mümini hiçbir şey Allah’a doğru hareketinden men edip hakka doğru yürüyüşünü engelleyemez. Müminin önüne çıkıp;

“Beni ara beni iste, beni bul, beni kazan, benimle yetin” diye gözünü dolduracak hiçbir şey yoktur. Îmanı fırsat vermez.

Mümini dünyadan alıkoyan her şey dünyadan sayılır. Dünya mümini Allah’tan alıkoyarsa kötüdür. Allah’a doğru yürüyüşünde ona yardım ederse makbûl olur.

- Dünya melundur ne demektir?

Melun, lânetlenmiş demektir. Allah’ın yolunu isteyen kimsenin bana talip ol, nereye gideceksen ben senin önündeyim diye önüne geçer. Domuz Bolşeviklerin çocukları aldattıkları gibi:

- Allah’ı çağır size şeker versin,
O masum çocuklar, çağırırlar bir şey yok,
- Lenin’i çağırın!
Çağırırlar,
- Haa..! işte al şeker!

O domuzların şeytanlıkları gibi dünya müminin hemen karşısına geliyor;
- Ben varım nereye gidersin, ne istersin?

Dünyayı karagöz perdesinde oynatıyor gibi insanların önüne çıkarıp çeşit türlü gösteren karagözcü, şeytandır. Durmadan insanların gözünün önüne getirir.

Seni Allah’ı aramaktan eden her şey melundur. Dikkat et, hiçbir şey senin Allah’a doğru yürüyüşünü engellemesin ve yolunu kesmesin. Engelleri aşasın ve çengellerden kurtulasın. Sıratın üzerinde o engeller ve çengeller seni çekip cehenneme düşürecektir. Kalbinde dünya muhabbeti olan insan sırat köprüsünden selâmetle geçemez. Dünyaya muhabbet büyük bir çengeldir. Dünyayı Allah’ı bulmak için iste ve Allah’ı bulmak yolunda kullan.

- Dünyanın var oluşunun sırrı nedir, dünya niçin verildi?

Dünya, Allah’ı bulmak yolunda onu kullanasın diye verildi. Dünyaya tapıp kalasın diye değil. Aşıp ta Mevlâ’yı bulasın diye verildi. Bir basamaktır, basasın ve mâbuduna ulaşasın diye verildi.

Dünya murat değildir, maksutta değildir lâkin murat ve maksut için arada vasıtadır ve vesiledir. Vasıtayı sen maksut yerine koymamalısın. Tayyâre vasıtadır ama maksat Beytullahtır. Gönlünü tayyâreye verip te kalırsan, Beytullahtan mahrum olursun. Vasıtasız Kâbeye varamayacağımız için tayyâreyi isteyeceksin, arayacaksın, bulacaksın ve bineceksin. Dünya Mevlâ’yı bulmak için vasıtadır. Olmasa Cenâb-ı Allah dünyayı yaratmazdı. Şimdi dünyanın var oluşunun sırrı da meydana çıktı. Namaz vâsıtadır, gâye değildir. Oruç vâsıtadır, gâye değildir, zikir, cihat ve hacda öyledir.

- Gâye nedir?
Gâye Allah’tır, Mevlâ’dır. Her ne yaparsan vasıtadır ve Allah’a ulaştırmak, yaklaştırmak içindir. Şimdi millet şaşırıp gâyeyle gâyeye giden yolları karıştırıyor, yollarda kalıyor ve gâyeye ulaşamıyor. Maksadını aydınlık tut ve maksadını bil. Maksada yetiştirecek vasıtadan da gâfil olma.

Öyleyse Allah bu dünyayı niye yarattı? Diye sorma. Yarattı ki Mevlâ’ya giden yoldur, vasıtadır. Bineceksin ve yetişeceksin. Lâkin bu vasıta çok güzel senin nefsâniyetini okşuyor, sevindiriyor diye gâyeyi unutup ta tayyâredeki yem yiyecekle, uçuşla, seyir ile meşgul oldun mu gayeden mahrum kalırsın. O tayyâre de lânetlenir içindekiler de. Buna dikkat et.

Cenâb-ı Allah bizim gözümüzü kendisinden başka yere döndürtmesin. Allah’a bakalım.
Bir söz var tavuk su içer Allah’a bakar derler (Suphanallah!) O söz ibret içindir. Boş söz değildir. O hayvan hayvanlığıyla;

- Bu suyu, bu hayatı veren Mevlâ’ya bakayım şükredeyim. Der.

Sen dünyayı gâye tutarken, nerede insanlık, nerede insanı kâmil rütbesi. Sözü ters anlama, dünya var Mevlâ var, lâkin dünya Mevlâ’ya giden yoldur, akılsızlık edip de yolda kalma. Mevlâ’ya gitmeyi unutuyor, piknik yapıyor. Saraydan sana dâvet olsa, pikniği çok beğendik deyip yatsan, orada kalır, kurda kuşa yem olursun. Dünyada kalma Allah’a yetiş. Dünyaya dünyada kalmak için değil, Mevlâ’ya gitmek için geldin.

Sultana git sultana, zindana değil ey akılsız, zindana koşma, zindandan çıkmaya bak Sultana koş Sultana. Ezel, ebed Sultanına.




Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 23 - YAŞAM VE ÜMİT

Kalpleri bir olan yani kalpleri birbirine uygun olan kimselerin topluluğu Allah ve Resulüne sevgilidir. Allah ve Resulünün sevdiği bir topluluk dünyada da ahirette de sevilir. Bu bilinen bir şeydir. Lâkin insanlar âhireti unuttukça birbirine girişiyorlar.

Dünya muhabbeti insanları sarhoş ediyor ve o sarhoşlukla ne yaptıklarını ne ettiklerini düşünemiyorlar, bilemiyorlar ve ıstırap çekiyorlar, huzursuz oluyorlar, günleri rahatsız olarak geçiyor. Yarından ümitlerini kesmişler, çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. Yarın ne olacağını Allah bilir. Olacak şeyin korkusu insanlara geliyor, mesela altı ay sonra gelecek vukuatın korkusu ve ya bir sene sonra gelecek bir korku insanların huzurunu kaçırıyor. Rahat edemiyorlar, korku ile ümitsizlik arasında kalıyorlar. Ümidi kaybolan insan ne dünyaya ne de ahirete yarar. İnsanı ayakta tutan ümittir.

- Dünya ehlinin ümidi nedir?
Dünya ehlinin ümidi; dünyada çok kalmaktır. Dünyada çok kalabilirsin ancak seneler arttıkça kamburun çıkmaya başlar. Senelerin yükü omuzlarından bastırır.

Dünyada uzun yaşamak insana bir rahatlık vermez. Buna bir misal verecek olursak; Yeni arabayla eski araba bir değildir. Yeni arabaya binip gaza bastığında neredeyse uçar. Eski arabanın hareketi ağırdır. Eski arabanın motoru zamanla zayıflar, içindeki alet edevat aşınır ve zor hareket etmeye başlar. İnsanda yaşlandıkça gerilemeye başlar. Çünkü insan bu hayatta ebedî kalmak için yaratılmamış, bu dünyadan gitmek için yaratılmıştır.

Bu dünyadaki insan günden güne bir zaman için yükselir bir noktaya vurduktan sonra düşüşe geçer. Düşüşe geçtiğinde bütün âzâları gerilemeye başlar.
Dünyada uzun ömür eğer ibâdet için değilse insana hiç yaramaz. İbâdet için olursa Cenab-ı Allah rûhani kuvvet verir. O rûhani kuvvetle insan uhdeliğini kaybetmez, âzâları gerilemez. Genç ve dinç olur. İbâdet kuvveti olduğundan ruhaniyeti onu taşır. İbâdet ve taatı olmayan insanı gençlik çağında fizikî bünyesi taşır.
Fizikî bünye bataryayla çalışan bir alete benzer. Eğer bataryadan aslî merkeze kendini bağlayabilirse, bataryası bittiğinde, öteki güç devam eder. İbâdet sahiplerine ve zikir ehline mesele yoktur.

- Neden?
Rûhani kuvvet onları taşır. Batarya dursa bile onu yürütecek rûhani kuvveti hazırdır. Dünya ehlinin ümidi; bu hayatta, bu dünyaya daha çok sahiplik yapabilmek, dünyadan daha çok zevk alabilmektir. Kendilerine göre cismâni isteklerini toylamak. Her zaman için zevk-ü sefayla geçinmektir. Dünya zevklerinden mahrum olmamayı temin etmek içinde ne çare varsa hepsine hücum ederler.

İnsanın tabî gücü gerilemeye başladımı bütün âzâlar inmeye başlar. Yani gençlik çağındaki alacağı zevki bulamaz. Bununla beraber dünya ehlinin ümidi çok yaşamaktır. Çok yaşamak ibâdet maksadıyla olmadığından bataryalar duracak, bataryalar durduğunda artık hayat çekilmez yük olur ve ne zaman ölsekte kurtulsak... diyecekleri gün geliverir.

İbâdet ehlinin ümidi ebedi hayat hakkındadır. İnancı olmayan kimsenin ümidi; ne kadar çok yaşayabilirsem yanıma kâr kalacaktır diyedir. İnanmadıkları için onların ölümden ötede ümitleri yoktur. İnanan kimse ebedi hayatı ümit eder. Ümit ettikten sonra bu dünyanın hiçbir şeyi artık ona ağır gelmez.

- İnanan birine bu dünya niye ağır gelmez?
Bu dünya hayatı bittiği andan itibaren bizim için ebedi hayatın günleri başlar. Ebediyet sonsuzluktur. O tarafa atladıktan sonra, ayağını o tarafa bastığında korku kalmaz. Cenâb-ı Hak’tan ümit: o tarafa o adımı selametle atabilmektir, çünkü çokları aşağı düşer. Aşağı düştümü bitmiştir. Artık yukarı çıkması yoktur. Îman eden kimsenin ümidi; bu son geçidi geçebileceğine dâirdir.

- Cenâb-ı Hak’ın keremiyle bu dünya ile âhiret arasındaki geçidi geçebilirim.
Ümidi onları ayakta ve zinde tutar. Ümidini kaybeden insanlar, toplumlar ve milletler tükenmiş mahvolmuştur. Milletleri de, toplumları da ayakta diri tutan îmanlarıdır. Îman müessesesi yıkıldı mı bitti. Bizim cahtımız gündüz ve geceleri Cenab-ı Hak’kın emrini tutmaya gayret etmek ve namaz meselesine dikkat etmektir. Çünkü ona dikkat eden o köprüyü geçecektir. Dikkati olmayan muhakkak düşer.

- Nereye kadar düşer?
Allah’ın emrinde belki onların düşüşü sonsuza kadar sürer. (Allah’a sığındık) korkunç bir karanlık ve korkunç bir sona doğru gitmek felaketlerin en dehşetlisidir. Dünyadan âhirete geçeceğimiz geçitte, nasıl geçeceğimize dâir her gün her namazda Cenab-ı Allah’a niyaz etmek lâzımdır ki:

“Yâ Rabbi bu geçidi geçelim”,
“Eğer kademi sıdk sahibiyseniz geçersiniz”
Diyor Cenab-ı Allah. Kademi sıdk: doğru adım atan demektir. Doğru adım atan kimselerseniz geçersiniz. Doğru basmayan geçemez. Eğri bastığında o kadar derindir ki ne ip yetişir ne halat. Allah bizleri kötü âkıbetten saklasın.


Ümidini kaybeden insan bitmiştir, insanı dünyada yaşatan ümittir.

Dünya ehlinin ümidi başka, ahiret ehlinin ümidi başkadır. Dünya ehlinin ümidi sonunda kendisiyle beraber söner. Ahiret ehlinin ümidi sonsuzdur, sonsuza dek gider ve ümidi artar. Ümidi hakikate çıkar. Cenab-ı Hak onu ümitsiz koymaz ve ya ümit ettiğinde onu mahrum bırakmaz.

Not. Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

20 Aralık 2008 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI -22 - ÖLÜM GERÇEĞİ



Dünya hayatını herkes biliyor ve tanıyor.

Bu asırdakiler kadar insanlıktan uzaklaşanlar geçmiş asırlarda gelmemiştir. Kabul etmeyenlerin bize zararı yok ama kendisine zararı vardır. En azgın, en kâfir, en asi, en nankör, en kanlı, en vahşi, en tabiatsız, en cani, en zâlim, en yalancı, en dinsiz, en îmansız insanlar bu asırdadır. İnkar etselerde kabahat sahibi kürk olsa kimse onu omuzuna atmaz. Kabul etmez!

Zulmûn zirvesine ulaşanlar, medeniyiz diye kendilerini satarlar ama Allah tutuşturdukları ateşle kendilerini yakar. Kazdıkları fitne çukuruna kendileri batar. Yaptıkları kötülükler kendilerini bulur, icad ettikleri silâhlar kendilerini vurur. Onların alacağı budur.

Cenab-ı Allah’ın görmesi ve işitmesi bizim gibi değildir. Bizim görmemiz ve işitmemiz çok sınırlıdır lâkin Cenab-ı Allah her şeyi gören, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Azgın insana müstehakını veren, yolunu gözeten kulunun hakkını vericidir. Cenab-ı Allah;

“Adâlet mîzanını koydum, benim adâlet ölçüm hiç yanılmaz”

Bugün değilse yarın veya bu hafta olmazsa gelen hafta bir gün Azrail as. pençesini onunda sinesine vurunca tepinmeye başlar;

- Kurtar beni..!

Diye bağırır. Bir Lokman hekim değil, bin Lokman hekim gelse onu kurtaramaz. İnanmamakla insan başını kurtaramaz.

- Ben hiç bir şeye inanmıyorum!

Öyle der ama Allah’ın hükmünün sınırından dışarıya çıkamaz.

- Ben bir şey kabul etmedim, ben bu hapın zehirli olduğuna inanmıyorum, yutarım...! Diyerek zehirli bir hapı yutsa zehirlenir.

- Ben bu yılanın zehirli olduğuna inanmam. Elimi ısırsın bakayım. Diye inanmayıp yılana kendini ısırtırsa, zehir onu şişirir davul gibi yapar,olduğu yerde kalır.

Onun için yirminci asrın insanının en çok Allah’a inanması gerekirken bilakis en çok küfredenler ve Allah’a asi gelenlerdir. Halbuki okudukça Allah’ı tanımaları gereken yerde şeytanı tanıyorlar. Doğrulacakları yerde eğriliyorlar. Allah’a itaat edecekleri yerde şeytana, ahirete inanacakları yerde dünyaya inanıyorlar.

- Dünyanın nesine inanacaksın?

Bir insanın elinde yağlı halat olsa, karşıda kendisinden kuvvetli beş adamda onu çekse, o halat o tek adamın elinden kayar ve düşer gider. Dünya budur. Onun için inanmamak insanı kurtarmaz ki;

- Ölüme inanmıyorum..!
- Nasıl inanmazsın yahu ölenleri görmüyor musun?
- Ben de öleyim ona göre inanayım,
- Ölümden sonrasına inanmıyorum.
- Peki, inanmam dersen sen bilirsin, öldüğünde inanırsın.

Ellerin tutmadığı, ayakların yürümediği zamanda çukura götürecekler ve kabrin kıble tarafına çevirip kapatırlar. Kürekler dolusu toprak serperler gözünü açtığında hiç bir şey göremezsin. Hristiyanlarda daha beter, onları tabutun içine koyduklarında ne yukarı, ne sağa, ne sola bakamaz, onlara hiç mesafe yoktur.

Sencileyin bir gün seni de kapatacaklar. Bırakacaklar..! Koca Kral Hüseyin’i kaldırdılar, iyice ittirdiler ki gözünü açtığında hemen karşısında mezarın yamacı vardı...

Hasılı kelam ellerin, ayakların tutmadığı zaman geldiğinde ne yapacaksın ağam paşam?

- Ölüme inanmam dersen ölümden ötesi ne?

Ölümden ötesini biz seni oraya bıraktığımızda görürsün. Hiç kavga etme! Onların çoğunu mezarlığa davul-zurnayla, dümbelekle getirirler ve sonra öyle bir kaçarlar ki;

- Var haşrol içinde.! Vazifemiz bitti, biz de sana boru çalmaktan yorulduk.

Seni toprağa verirler, üzerine toprağı çekerler. İmamın kimse ileri gelir. Sana bir fatiha halkın ihsanı demiş aşık...Ondan sonra tuh!... Kırbaçlanmış gibi kaçarlar. Orda yanacak olan senden başkası değildir. Kabir sualleri başlar;

- Gel bakalım ahbab ne yaptın ne eyledin dünyada?

Bunu peygamberler bildirmiştir. Her kabre inen kimseye orada bir kapı açılır, tabî bunu dünya ehli görürse olmaz. Kapı açıldığında bir kimse içeriye girer selâm verir. Mümin ve salih amel sahibi kişiyse, o kişinin yüzüne bakmaktan doyamaz, güzel kokusundan ve ondaki güzellikten mest olur.

- Ya mübârek bu kara toprağın içerisinden çıkan sende kimsin? Bu ne hoşluk, bu ne cemâl, kemâl yâ Rab?

O artık herşeyi unutmuş, dünyadaki çektiği eziyet ne varsa hepsi bitmiştir, onun kalbi ona o derecede akar ki;

- Ey Allah’ın sevgili, temiz, mûmin, saygılı kulu, beni tanımadın mı?
- Tanımak sözü neyi ifade edebilir, ben bütünümle seni tanımaya âşık oldum.
- Sen beni tanımadıysan kendimi tanıtayım. ben senin dünyadaki güzel amellerinim, temiz işlerin, hizmetlerin, hayırların, sâlih amellerin, ibâdetlerin, taatlerinim, Cenab-ı Hak beni bu sûrette yarattı seninle kıyâmet gününe kadar buradayım.

O insanın ferahı bütün dünyadaki felakete uğramış insanlara dağıtılsa ferahtan çılgın olurlar.

Bir kimseye de sol tarafta bir kapı açılır ki bir zifir, bir pis koku, diri insan o kokuyu alsa bağırsakları dışarı dökülür, öyle murdar ve kerih bir koku içeriyi dolduracaktır. Gürüldeme, guruldama acâyip korkunç seslerle yollar açılır. İçeriye o girmeden insanın aklı kaçar, o simsiyah karanlık gibi kapının içinden iki nokta gibi gözler...Hani bazı korkunç filmlerde gösterirler ya.. Vücudunun her bir tarafında pislik ve irinler akarak, tiksindirici kerih bir sûrette biri orada zuhur edip gelmeye başlar. Ne kadar pis manzara, acaba nereye kaçsam diye gözünü kapatsa da içeri girer;

- Beni tanımadın mı?
- Ben seni tanımaktan Allah’a sığınırım.
- Allah’a sığınmak şimdi mi aklına geldi?Dünyada seninle beraberdik, çok hoş gezerdik, beraber gece klüplerinde, pavyonlarda nataşalarla beraber, seninle değilmiydim bre edepsiz? Gel bakalım o pis amellerin sahibi nereye kaçabilirsin? O vakit benimle hoş beş idin, gece olsada içsem, yiyip içip bilmemne yapsam davasındaydın. Ben işte oyum, o pislik amelinim ve şimdi seninle beraberim. Dünyada nasıl kaçmadıysan şimdi bende kıyamete kadar senden ayrılmam, geeel...!

Dediğinde (Allah’a sığındık) kaçacak yer var mı? İster inan ister inanma! Biz söyleyeceğiz, yarın kabre indiğinde;

- Aman Şeyh efendi söylediydi ne iş ettik!

Ne iş ettiysen ettin. Dünyada temiz durup, insanlığını unutmazsan, sana kıyamete kadar yoldaş olacak arkadaşın güzel olur. Pis işlerin içerisine girersen senin yoldaşın pisliktir . Cenab-ı Allah o sûreti yaratır, kolları çok kuvvetlidir hiç ayrılmaz, kaçacak yer var mı?

Uzak mesafeden çok fenâ kokusu çıkan kabirler vardır. Bunu o toprağa hamdederler ama toprağın değildir aslında o pis kokudan gelir. Toprak kokusuyla karıştığında bizim ruhaniyetimiz onu alamadığından, uzaktan cismani koku verir. Bâzı defa kabristana giderim bilhassa yaz zamanında rüzgâr estiğinde. Öyle ağır bir koku gelir ki, insanın kabristandan kaçası gelir. İçindeki hâli hiç sorma! İnsan toprağın arasından çıkan kokuya dayanamazken toprağın içinde yatanın hali nasıl olur ki? Dünya münkirle dolmuş, hâlâ;

- İnanmayız !

Diyorlar. İnanmayanları kabristana götürecek değiller mi? götürmeyin beni, inanmazdım, gömmeyin beni atın dese, dışarı atsalar köpekler bir gecede hakkından gelir hemen. Sabaha kadar etlerini sıyırıp bitirirler, ertesi günü de kemiklerine başlarlar, köpeklerin dişleri sağlam ya hemen çatur çutur yerler biter gider.

- Eeee..! Ahbab inanır mıydın, inanmaz mıydın?

Hâsılı kelâm bu hayat çok kısa hayattır. Bu hayâtın şenliği zaten otuza, kırka belki kırkbeş yaşına kadardır. Seksen-doksan yaşına kadar yaşayan birinde artık hayatın tadı kalmaz. Hayatı, insanın fizîki varlığıyla ölçen adamlar kırklı yaşlarda tükendiğinde onlar için hayatın mânâsı kalmaz. Lâkin hayatını ruhanî varlığıyla mütâla eden kimse yüz yaşında da olsa onun hayatı hayattır. Onun hisleri eskimez, eksilmez, yıpranmaz, dâima yenidir. Ruhâni hayatına değer vermeyen insanın kırk ve ya elli yaşından sonraki hayatının bir değeri yoktur.

Çocuk gözünü açar, altı yaşından itibaren otuz yaşına kadar mektepte uğraşır;

- Biz diplomayı alalım derken gençlik çağımız bitmiş yâhu! En kıymetli çağım bu diplomayı almak için geçti, şimdi hangi kapıya gitsem; Sana iş yok, aylık yok, yerimiz yok diyorlar ne yapayım, bu yaştan sonra ırgatlık mı yapayım işportacılık mı, evlensem beni kim alır, ne iş yaparsın, evin araban bilmemnen varmı? diye sorarlar.

Zaten o vakite bilmemne de biter...Sıfırlandıktan sonra bir şeye yaramaz olur. Kırk yaşına yaklaştımı iş bitti, hayatta ümidini kesmiş olduğu halde yaşamı büsbütün çürümüş gitmiştir. Yirminci asrın gençlere hediyesi budur. Aldatılmış genç bir nesil. Baştakiler gençleri aldatıyor. İş güç yok, bu zamanın insanları kibir ve gururlarının kurbanı oluyorlar, zannediyorlarki o diplomayı aldıklarında bir şey olacaklar. Evet, diplomalı işe yaramazlar sınıfı.
Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 21 - ALLAH YOLUNDA TRENİ KAÇIRMA

Hiçbir şey seni Allah’ın yolundan alıkoymasın, Hiçbir şey Allah’tan daha kıymetli olamaz. Etrafımızda olan her şey fânidir. Mevlîdi şerîfi yazan Süleyman Çelebi Hz.(Allah derecatını âli eylesin), Cenâb-ı Hakk’ın azâmetini çok basit kelimelerle târif eder;



Ol dedi bir kerre var oldu cihan

Olma derse mahvolur ol dem heman



Ol dedi bir kerre; çok basit kısa bir sözle Cenabı-ı Hakk’ın azâmet ve kudretini avam tabakasına anlatıyor. Ol; kûn feyekûn, ol dedi hemen oldu. Kün Arapçada ol mânâsındadır. Kêf harfiyle nûn harfidir. Kêf ile nûnun kûn olması için; kaf nûna vurduğu vakitte kûn olur. Kaf nûn harfine yetiştimi emir meydana çıkar yani nûna yetişmeden o derecede süratle Cenâb-ı Hakk’ın istediği vâsıl olur.



Ol dedi bir kerre var oldu cihan; Burada cihan dendiği zaman halkın dilinde cihan âlemdir, kâinattır. Cihan avam tabakasına daha yakın bir sözdür. Kâinat dediği vakitte daha yüksek bir tabakaya hitap eder ama avamın gözünde cihan dedin mi her şeyi içine alan büyüklük mânâsındadır.



Olma derse mahvolur ol dem heman; Varlıktan kaybolur biter, senin arkasından koştuğun ne varsa, bütün cihan olsa değeri müsâvisi sıfırdır. Onlardaki varlık kün emrine bağlı yâni ol emrine bağlıdır. Olma emriyle kaybolur ve mahvolur biter.



Allahu Teala istese kâinatı bir an içerisinde yokluğa gönderir, yok eder. Kûn! emri verildiğinde, o emir katiyen geri çevrilmez ve karşı gelinmez. Bir an-ı vakitte bu kâinat gibi milyonlar ve milyarlarca âlemleri halkeder. Allahu Tealaya yorulmak yoktur. Yoruldu mu, O’nun üzerine yükü koyan başka kuvvet var ve o yükü kaldırmaya insanın zorlandığı gibi zorlanır demek olur: Ama Allah yorulsa, Allah olmaz (haşa)! yani Allah yorulmaz.



Allah sana yorulmayı ve zıddı olan rahatlığı verdi,

Hayatı verdi ve zıddı olan ölümü verdi,

Gündüzü verdi ve zıddı olan geceyi verdi,

Yazı verdi ve yine zıddı olan kışı verdi.



Cenab-ı Allah istediğini yaratır. Herşey O’nun Ol emriyle varlığa gelir. O’nun için zorluk yoktur, ağırlıkta değildir. Semâ-î dünya dediğimiz gökyüzü yıldızlarla ve kerkeşanlarla doludur. Hepsiyle bir bir alâkadar olan Cenab-ı Hak’tır.



Hiç şüphesizdir ki, hiç bir şey kendi haline bırakılmaz. Kendi haline bırakıldığında kaybolur ve varlıktan çıkar. Bu âlem kendi haline bırakılmadığı için ilâhi iradenin altında yürür. Allah dilediğini yapar, dilediğini yıkar. Diriltir ve öldürür. Dilediği gibi kış veya yaz yapar. Dilediği mahlûkatı kimseye sormadan tüketir ya da yaratır.



Allah, Allah’tır. Allah’ın şânı yücedir ve O’nun yüceliğine ölçü bulunmaz, azâmeti kibriyasına hudud yoktur. Eğer Allah c.c. azıcık yorulsaydı o azıcık yorulmalar O’nu ezecek (haşa!) mağlub edecekti. Azıcık:



- Meselâ ne kadar az?

Bizim hayal hududumuzu aşan bir okyanusun, uçsuz bucaksız sahilinin içinde toplu iğne kadar yorgunluk gelse, o birike birike hepsini sarar ve Onun Allah’lığı kalmaz (haşa)! O zaman acz iczar etmiş olur ki; Allah âciz olmaz! Ezelden ebede acz O’na hiç bir suretle ulaşmaz. Acz bizim mikyâmızdadır. Cenab-ı Allah yorulmaz.



Cenab-ı Hak Ramazan-ı Şerif için “sayılı günler” demekte: bu sayılı günler otuz gün değil, otuz milyar olsa veya hayalinin yetiştiği kadar sıfır ilâve etsen ve onu ikiyle çarpsan yinede bir gün bitecektir, çünkü sayılıdır. Mânâ okyanusunda bizim aklımız çok ufak kalır. Bu muazzam seneler ve zamanın içerisinde bir noktacık olsa, o noktacık bir gün gelecek, o hayalimizi zorlayan okyanusu bitirecektir.



- Bitmeyen nedir?

Sonsuzdur. Onun için dünya hayatı için koşturma, rızık çok koşturmayla artmaz. Allah bize neyi taksim ettiyse o gelecektir. Dünya meselesinde insan yorularak bir şey kazanmaz. En çok yorulan çobanlar, çiftçiler, ırgatlardır ve onların aldıklarına baktığımızda, şehirde masa başında oturan birinin kazancının yanında çok az kalır. Biri oturur, öbürü çalışır.Çalışmayla Allah c.c.ın tayin ettiği rızık artmıyor, para için çalışmak yorgunluktan başka bir şey kazandırmıyor.



Onun için insan ahiret meselesinde sonsuzu kazanmaya gayret etmelidir. Sonsuzu tutabilip yakalayabildiyse ebediyete dek gider. Sonsuzu yakalayamazsa, koştuğu derecede bir yere kadar varıp ordan sonra hafifleyip, zayıflayıp, yorulup ağır ağır kesilerek olduğu yerde kalacaktır. Ama bazıları da devam edecektir. Trenin içinde treni yakalayan oturur, yakalayamayan ne kadar yanından koştursa treni tutamaz. Trenin içine atlayan rahat olur.



-Tren nereye kadar gider?

O tarafın treninin durağı yoktur, daima yürür. Sağda solda görüntü için duraklar var ama trenin durması ve yolun bitmesi yok, daima sürer. Mühim olan ebediyet katarını yakalayabilmektir. Treni yakalayamayan olduğu yerde durur. Ebediyet katarını yakaladıktan sonra istersen hayvanlara mahsus olan üstü açık veya üstü kapalı hayvan kargosuna girsen de olur. O gün geldiğinde Sırat köprüsünden en son düşe kalka, gelen alevlerden yana tutuşa kömür köfte haline gelmiş vaziyette geçebilen kimsenin nefsi;



- Benden büyük talihli var mı? Yandık ama geçtik, aman ne saadet! Diyecektir.

Sırattan geçerken düşenlerden olmayalım. Ahiret yaklaşıyor, bunlar sayılı günlerdir. Ümmeti Muhammedînin ömründen dile kolay bin beşyüz sene geçmiştir. Ne Allah’ın kulları, ne sultanlar, ne krallar, ne imparatorlar, ne beyler, ne paşalar, ne zenginler, ne kibarlar, ne âlimler, ne peygamberler geçmiş ve hepside son kafilelerin geçmesini bekleşip diyorlar ki;



- Bakıyoruz ama son kafileler daha gelmedi...!



Artık kırmızı ışık yandımı geçiş yoktur, Bitti.

Bir gün yaklaşıyor ve dünya üzerindeki bütün bu rahatsızlıklar, insanları tedirgin eden haller, o sırattan düşe kalka geçen adamın haline benzer. Geçecek ve düşmeden geçerse elbetteki Cenab-ı Allah’ın ilâhi lütfuna mazhar olmuş demektir, Ondan ötesi selamettir. İşin esas noktası ebediyyet katarını yakalayabilmek için gayret etmektir.



Dünyada binalar, çift çubuklar, bağlar, bahçeler, hanlar, hamamlar, arabalar veya bankalar bizi beslemez. Treni yakalayan kurtardı, kaçıran kimsenin çekeceği vardır. Sende bir parça hızlan ve gayret et. Geçen gün biri vefat etmişti, bütün millet bağıra çağıra ağladı, bunun üzerine biz de dedik ki;



- Ey filân kimse yakalayabildin mi?

Yakalayabildiysen işin iş, Bunların ağlamasına bakma, istedikleri kadar ağlasalarda faydası yok. Üzüldükleri senin aralarından ayrılmaklığındır.

Bağırıp çağıran insanların aklına “Cenaze sahibi ebediyet katarını yakalayabildimi, yakalayamadımı” diye bir şey gelmiyor. Onu soran yok çünkü mühimi bilmiyorlar. Olup bitenleri onun ruhu görür.



- Ey mümini, o tepinmelere bağırıp ağlamalara aldırma. Sen yakayı kurtardın ya, şimdi ne mutlu canına! Mutluluklar dileriz, Allah’ın Rahmetleri ve inayetleri üzerine olsun. Diye melekler müjdeler ve tebrik eder.



Allah treni kaçıranlardan etmesin. Rızâlık trenine binebilmek ve Allah’ı hoşnut ederek dünyadan çıkabilmek en büyük mutluluk nişanıdır. Müjdelenenlerden olalım. (Amin)




Not. Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 20 HAYIR VE ŞER

Şeyh Abdullah Dağistâni Hz.leri öyle söyledi;
“El hayır, fil el hayrukî mavaka”: Hayr olan şeyde, hayır
vardır.
Bu bir tâlimdir ki insan bir şeyi şerre yormasın, hayra yorsun hayırdır inşallah desin çünkü;


Hak şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayr eyler,

ârifâne seyreyler,
Mevlâ görelim neyler,

neylerse güzel eyler.

Bu bir sohbettir ve sohbet insanları uyandırmak içindir. Dünyada her şey olur olmayan şey yok. Bizim aklımızdan geçende oluyor, geçmeyen de oluyor.
Dünyada hayır var, şer de var. Hayır ve şer pazarlanmaktadır. İsteyen hayır satın alır isteyen şer satın alır. Hayır alınız diye teşvik vardır. Şerre yaklaşmayınız diye onda da tahzir yâni sakındırmak vardır. Tabî şerri pazarlayan şeytandır hayırı pazarlayan Peygamberlerdir.

- Şer nedir?
Şer: İnsanların gerek cismâni hayatına gerek rûhani hayatına zarar veren iş ve harekettir
, niyet ve tavırlardır. Şer; zarar verir, onun için yasaklanmıştır.
İslâm dîni glôbal, bütün dünyaya hükmeden bir dindir. Aynı zamanda bütün asırlara hükmeden bir dindir. Fazlalık kabul etmez çünkü gereği yoktur. Noksanlık kabul etmez çünkü noksâniyet bir şeyi ayıplı gösterir. Onun için İslâm da ne fazlalığa, ne eksikliğe yer yoktur. İslâm tam ve mükemmeldir ve insanlara şerri de bildirmiştir yani insanların fizîki bünyelerine ve ruhaniyetlerine zarar yapacak olan sekiz yüze varan yasak bildirilmiştir. Hangisi sana rast gelirse yapma! Diye hitap var.


- Hayır nedir? Dünyada pazarlanan hayır nedir?

Hayır: İnsanlara gerek dünya hayatlarında, gerek âhiret hayatlarında fayda getiren iş ve hareketlerdir. Bunlar hayır endeksinde endekslenmişlerdir. Demek ki insanların bütün hareketleri bu iki lêvhanın altında durur.

Hayır ve şer; İnsanın bir kendi irâdesini kullanarak düştüğü bir hâl olur.
Birde kendi irâdesinin dışında insana bir şey gelir. O da imtihandır ve iptilâdır. Cenâb-ı Hak kullarını hayır ve şer ile imtihan eder. Mümin kendi irâdesini dâima Allah’ın irâdesine bağlar ve Allah’ın irâdesine kendisini tâbi kılıp ilâhi irâdenin tecellisi neyse ona teslim olur. Teslimiyette selâmet vardır ve sıkıntıların içerisinden genişlik gelir.

Diyelim ki insanın başına kendi irâdesini kullanmadan bir hâl geldi şer sûretinde göründü. Kendi irâdesini araya sokmadan onu kabûl eden kimse, o imtihandan selâmetle çıkar. Şer sûretinde görünen, onun hayrına döner.

İnsanların şehvet veya gazap yoluyla işledikleri şerler, şer levhasının altındadır. Cenâb-ı Hak bunlara karşı bazı kullarına dünyada bir cêza verir ve o cêzanın zahmetinden dolayı, o kulun müstahak olduğu âhiret azabını kaldırır ve onu temize çıkarır.
Bir de Cenab-ı Allah gene imtihan olarak, kulun irâdesinin dışında üzerine bir şey gönderir. Cenâb-ı Allah çok Enbiyâya belâ gönderip, müptelâ kılmıştır. Sıkıntıya düşmüşlerdir. Lâkin hiçbir Peygamber eziyet çekti diye, Peygamberliğini bırakıp kaçmamıştır. Sâbit kadim olmuştur. Bir zamana dek Cenâb-ı Allah onları imtihan ettikten sonra o sıkıntıyı üstlerinden kaldırmıştır:

*Yusuf Peygamberi zindanda durdurmuştur. Yusuf Peygamber zindan adamı değil, lâkin zindanda kalmış, kendisi mâsum Peygamber olduğu hâlde onu Cenâb-ı Allah zindanda imtihan etmiş ve o da zindanda bulundu diye şikâyet etmemiş.

*Yâkup a.s. evlâdıyla bir imtihana tâbi tutulmuş ve şikâyet etmemiş.

*Îbrahim Halîlullah oğlunu kurban etmekle imtihan edilmiş, iptilâya uğratılmış ama şikâyet etmemiş.

*Eyüp a.s. çeşit türlü hastalıklarla imtihan etmiş, sonra sıhhat ve âfiyetini fazlasıyla iâde buyurmuş.

*Süleyman Peygambere mülk vermiş, onu da imtihan etmiş ve onu şâkirinden yazmış.

*Mûsa Peygamberi çeşit türlü sıkıntıyla imtihan etmiş ve Mûsa Peygamber şikâyet etmemiş. Denizi aşırtmış, düşmanlarını gark eylemiş.

Zâhirde bu sûretle şer gibi görünen bir işle Enbiyâyı da imtihan etmiş, sonra üzerlerinden o imtihanı almış. Onlara;

Sâbır; Sabredicilerden olmak rütbesini giydirmiştir.

Her insan kendi hâl ve şânına göre imtihan olmaktadır. İmtihandan geçebilen iki kat veya hesapsız ecir alır. Sabretmeyen kimseleri de Cenâb-ı Allah boş bırakmaz. Onlara gene mükâfat verir. Lâkin onlar mükâfatın kemâline ulaşamaz. Bir parçasına ulaşır ama kûlli olan mükâfatın tamamına ve cümlesine ulaşamaz. Tamamını alsaydı rütbesi tamamlanacaktı.

Tarîkatlarda bir kâide vardır. Büyük Şeyh efendi Hz.leri onu bildirdi;
Hayır êl hayrukî mavaka: Hayr, hayır olan şeydedir, ne olduysa olanda hayır görünür. Olan şeyi birden bire şer gibi görme. Araplar; Asa hayır ; Belki hayırdır der. Kul o görünüşü kötü olan şey hakkında hayırdır inşallah dedi mi Cenâb-ı Hak;

- O şer için kulum hayırdır dedi. O şerri hayıra döndürün. Kulum beni şikâyet etmedi. Bana karşı edebini gözetti. Ben ona bir sıkıntı verdim ama, o bu sıkıntıyı bile kabul etti, hayırdır inşallah dedi. Kulum hayır gördü, hayır görsün. Der.

Çoğa varmaz onun üzerinde alır hayır verir. Cenab-ı Allah kulunun şikâyetini istemez, kulundan herhalde şükür ister. Cenâb-ı Hak şükrü sever.


Ş.Nazım Kıbrısi sohbetlerinden.

3 Aralık 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 19 - ZAMAN KURGUSU

On bin seneler geçmiş, yüz bin seneler geçmiş milyon seneler geçmiş.
- Bugün kaçıncı gündür? Var mı bir tarih?
- Bu gün kaçıncı gün olarak kapandı?
- Computerler yazıyor mu?
- Biz uykuda mıyız?
Aksini iddia edemeyiz. Yâni uyanıksınız da diyemeyiz. Biz uykudayız diye iddia etseler biz de evet uykudasınız diyeceğiz. Bu bir sualdir. Kaç bin suallerin içerisinde bir sualdir.
- Bu gün kaçıncı gündür?
- Tâ başından olan meseleyi bırakalım. Efendimiz s.a.v.den bu yana kaç gün geçmiştir?
- Kaç günler geçti, kaç haftalar, kaç yıllar veya kaç asır
geçti?
Belki ağır ağır onu toplarsın ama bize gerekli olan mesele bugün de kapandı. Yarın yeniden güneş doğar. Akşam üstü batar. Gece karanlığı çöker ve şafak sökünceye kadar karanlık devam eder sonra tekrar güneş doğar. Güneş yürür ve yeryüzü döner. Yine akşam olacak. Yine sabah olacak ve yine akşam olacak. Açıla kapana kâh gündüz kâh gece olacak. İş devam ediyor ve biz bir sona doğru gidiyoruz.
Herkesin son günü gelecektir. Genç adam belki daha benim son günüme yıllar vardır diye söylese de, her gencin dünyadan gitmesi için yaşlı oluncaya kadar beklemesi diye bir kânun yok. Yâni her genç ihtiyarlayacak diye bir kanun yoktur. Bilâkis ihtiyarlayanlar az olur. Çünkü ihtiyarlayıncaya kadar genç olanlar gidiyor.


- Peki bu kadar insan doğuyor, bu kadar gençlere ne oluyor ?


İhtiyarları parmaklarınla bir iki üç beş diye sayarsın. Gençler ise yüz binlerle Mâşallah. Lâkin ihtiyarlar az. Demek ki ihtiyarlamadan evvel ölen çoktur. Öyle ya hepsi ihtiyarlayacak olsaydı, dünya ihtiyarlarla dolu olurdu. Bizim mecliste bile bir ben varım. Bir o yanda oturan dede var, birde bu yanda. Üç kişi. Hepiniz gençsiniz.

- Bizim çağdaşlarımız nerede?
- Bizimle beraber yetişen nesil ne oldu?
Âhirete gittiler. Demek ki gençlerden ölen daha çoktur. Yaşlanan kimseler daha az, çok azdır.
Bu dünya bir değirmendir bir gün bizi de eder un. Demiş Türk aşığı.
Bırak dünyanın başından ortasından, kendin bugün kaçıncı günündür bilmezsin. İnsan bizzat kendi hayatının kaçıncı günü olduğunu, kaçıncı günün kapandığını bilemez.
- Geçen günlerinden haberin yok. İçinde yaşadın. Peki kalan günlerinden haberin var mı? kaç gün daha güneş üzerine doğacak ve batacak haberin var mı?
Hadi geçmişi bırakalım geleceğe bakalım;
- Benim daha üzerime bu kadar bin güneş doğacak, bu kadar bin gecenin karanlığı beni örtecek diyecek adamınız var mı? Söyleyebilecek biri varmı?
- Niye hindi gibi kabarıyor?
- Neyi biliyor bu insanoğlu?
Yeni teknik deniyor. Onu bırak ta eskisini de kullan bakalım da, geçmişten haber ver. Yeni teknik kuvvetliyse, gelecekten haber versin.
Ne geçmişten haberi var ne gelecekten. Birde horoz gibi kabarır, hindi gibi kabarır ooo teknoloji, bilim! Diyor. Otur da söyle bakalım “Neyi biliyorsun?”
Ne sorsanız her şeyi bilirim diyen bir âlim varmış. Biri demiş ki;
- Ey her şeyi bilirim diye iddia eden kimse, karıncanın beli niçin incedir?
- Onu bilmiyorum.
- Peki karıncanın bağırsakları başının tarafında mı, kıçının tarafında mıdır?
- Kitaplarda öyle bir şey yok.
- O zaman niye her şeyi biliyorum diyorsun?
Bir şey bilmiyoruz ne geçmişimizden haberimiz var doğru dürüst ne geleceğimizden . Çünkü geçmişte hazır değiliz ki, katî bir ilim söyleyelim. Daha yarına çıkmadık ki gelecekte olacak vukuattan haberimiz olsun. Onun için geçmişten haberimiz yok, geleceğimizden hiç yoktur.
Zaman akıp gidiyor. Sende içerisinde akıp gidiyorsun. Zamanın dışına çıkamazsın. O kadar teknik var, teknoloji var şimdi ilim fen zamanı deniyor;
- Peki zamanın dışına çıkabiliyor musun?
Zamanın içinde akıp gidiyorsun, çıksana dışarıya akma, otur ben akmam ben burada oturacağım de. Hiç duyuldu mu suyun içindeki balıklar sudan çıksın da otursun ve desin ki;
- Biz suya girmeyeceğiz, suyun dışında duracağız.
Suyun dışına çıktı mı ölecektir. Bir kimsede zamanın dışına çıktımı
öldü bitti. İnsan öldümü onun üstünde zaman artık yürümez. Bitti. Onun zamanla işi gücü kalmadı. Mevtalar, ölüler zamanın dışına çıktı. Diyelim fakirin biri yetmiş yaşında öldü, sonra zamanın dışına çıktı. Yetmişten sonra yetmiş bir, yetmiş iki diye sayılmaz. Öldükten sonra o adamın yaşını;
- Şimdi yetmiş beş yaşında, yüz elli yaşında oldu. diye saymazlar. Taşın üzerinde yazar; elli yaşında, elli beş, yaşında, kırk yaşında, otuz yaşında, yüz yaşında, sonra yüz bir olmaz. Zamanın dışına çıktın, öldün. Ölmeyince zamanın dışına çıkamıyorsun. Varlıktan çıktı. Balık sudan çıktı öldü. İnsan zamanın dışına çıktımı öldü demektir. Yani kabre gömülen insan küçükse, artık büyümez. Neyse odur bitmiştir. Bitmiş, sıfırlanıp toprak olmuştur, zamanla ilişiği kalmaz.
- Bu meseleyi niçin söylüyoruz?
Zaman seni dışarı atmadan, bir şey toplayabilmen için. Zamanın dışına çıktığında senden sorulacak olan cevâhirler vardır. Zamanın içindeyken cevâhirleri toplamaya bak. Zamanın içinde fışkı toplama. lağım temizleyici olma.. Sen zamanın içerisinde lağım boşaltıcısı olma, zamanın içerisine girmişken, zamanın içerisinde olan
cevâhirleri, mücêvheratı topla.
Nasihat bu, sözün hülâsası budur. Çünkü bir gün ansızdan
seni zamanın dışına çekecekler. Bu düşünülecek bir meseledir hepimizin hakkındadır. İster bey ol, ister paşa ol, ister vezir, ister pâdişah ol, en güzel, en kuvvetli ol bir gün seni kanca takıp zamanın akışının içerisinden kızağı dışarı çekiverecek gel bakalım işin bitti senin!
İşte bizim hâlimiz ve şânımız bundan ibârettir. Delikanlılar için, Allah gecinden versin diyoruz ama uzun ömürlü olmak mühim değildir. Mühim olan zamanın içerisinde akarken cevâhir toplayabilmektir, zamandan seni yukarıya çektiklerinde yanında topladığın mücêvherler olsun ve işine yarasın. Çıktığın anda sağın solun cevahirle dolu olsun.
Allah c.c. âhiret güzelliği versin, son gürlüğü versin, son gündeki
Allah’ın hoşnutluğu bize nasip olsun, son anımızda Cenâb-ı Hakk’ı
zikrederek, o cevâhirleri toplarken dünyadan çıkmak bize de nasip
eylesin.
Zamana ve mekâna hükmeden tek Sultan. Ezeli ebedi Sultandır.

Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 18 - NİYET HAYIR, AKIBET HAYIR



Okumak çok kişinin istediği halde zaman ve fırsat bulamadığı eylemlerden biridir. Üstelik gerçek doğru ve yararlı bilgilerin temini oldukça zordur. Ben, Allaha Hamdolsun okumaya fırsat bulan, seven şanslı biriyim. İstedim ki okuduğum eserlerden doğru olduğu, gerçek olduğu kanıtlanmış bilgileri buraya aktarırsam, zamanı ve imkanı olmayan insanlara minikte olsa bir hizmet etmiş olurum diye düşündüm.

Şu an Şeyh Nazım Kıbrisi Hz. erinin sohbetlerini inceliyorum. Mutlaka okumanızı düşündüklerimi, buraya yazmaya çalışıyorum. Allah hepimizi o büyüklerimizin feyizlerinden yararlanabilenlerden eyler inşallah.

Cenâb-ı Hak müfsit olanları sevmez. Bu bir sohbettir. Dinleyen kazanır, dinlemeyen zarar eder. Allah bize nasihati tutmayı müyesser kılsın. Nasihat nefsin hoşuna gitmez.

- Nefis neden nasihatten hoşlanmaz?
Hiç bir insan ben yanlış yoldayım, yanlış yaparım diye kabul etmez. Kabul etse düzelir. Eline nerden düştüyse bir sarı maden geçmiş, kendini avutur;

- Bak, altın sahibiyim.
- Ver bakalım bir bakalım. Bunun altın olup olmadığını mihenge vuralım.
- Yok. Ben bunun altın olduğunu biliyorum. Niye sana vereceğim?

Onun mânâsı; Her insan, yaptığının doğru olduğunu kabul eder. Yanlış olsa da, doğru olmasa da, doğru diye iddia eder. İnsanın en zor tarafı nefsidir. Nefsine söz geçirebilen, başkalarına da söz geçirebilir. Nefsine söz geçiremeyen, başkalarına zor söz geçirir. Onun için herkes ben doğruyum der ve nasihati kabul etmez. Öyle olunca müslih olanla müfsit olan karma karış oluyor. Islah edenle fesat çıkaran karışıyor. Cenâb-ı Hak’kın bildirdiği üzere;

- Kalpleri hasta olan kimseler doğruyu eğri, eğriyi de doğru görür. Helâli haram, haramı da helâl görür, iyiyi kötü,
kötüyü de iyi görür.

- Kalbinde hastalık olanın iddiası nedir?
- Biz ıslah ederiz, bizden evvelkilerin bozduğunu biz düzelteceğiz.
Bu iddiayla geliyor.

- Islah edenle bozanın farkı ne olacaktır?
Bozduğu hâlde iddiası;
- Hayır biz bozmuyoruz, düzeltiyoruz.
Cenâb-ı Hak işâret bildiriyor ve buyuruyor ki;

- Fesat çıkaran, fesadı körükleyen ve işleri bozan, cemiyet nîzamını bozan, milleti bozan ve o yolda uğraşan kimselerin işini yürütmem.

Bu işarettir. Hiç şaşmaz. Başından beri bu memleketin işlerine bakıyorum, onların iddiaları başka türlü, yaptıkları başka türlü, ıslah etmek için kanunlar koyuyorlar, uğraşıyorlar, lakin baktığımızda dediklerinin aksi meydana geliyor. Hiçbir işleri bir netice vermedi. Hangi işe el attılarsa bozdular. Demek ki Cenab-ı Hak bunların işini yürütmedi. Çünkü Cenâb- Hak fesat çıkaranların işini istemez. Fesatçıları sevmez. Hak yolunu bırakıp şeytan yolunu doğru yol diyerek takdim edenlerin işlerini başlarına getirir ve rezil eder .

Orhan Gâzi ıslah eden Paşaya demiş ki;
- Oğlum; Askerime temiz para ver. Helâlinden ver ki haram ordusu olmasın. Peygamberin askeri olsun. Temiz paradan yani Harâme-i Şerifteki gânimet paramdan şanlı Mekke, şanlı Medîne de temiz kanımın parası, cihaddan aldığımdan temizini gönder temiz cihada yarasın, harâmiler sürüsü olmasın.
Bir aşîretten bir Devlet meydana geldi. Bir avuç insandan üç kıtayı tutan imparatorluk meydana geldi. Allah büyüttü. Çünkü niyet Allah rızâsı içindi;

- Küfrü yıkacağım zulmü ortadan kaldıracağım. Tevhidi dünyanın gidebildiği yere kadar götüreceğim. Cenab-ı Allah’ı tekbir ettireceğim.

İş yürüdü mü bil ki Cenâb-ı Hak râzıdır. Senin niyetin temizdir ve işin yürür. Niyetin temiz değilse belki beni aldatırsın ama Allah aldanmaz. Sana yol vermez geçemezsin. Bakarsın bitmişsin . Onun için;
- Niyet ettim Yâ Rabbi kendi nefsimi ıslah etmeye ve yetiştiğim yerde fesadı önlemeye. Yetiştiğim derecede bozuk işi önlemeye. Zûlmü kaldırmaya küfrü durdurmaya. Diye sabah kalkarsan ne kadar âlâ. Sana ne kadar yollar varsa açılır.

- İşimiz yürümüyor işler bozuk!
- Yok işler çok açık. Niyetin nedir? İşler kör nefsin içinse, tabî bozuk gider. Hiç bir kuvvet bu niyet üzerine hareket edeni önleyemez. Yıldırımın önünde durulmaz.

- Yâ Rabbi, senin kelimeni yükseltmek, küfrü yıkmak, zûlmü batırmak, mazlumları kurtarmak, dîni İslâm’a hizmet için yaşıyorum, kalktım kılıç çekiyorum senin veli kullarına, mümin kullarına verdiğin mânevi kılıcı ver bana. Diye niyet ettikten sonra işlerin hâlâ ters gidiyorsa o vakit ters sensin.

- Yâ Rabbi bizi ıslah edilir sınıfından yaz. İsmimizi ifsat edenlerden, Allah yolunu bozanlardan yazma. Diye sabah sabah söyle. Osmanlı, Dünyaya karşı koyan, İslâm’ı yükselten İslâm ile yükselen bir İmparatorluktur. İslâm yüksektir. Her kim İslâm’a tutunursa yükselir. Görelim seni ey Müslüman, sabah sabah küfrü yıkmak için niyet yap. Top tüfek istemezsin, senin niyetin yüz bin atom hidrojen bombasından daha kuvvetli gelir. Sabaha kadar yüz nişanlı ejderhanın işini bitirirsiniz. Müminin işi kesat olmaz.

Bir müminin dükkânından kimse alışveriş etmezse Cenâb-ı Allah ricâtül gaybden insan gönderir. O kimsenin işyerinde alışveriş yapar. Kapıdan girdiğini alışveriş ettiğini görürsün, kapıdan çıktığını da görürsün, ondan ötesini göremezsin. Allah bu! İlle görünenlerden olacak değil. Görünmeyenlerden de yollar. Bir müşteri beş dakika zarfında, bir sene içerisinde lüzum edeni sana bırakır ve çıkar. Rahat yol ile bütün gün orada otur zikir ve tespih çek. Bir sürü Gayb Erenler vardır. Allah’a kalbini sağlam bağla.
Tabî biz Allah’ı tanımıyoruz. Allah’ın ismini tanırız da ondan ötede bir şey tanıdığımız yok. Peygamberleri tanı onlara bağlan. Peygamberler de sana uzaksa, Peygamber vârisinin elini tut. Hak Erenlerden bir kimse bul. Ara! Arayacaksın ki o seni terbiye eder. ihtiyacın olursa sen seslenirsin;

- Ya Rabbi!..! Dediğinde Allah işitir. Ama sen Allah’ı tanımadın.
Tanımadığın vakitte hicap vardır. Peygamber a.s. ile de aranda hicap vardır. Allah’ın ve Resulünün yanında bir kul bulduğunda ona seslendiğinde zâten Allah ile beraberdir. Allah ile beraber olan insanı bul sana yeter. ( "Ona götürecek vesileyi arayınız." (5/35))
Onu bulamayınca Niyagara Şelâlesinden su içmeye benzer. Sen o suya yaklaşamazsın su seni götürür. Niyagaranın suyunu sana muslukla yetiştirecek bir kimseyi bulduğun zaman ona seslen.

Kuran-ı Kerîm bildiriyor;
- İstediğiniz bir şey varsa onlardan sorun ve isteyin. Zikir ehlinden, zâkirden sorunuz.
Zâkir, ehli zikir ; Allah ile beraber olan kimse, Allah’tan gâfil olmayan kimselerdir.
- Nerede bulalım?
Aradın da bulmadın mı? Aramadın ki! Arayıp ta bulmayan yoktur. Allah’ı arayanların, nasıl bulduklarına dâir hikâyelerle dolu kitapları kütüphanelerde vardır.

Meşakkatle bulun. Diyor. Kâbe’ye gidecek kimse yolun meşakkatini göze alacak ki Kâbe’yi bulsun. Kâbe Mekke’de duruyor, kapıları açıktır. Kabe’nin kapılarının kapanması yasaktır. Onun gibi sen bir Veliyullah bulmalısın. Her zaman ve ne zaman çağırsan onlar lebbeyk der. Çağırsan onlar cevap vermeye emir altındadır. Elli dört farzdan birisi;

- Sizden yardım isteyene yardım edin. Dir.
Evliyâ elinde kuvvet var kuvvetsiz evliyâ olur mu? Evliyâ ölü olmaz. Diriden Evliyâ olur. Evliyâ ölmez yerde çürümez. Bulacaksın ey Abdal. Ey Mestan! Aramazsan bulamazsın. Allah ahbabında bulanlardan bizi eylesin. Allahın ahbaplarından birisine kapılandın mı, seni tanıdılar mı senin işin iştir. Korkma!

HİKÂYE
Ahmedûl Bedevî Hz.lerine bulunduğu cemaatle Cuma kılmaya çıkmadığından, İlmiyle mağrur olan bir âlim;

- Gene cumaya gitmiyor musun? Demiş.
Bu küstah soru üzerine Ahmedûl Bedevî Hz.leri cübbesinin eteğine hûû demiş ve ona çarpmış. Çarptığı gibi çok uzak bir mesafede onu atmış. Adam kendini sahrada
bulmuş. Şaşkın kalmış. Bir müddet geçtikten sonra dört nala bir atlı görmüş. Yaklaştığı zaman ona koşturmuş;

- Aman burası neresi? Sen neredensin?
- Ben filân memlekettenim. Geldiğin yere ancak altı ayda gidemezsin. Şimdi buraya cuma namazı kıldırmaya bir zat gelecek, O yaklaşınca elini öp. Ondan başkası seni memlekete döndüremez. Sonra papatya gibi beyaz sarıklı ve beyazlar giyen zatlar derya misâli dolmuş. Ezan okunup hazır olunduğunda yeşil bir bulut gelip yaklaşmış. İçerisinde bir zat görünmüş. Herkes ayağa kalkıp onu selamlayınca. O da hemen arkasında durmuş ve bakmış ki bir de kimi görsün, Ahmedûl Bedevi Hz.leri;

- Dikkat et bir daha dilini tutmadan durursan o yeri göremezsin!
Hûû demiş atmış ve adam yolun ortasında makara gibi yuvarlanmış. Onu bu hâlde görenler;

- Nerdeydin Cuma namazında uyudun mu?
- Aman yâhu hiç sorma! Rüyâ mı gördüm acaba? Êlhamdülîllah geçti!
Onun gibi kuvvet sahipleri isterse yakınlaştırır isterse atar. Onlarla beraber ol itiraz etme. İşlerine karışma teslim ol. İşin iyidir. Teslim olmazsan işin berbat olur.


Not.; Şeyh. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 17 - RUHLARIN TEDAVİSİ



Tarîkatunassôhbê ve hayru fîccemiyye.
Şâhı Nakşibendi Hz.lerinin sözü. Bizim yolumuz sohbet yoludur. İnsanların, İnsan-ı kâmil makâmına yetişmesi hiç şüphesiz alacakları terbiyeye bağlıdır. Okumakla insan insan-ı kâmil olamaz. Çok okumuş insan olur ama ahlâkı iyi değil, tatsızdır. İnsan kendi nefsini terbiye etmeden kâmil insan olamaz.
Bir hekim hasta olmuştu ve doktor çağırttı;
- Yâhu sen hekimsin kendi hastalığını teşhis edemiyor musun? Niye hekim çağırıyorsun. Karşına gelen hastaya sorarsın ve hastalığına göre ilâç yazarsın. Şimdi sen bizzat hastasın, nerenin hasta olduğunu da biliyorsun. Niçin hekim çağırıyorsun?
Hekim olan adam bile kendini tedâvi edemez, hekim çağırır. Bu fizîki bünyeye âit olan bir hastalıktır. Lâkin insanların hepsinde nefsâni hastalık vardır.
Nefsâni hastalık fizîki bünyeye âit değil, insanın rûhani bünyesine âittir. Ondan tedâvi olabilmesi ancak rûhani hekim sayesinde olabilir. Hekime gitmeyen adam o hastalıktan kurtulamaz.
İnsana çeşit türlü hâl olur.
Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri büyük bir Evliyâdır. İnsanların iç sıkıntılarını ve içte olan dertlerini tedâvi edebilen bir ilim sahibi ve kuvvet sahibidir. Bu ancak sohbette oturaraktan kötü hastalıklarından, daha açıkça kötü alışkanlıklarından temiz olur. Kötü alışkanlık; İnsanın nefsine emrettiği kötü işlerdir. Onlardan ancak nasihat yoluyla, nasihati dinleye dinleye kurtuluşa yol bulunur. Bizim burada yapmış olduğumuz hizmet işte budur. Uğraşıyoruz.
- Niye uğraşıyoruz?
Kötü tabiatı bıraktırmak için . Kötü tabiatları bırakmak kolay değildir. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de öyledir derler doğrudur.

Dağda büyüyen yabâni bir ağacı olduğu gibi bıraksan gene yabânidir. Bizim memlekette dağlarda, ovalarda, tarlalarda Cenab-ı Hakk’ın hikmetiyle biten alıç ağacı, harlım ağacı veya zeytin ağacı vardır. Onu çıktığı gibi bırakırsan, yüz sene sonra gene aynıdır. Yabâni harlık deriz. Yabâni zeytin deriz ama bunların hepsi aşı kabûl eder. Yabâni kök üzerine aşı vurulur. Ağacın karnına aşı vurulur. Acı zeytinken tatlı zeytin olur. Yabâni ağacın meyvesi zayıfçık olur. Aşı vurduğunda onun meyvesi hem büyür hem kabalaşır. Kırdığın zaman içinden bal akar.
Evet insan terbiye kabul eder yâni aşı kabul eder. Aşı kabul etmeyecek olsa Peygamber Efendimiz;
Hâsilû ahlâkahûmi; Ahlâklarınızı güzelleştiriniz, güzel ahlak sahibi olunuz. Diye bize vasiyet etmiştir. İnsan, kötü tabiatın üzerine iyi tabiat aşısı vurduğunda iyi çıkar. Kökün zararı yoktur. Kökü yabânidir ama dalları aşılıdır. Turunç ağacına aşı vurursun portakal olur. Aşı vurursun greyfurt olur, aşı vurursun Yusuf olur, aşı vurursun ekşi olur ama kökü turunçtur. Demek insan temiz ve yüksek ahlâka aşılanabilir.
İnsan terbiye almayacak olsa hiçbir mektep açılmaz. Talêbe oraya gönderilmez. Demek ki mekteplerde hem ilim öğretilir, hem güzel ahlâk ve güzel tabiat öğretilir.

Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri;
“Dinleye dinleye insan aşılanır, dinleye dinleye kötü tabiatlarını bırakır iyi tabiat sahibi olur” Diyor. Değilse yabâni gelir yabâni gider.
Peygamberlerin gelmesi bu hikmet içindir. Hitâp gönderiyor ve Peygamberde gönderiyor. İnsanların kötü tabiatlarını değiştiriyor. Onun için din lâzımdır. Dîne îmana inanmayan kimse yabâni kalır ve öyle gider. Hanzal dedikleri bir acı kavun vardır. Fazla yenirse belki öldürür. O kadar acıdır. Aşı kavuna hayat verir, acı kavun adamı gebertir.
Ona göre insanlar Peygamberlere muhtaçtır. Peygamberlerin söyleyeceği sözler onlara ilâçtır. Kullanırsan kendi şansınadır. Kullanmadığında eğik gelir, koruk gider. Acı kavun gelir, acı kavun gibi zehir gibi, zehiri artar ve gider. Dünyada bu kadar insan, tabî isimleriyle Müslüman olan çok, isimleriyle Hıristiyan olan çok, isimleriyle Yahudi olan çok. Din kabul etmeyen insanda çoktur. Her kim tedâvisi için ilâç alırsa iyi olur, ilâç almazsa ölecektir.
Şimdi ilâçlarda iki türlüdür. Bazı hekim derki;
- İlacı al bana getir göreyim.
Bunu niçin der?
Bazı açıkgöz eczaneler ilâç satar. Hekim onu gördüğünde der ki;
- Bu yaramaz.
- Niçin?
- Bunun tarihi geçti, bu ilâcın filân tarihe kadar bunun zamanı vardı, kuvveti kalmadı.
Dinler; Yeryüzünde Hıristiyanlık var, Yahudilik var, bunlar semavi inen dinlerdir. Öbür uydurma(Budizm gibi) yeryüzü dinlerini söylemeyelim, onlara bakma onlar boş.
İlahi inen dinler, Hıristiyanlık ve ondan önce Mûsa Peygamberin şeriatı olan Mûsevilik Yahudilerindir. Lâkin ikisinin de tarihi geçmiştir; Efendimiz s.a.v., dünyaya teşrif etti Hıristiyanlık dîninin vakti geçti yâni onların ilâcını ne kadar içsen tarihi geçtiğinden işe yaramaz. Onun için bugünkü günde yaşayan din Müslümanlıktır.
Müslümanlık insanları tedâvi eder. Müslümanlık insanların dertlerine derman, hastalarına ilâç olur. Müslümanlık ne derdi, ne müşkülleri ne çıkmazları varsa hepsini selâmete çıkarır, halleder. Hükümet işi olsun, Devlet işi olsun, insanların dünya işi olsun, hepsini İslâm dîni çözer. Sen bakmazsın, bakmazsan bekle. Şimdi herkes bakıyor. Günde kaç kişi bana gelip;
- Dardayız, batıyoruz, içinden çıkamıyoruz,
Daha dur bakalım. Bu başlangıcıdır, cümbüş bundan sonradır. Seni alacaklılar don gömlek bırakacak, üstünden sakkoyu alacak, boynunda hıltarını da alacak. Bacağından pantolu da alacak. Belki ayaklarından çorapları da alacak. Daha bu başlangıcıdır. İktisadi çökme, ekonominin çökmesi işin daha başlangıcıdır. Bu insanlar öyle bir kötek yiyecek ki eşek sudan gelinceye kadar. Sen misin Allahın yolunu bırakan? Başka yol arayan?
Ne hükümetler ayakta duracak, ne Devletler, ne Alman, ne Fransız, ne Amerikan, ne Çin hepsi baş aşağıya. Roketi yukarıya atarlarken bazı roketler geri dönmüş, içindekileriyle beraber aşağı düşmüş.
Bu insancıklar, Islâma inanmayanlar, çok böbürlenenler, biz gökyüzüne roket atıyoruz sizin Dininizi dinlemeyiz diyenler; Roket başlarına düştüğü zaman görecekler. Öyle bir tokat öyle bir şamar geliyor ki; Bütün dünya nereden geldiğini anlayamayacak. Amerikan sistemi, sosyalist sistem, kapitalist sistem, bilmemne sistem, şeytan bunların hepsinin içine etmiş millete sunuyor. Alınız kullanınız diyor.
Dünyaya anadan doğma geliyorsunuz ya, aynen öyle, şeytan sizi cascavlak bırakacak.

HİKÂYE
Adamın biri dağda bir kapan kurmuş. Bir Kurt o kapana tutulmuş. Kurt feryad edip böğürmeye başlamış. Onun ulumasını duyan Tilki;
- Bu fena uluyor, herhalde bu kurt kapana tutturulmuştur. Gidip bakayım, ahdımı alayım bir oh çekeyim.
Çünkü Kurt ile Tilkinin arası iyi değildir.
O tarafa koşturmuş. Bakmış hakîkaten Kurt kapana tutulmuş;
- Ey arkadaş uluma, daha bu bir şey değil.
- Bre utanmaz Tilki! Nasıl uluma dersin. Sen benim yerimde olsan ne halt ederdin?
- Ben ulumazdım, sen sersem bir hayvansın senin Kurtluğuna yakışır mı?
- Daha başıma ne gelecek?
- Bu kapanı kuran yarın sabah gelecek. Bu kapana bir şey tutuldu mu diye gelip bakacak. Seni bulunca çok ferah edecek. Gelecek, oradan bir sırık kesecek, budaklarını onaracak. Sen muzır hayvansın, kapanın sâhibi kafana uzaktan vurmak için o uzun değneği hazırlayacak kafana vura vura seni sersemletecek ve seni bayıltacak. O da bir şey değil, ustura gibi belinde bıçağıyla seni güzel güzel bacağından kesip, davul gibi şişirecek. Ondan sonra senin postunu tulum gibi çıkarıp omzuna atacak. Sonra gözlerin açılmaya başlar. Cascavlak seni vâdiye attığın da aşağı inerken derenin dibini bulduğunda; Ooo..! Bize av geldi diye orada ne kadar vahşi hayvan varsa her biri senin vücuduna hûcum eder. Her bir âzânı parçalamaya ısırıp yemeğe başladığında cümbüş o zaman kopacak.


Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. leri sohbetlerinden

1 Temmuz 2008 Salı

SOHBET DÜNYASI - 16 - ZAMANI DEĞERLENDİRMEK


Cenâb-ı Hak kendi zâtında yücedir ve övülmüştür. Kulun O’na hamdlerinden ve tesbihlerinden Cenâb-ı Allah’a bir ziyâdelik gelmez. Yapmadığı takdirde bir noksaniyet gelmez. Lâkin bizler kul olduğumuz için kulluk yapacağız.
Ne çiftçilik, ne çobanlık, ne beylik, ne paşalık, bizden istenilen kulluktur. Eğer biz tam kulluğu yerine getirirsek, sebepsiz olarak bize rızkımız gönderilir. Şimdi sebepli olarak yeryüzüne iniyoruz, diyelim ki, tarlanın yerini süreceksin, sonra üzerine rahmet inecek, yağmur yağacak, ektiğin tohum çimlenecek, büyüyecek, başak verecek sonra ağaracak, sararacak ve biçilmeye hazır olduğunda, onu biçeceksin, değirmende öğüteceksin ve nihâyetinde ekmek yapıp yiyeceksin. Cenâbı Allah böyle verir, istese gökyüzünden hazır sofrada indirir. Allah bunlara kâdirdir. Lâkin insanoğlu üzerine düşeni yapmıyor.
- Ey kulların bana vermiş olduğunuz kulluk sözünü yerine getiriniz. Sonra bende, size vâadimi yerine getireyim, sizi yorultmayayım, yorultmadan size rızkımı göndereyim.

Lâkin sizler;
Biz çalışalım, dövünelim, kulluk bir tarafa dursun, dünyada ne toplayabilirsek toplayalım daha tarlamızı sürelim ekelim, biçelim, dönelim tekrar hazır edelim bunu yapalım. Senin kulluğunu bir tarafa bırakalım. Biz dünyaya hizmet verelim sana hizmet vermeyelim. İstiyorsunuz.
Cenâb-ı Hak;
- Yanlış yolu seçtiniz. Bana kulluk edene de etmeyene de rızkını veren Benim. Kâfire de, inana da, inanmayana da veren benim. Lakin inanan kimsenin işini kolaylaştırırım. İnananın işi ile inanmayanın işi bir olmaz, birisi azıcık çalışır çok alır. Kullarım bu sırrı bilecek olsalardı bastıkları geçtikleri yerlerden rızık arkalarından koşturacaktı. Ama bizim kullukta işimiz yok dediler.
Bu sene binlerce dönüm arazi ekildi ama toprak kupkuru. Rızkı vereni bileceksin ey insan! Vereni bilirsen kapısından ayrılmazsın. Vereni bilmediğin için perîşân olursun.
Peygamber a.s. buyuruyor;
“Cenâb-ı Hak mümin kulunun dağınık işini toplar. Îman eden kimsenin işini toplar”
Allah c.c., Âdem as.’ı yarattığında onun vücudunun üzerine daha ruh üflemeden hüzün yağmuru yağdırdı. Kırk sene sonrada bir sene ferah yağmuru yağdırdığı için Âdem zürriyetine kırkta bir ferah gelir.

Dünyanın işi böyledir. Allah’ı bulan dâima ferah olur. Allah’tan uzaklaşan insan dâima belânın üzerine düşmüş olur. Allah’a yakınlık ara. Çünkü Allahtan iyisini bulamazsın. Temiz görün ve secdesiz günün geçmesin. İyilik yapmadığın bir günün geçmesin.
Mümin, Müslüman kişi, bir başka Müslüman ile buluştuğunda bir fayda doğar. O faydayla ruhun yükselir. Onun için bir, iki, üç saatte olsa ruhlar buluşmak ister.
Üç saatten fazla insanların sohbet için toplanmaları Nakşibendi Tarîkatında uygun değildir. Üç saat son raddesidir. Üç saatten sonra vücuda ağırlık gelir. Meclisin bereketi kalkar. Ta Malezya’dan, Mısır’dan, Türk’ten, Amerika’dan, Almanya’dan ihvanımız var hepsi ziyaret maksadıyla, bir fayda almak ümidiyle geliyorlar. Allah onları boş çevirmesin. Boş çevirmek Allah’ın adeti değildir. Cismâni olarak kuvvet elde ettiğin gibi, rûhani olan kuvvetini de arttırmaya uğraşmalısın. O zaman her buluşmada bir basamak daha yukarı çıkarsın. Allah’ın kapısına bir adım daha yaklaşmaya gayret et.
Sohbeti ve buluşmayı arayacaksınız, ondaki bereket büyüktür. Üstünüzdeki yükü alır atar. Size daha kuvvet giydirir. Tembelliği alır atar. Yükü hafifletir, kuvvet artar.

Hayatını değerlendir. Sana ne verildiyse değerlendir. Köhne bırakma. Bizim ihtiyar bir komşu var. Her mevsimde en birinci sebzeyi çıkartır. Bize bir dizi kocabaşlı sarımsak getirdi ki onun yeri halı kadar bile değil, çıkarttığı ürüne şaşırırsın. Bir karış yeri bile değerlendiriyor. Sana ne verildiyse değerlendireceksin. Dünya hayatını değerlendireceksin. Karşılığında cenneti alacaksın. Dünya hayatını değerlendiren, ebedi hayatı alır. Bu muvakkat hayatta yaşadığının kıymetini takdir ettiğinden dolayı Cenâb-ı Allah sana ebedi hayat verir.

- Köhne dünyayı neyle değerlendirirsin?
Dünya, Allah’a kullukla Allah yolunda kullanarak değerlenir. Dünyanın Allah yolunda kullanana kadar bir değeri yoktur. Sen Allah yolunda dünyayı kullandığında değeri cennet olur. Zühd ve takva mânâsı her asırdaki tecelliyle anlatmadır. Bu içinden çıkılamayan dâvadır.
Dünyanın aslında sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur. Ancak dünyayı Allah yolunda kullanırsan değer kazanır. Allah sana karşılığında âhireti verir.

Sana verilen her şey seni yaratanın yolunda kullanman için verilmiştir. Sen sana verildin. Sen senin için yaşamayacaksın. Kişinin kendi için yaşaması bâtıldır. Araplar; “Sonunda fetis (leş) olur” der. Kendi için yaşayan sonunda leş olur. Kokusundan yanına yaklaşılmaz. Allah için yaşayan kokmaz, ölmez, çürümez. Dört kitabın hülâsasıdır. Sen kendinde bizzat Allah’ın yolunda olacaksın.

Sana verilen bu sûretteki varlık, Allah için kullanmak içindir. Allah için sen seni kullanırsan yani bu sûretteki varlığını kullanırsan Cenâb-ı Hak, Hak kani varlık giydirir. Hak kani vücut ebedidir. Ebediyet içindir. Kibir ve azamet tavrı insanı düşünmeye bırakmıyor.


Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.



29 Haziran 2008 Pazar

SOHBET DÜNYASI - 15 - HUZUR ALLAHA YAKINLIKTADIR


Bize dön hitabı var. Yürümezse yürüteceklerdir. Kimisini top gülle arabasında taşıyacaklardır. Belki beni tabutun içinde götürmeyin diye tepinecektir, çünkü gözlerinin önünden perde alınmıştır. Gideceği yeri görüp tepinen, böğüren, feryat koparan çok vardır. Lâkin dışarıda Mozart’ın ölüm marşıyla gelen cenazeyi kimse duymaz. Herkesin duyduğu trompet sesidir. Kâfirlerin uydurduğu çalgıları dinleyerek ve üstünde tepe gibi çelenk varken onun bağırdığı işitilmez.
Bu dünya herkesi aldatmıştır. Millet kendini dünyada kalıcı zannediyor. Kahır altında ezilip yaşama, yaşamak değildir. Rahat-ı bal ile yani huzurlu kalp ile yaşamak Sâlih amelli olan insanlaradır.
Para seni rahat ettirmez. Rütbelerin, mücevherlerin, bağların, bahçelerin, çoluk çocuğun rahat ettirmez. Seni rahat ettiren Cenâb-ı Allah’a olan yakınlığın ve tâzimindir. Allah’a ne kadar yakın olursan o derecede seversin. Allah’ı sevdiğinde senin kalbin ferah olur. Huzurla yaşarsın ve huzurun ölümüne kadar devam eder. Huzur içinde ölürsün ve Berzah âlemine huzurla gidersin. Ondan ötede de Cenâb-ı Allah huzuru kaldırmaz. Çağrılacağını hatırına getirmeyen insanlar, biz bir gün bırakıp gideceğiz demeyenler karışıklık yapmışlardır.
Karışıklık olduğunda ne elde edeceksin, bir tabak yerine beş tabak mı yiyeceksin? Niçin değişiklik istersin? Sen değişikliği kendinde ara, iyiysen iyi hâlini gözetmeye, kötüysen kötü hâlini değiştirmeye bak. Bu dünyadan kötü isimle gitmeyesin diye sakın. Allah c.c.’in huzuruna giderken melâikeler seni kötü insan olarak takdim etmesinler.
Desinler ki;
- Allahı, Peygamberini seven ve sayan Sâlih amelli kulu getirdik.
Gök kapılarına geldiğinde kapılarını açmak için;
- Allah’ına ve Peygamberine saygısız azgın kul geldi ne yapalım?
- Tekmeleyin aşağıya atın. Denecek ve her gelecek yakındır. Süratle giden bir trenin içindeki kimse sağında ve solundaki ağaçları tutayım dese tutamaz. Sende ömrünü tutamazsın. Hızla gidiyor. Bir gün bitecek seninde son istasyonun gelecek, tutacaklar, ya sağdaki kapıdan, ya soldaki kapıdan indirecekler. Sağından indirirlerse işin iş, solundan indirirlerse işin berbat. Dünyadan çıkarken saadet kapısı ve şekâvet kapısı var.
Cennet kapısı var, cehennem kapısı var. Rahmet kapısı, azap kapısı var. Îman kapısı, küfür kapısı var. İkisinden Biri. Tâlihliysen rahmet kapısından çıkarsın, bu kapıdan çıkanın gözü aydındır. Azap kapısından çıkan adamın vay haline!
Cenâb-ı Hak kulunu imtihan eder. Yine imtihan günlerindeyiz. Haktan ayrılma ve sebat et. Batılın kalabalığı seni şaşırtmasın. Batılın kapısı gösterişli ama mukavvadan yapılı kapıya benzer. Hakk’ın kapısı yıkılmayan kaledir. O kaleden içeri giren selâmettir.


Not: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden



27 Haziran 2008 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 14 - AMELLERİN KARŞILIĞI


- Mânevi kalp nedir?
Ne kadar dinlesek, dinlediğimiz o hak kelâm muhakkak bizim kalbimizde bir têsir meydana getirir. Vücuttaki âzâların sultanı kalptir. Kalp hazır olduktan sonra insan hazırdır. Kalp hasta olduğunda insanda hastadır.
Zâhirdeki kalpten başka birde hakîki kalp vardır. Zâhirdeki kalp hasta olursa bütün vücut hastadır. Kalbin hastalığı vücuttaki öbür azaların hastalığına benzemez, tehlikelidir. Bir de insanların mânevi kalpleri vardır ki o mânevi kalpler, Allah’ın huzurunda nasıl çıkılacağına dâir onlara tâlim ettirilir.
Nakşibendi’nin sohbet yapmasından maksat ve gâye insanların bu sûretle Allah dîvanına nasıl çıkmaları gerektiğini bildirdikten sonra tatbîkatını da yaptırır. Yalnız bilmekle bırakmaz. Sana nasıl kullanacağını öğretir.
Meselâ araba kullanmayı bilmediğin halde sana bir araba getirseler, araba kapının önünde bekler, işe yaramaz. Mühim olan arabaya sahiplik değil, arabayı nasıl süreceğindir. Tayyârede aynıdır. Gökyüzünü serbest zannederiz ama kuleye bağlı uçulur. Çünkü gök yüzünün de trafik vardır. Demek ki tayyâreye sahip olmakla veya tayyâreyi sürebilmekle iş bitmez. Yolda selâmet gidebilmek için tâlimatını da bilmek gerekir.
Mânâ âşikâredir. Allah c.c., Bunu yaptın mükâfatı bu. Zerre kadar iyilik gösterilecek, zerre kadar kötülük de çıkacaktır. Küçüktür kaybolur, zây olur gider diye bir şey yok. Allah’ın terazisinde senin yanında ne kadar küçük olsa da kaybolmaz. Yaptığın hayır ne kadar küçük olsa, belki sende unutmuş olsan da çıkacaktır.
- Zerre kadarcık bir şey görünür mü?
Zerreyi yaratan, zerreyi terazide tartarda. Cenâb-ı Mevlâ onu halk etti. Ölçmeye ağırlığını da bilir. Cenâb-ı Hakk’ın mîzanları, kıyâmet gününde zerre kadar iyiliğimizi zerre kadar günahımızı da tartacaktır. Cennete nasıl giderim diye düşünüp durma. Bu basit, cenneti isteyen en azından iyi bir kimsenin arkasına takılsın. Müjde bu. İyilerin arkasına takılıp cennete girecektir. Kötülük yapan, kötülerin arkasına düşen o da cehenneme gidecektir.
Eşkıyânın peşine takılan tabî cehenneme gider. Kötülerin arkasına düşenin yakasını kurtarmasına imkân yoktur. Cennet kapısı açıldığında, iyilerin arkasına düşenleri bir şeyleri olmasa da, Allah c.c. mahrum bırakmaz. İyiler içeriye davet olunduğunda, onları takip edenleri dışarıda bırakmak Cenâb-ı Kibriyâ’nın şânına değildir. Onları da içeri alır. Onun için nasihat; İyilerin arkasından git, kötülerin arkasından gidersen senin de boynunu vuracaklar. Kurtuluş yoktur.
Dûa yaparken bizim müezzinlerimiz;
Allahûmmahşurna fî zumretissâlihin Derler;
Allahım bizi Sâlihlerin cemaatiyle beraber haşr eyle. Amelimiz kötü olsa da iyilerle beraber haşr olunduğumuz da iyilerle beraber gireriz.
HİKAYE
Tufeyli denen bir kimse varmış. Kelli felli adamlar gördüğünde dâvete gittiklerini bilir, gözetleyip arkalarına takılırmış. Konağa vardıklarında kapıdakiler; “Bu da onlardandır” zanneder içeri alırlarmış. Bir defâ bakmış gene bir cemaat acele gidiyor;
- Bunlar acele gittiğine göre bir ziyâret var. Demiş ve peşlerine takılmış. Kale kapısından içeri girince cellat boyunlarını vurmak için o kimseleri çağırmaya başlamış. Bu fakir telâşa düşmüş ve demiş ki;
- Ben bunlardan değilim.
- Nasıl bunlardan değilsin? Bunların peşinde geziyorsun, nasıl geldin sen bunlarla?
- Nasıl mı geldim? Bizim işimiz böyle. Biz cemaatı takip ederiz. Ben bu adamların peşine ziyarete gidiyor diye takıldım. Ben bunlardan değilim.
Yok onlardansın, yok değilim derken fakir kıl payı kurtulmuş. Bir daha mı insanların arkasına düşsün? Ne iyisi ne kötüsü.

26 Haziran 2008 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 13 - KİBİR FELAKETTİR


Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri;
“Sohbetle insanın aklı, fikri, ameli, hâli, şânı, dünyası, âhireti, kafası, kalbi değişir.” Diyor.
Bu nasihati Peygamber hadisinden alıp, o mânâ denizinde yüzüp o cevheri alıp bildirmiştir. Sohbet Nakşibendi tarîkatında ıstılâh usûlü olduğu için beş dakikada sürse faydası vardır. İşit ve işittiğini canlandır. Sana ilâç verseler ve sen ilâcı içmeyip saklasan;
- İyi oldun mu?
- Yok.
- Niçin, ilâç yaramadı mı?
- Yarayıp yaramadığını bilmiyorum çünkü içmedim!
Nasihat bizim nefsâniyetimizin hastalıklarına ilâçtır. Birazda olsa tutamazsan bil ki, “Yabâni adamsın.” Bütün iş nasihati tutmaktadır. Tutmasa ondan ötede bulunduğu mecliste biraz açılır, ondan sonra devam etmez. Fidanı ekersin, bir defâ su verirsin, ikinci defâ su vermezsen kurur.
Büyüklenme ve tâbi ol. Büyüklük iyi mânâ değildir. Büyüklenen kimse hakkı olmadığı halde büyüklenmekte. Ne olursa olsun hiçbir kula büyüklenmek câiz değildir. Büyüklenmek en büyük günahtır.
- Kâfir niçin îmana gelmez?
Nefsinin büyüklüğünden dolayı îmana tenezzül etmez. Bu öteki günahlardan azgın nefsin Allaha karşı büyüklenme duygusunda ileri gelir.
- Allah’ın büyüklük ve azâmetini bilirsen Allah’a karşı gelir misin?
Hakikaten ne yapıyoruz bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak;
“Büyüklük benim ridâmdır,başkasına yakışmaz”. Diyor.
Ridâ: Başa örtülen bir şaldır.
Câhil olan ve başına ne geleceğini düşünmeyen adam büyüklük satar;
“Öldürürüm, diriltirim,şeref veririm, şerefi alırım, genişlik veririm, dara atarım, iyilik veririm, hastalık veririm.” Diye kadere hükmedemeyen adam nasıl kibirlenir ve nasıl büyüklük satabilir? Bir saat sonra başına geleceğinden haberi olmayan ama büyüklenen adam câhildir. Tam terbiye almayanın nefsi câhildir. Mânevi terbiye almayan câhildir. İstediği kadar zulmeder daha horoz gibi kabarır. Halbûki Cenâb-ı Hak;
“Ey zâlim sana da bir gün tâyin ettim” Yâni;
“Yaptığın zulme güvenme, sana destek veren askere topa tüfeğe güvenme ve inanma! Seni öyle bir yerde kıstırırım ki hiçbir şey kurtaramaz. Gözlerinin önünde seni yakarım, çatır çatır kebap olursun. Ne kemiğin, ne âzân kalır. Rütbenle övünme ne olursan ol, benim yanımda hiçsin.”
İnsanlar arasında ve milletler arasında fitneler kibirlenmekten meydana gelir. Bu zamanın insanları çok kibirlidir. Yanlıştır. Kibri azâmet, tek Allah’ındır. O nefsâni gururunu, kibrini kıramayan adama;
- Al bunu götür.
- Niçin buna diyorsun? Ben Hasan beyim, Hüseyin beyim, ben senin eşeğin miyim? Kendine eşeklik yapacak başka adam bul!
Kibir şeytanı cennetten kovdurdu. Hayatını cehenneme döndürdü. İlâ yevmili kıyâmete kadar şeytan azaptadır. Yaşar ama hayatı hayat değildir. Mahşer gününde de cehennemle emrolunacaktır. Bir kibirden dolayı her yüz yirmi yılda bir, cennetin kapısında Cenâb-ı Allah, Âdem a.s.ı emreder;
- Âdem gelsin!
Şeytanı da cehennemden çağırtır emreder;
- Âdeme secde et cennete gir!
Şeytan derki;
- Etmem, etmem ve etmem. Ben ondan büyükken ona secde etmem.
Büyük lokma ye, büyük söz konuşma demişler. Bir gün o büyüklük satanların kuyruğu sıkıştırılır, böğürür, yeri göğü inletir, bir tokat yer, ağzı burnu bir tarafa gider ve sürüklenerek dünyadan çıktığında âlem ondan ibret alır,
- Allaha karşı gelip kibir yapan işte buydu. Seyredin ne hâle geldi!
Büyüklük şeytanı cennetten çıkarttı, onu bırakmadıkça cennete girilmez. Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse de cennete giremez. Ameliyle, ibâdetiyle, ilmiyle, omzundaki nişanlarıyla, oturduğu koltuğuyla, malıyla, bindiği arabayla büyüklenir. Dünya metâından bir çok şey var: pazusu kuvvetiyle kibirlenir, dokunuverir ne güzelliği ne askeri ne malı, ne çoluk çocuğu, arabaları, ne vücudu, ne aklı kalır.

Hepsi gider. Kulluk, kendi nefsini alçaltmakla başlar. Kendi nefsini alçaltmayan kimse, büyüklük satan kimsedir. Cenâbı Allah;
“Bu kapıda büyüklük geçmez.”
Yâni; Burası bâb-ı hıtta denilen, boyunların eğildiği, rükua ve secdeye varılan kapıdır. Diyor.
Cenâb-ı Allah, İsrâil oğullarına Bey tül Makdise girerken;
Tevâzu kapısından gireceksin, büyüklük kapısından girmeyeceksin.” Diye emretti. Onlarda büyüklendiklerinden dolayı dayağı yediler. Onun için büyüklüğü bırak. Başka bir şey istemez.
Bir kimse büyüklüğü bıraktı mı, her yaptığı kulluk diye sayılır. Lâkin kibirle beraber ibâdet sayılmaz. Ateş tarlasına veya asitli tarlaya tohum attığın anda yakar. Kibirli insan ne yaparsa kibri onu yakar. Onun cennete girecek ameli yoktur. Kibriyâ Cenâb-ı Hakk’ındır ki,azâmet ve büyüklüğüne had hudut yoktur. Her had ve hudut onun azâmetinin önünde sıfırlanmaya mahkûmdur.


Not: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

25 Haziran 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 12 - AKIL SAĞLIĞI, ZİHİN AÇIKLIĞI


Şâh-ı Nakşibendi Hz.lerinin emri mûcibince,
- Sohbet yaparsanız kuvvet, heybet, ilim alır, dertten kurtulur, hakkul hayata yaklaşırsınız.
Bu ay büyük rahmetlerle yüklüdür. Fırsatı gânimet bilip bu aydaki rahmetten pay almak için gayret edeceksiniz. Çünkü çoğu insanlar bu dünyadan, âhiretten nasibi olmaksızın çıkıp gitmektedir. Belki ellerinin altında trilyonlarca para olduğu halde bunu bu taraftan âhirete akıtayım diye aklı ermiyor. Zengin adam kazandığını dünyada bırakıyor. Sana dünyada bu kadar fırsat verildiği halde âhirete aktarıp bir hesap aç ki tâ ölünceye kadar vâdesi uzun olsun.
- Âhiret Bankası nedir?
Dünya ehlinin yanında en kârlı banka en çok fâiz verendir. Soruyor ve yüzde bir veya iki fazla veriyorsa parasını oraya yatırıyor. En çok veren âhiret bankasıdır. En azından bir koyarsan on katını alırsın. Dünya bankaları çok basit meblağlar verir.
- En çok veren kim?
Allaha ve Allahın Peygamberinin bankasına yatırırsan mahşer gününde sana verilir;
* Bir altına on altın verilebilir,
* Bire yetmiş verilebilir,
* Bire yedi yüz verilebilir,
* Bire yedi yüz bin verilebilir,
* Bire bî gayrihîsab(hesapsız) verilebilir
Ahirete yarayan akıl artar, çoğalır, eksilmez ve gerilemez. Dünyaya dâir olan akıl buruşur, küçülür ve işe yaramaz hâle gelir. Şimdi yeni moda hastalık çıktı; Genç bunama, vakitsiz bunama.
- Vakitsiz bunamanın nedeni nedir?
İnsanoğlu aklını âhirete kullanmadığından bunar. Aklını âhirete kullanınca tazelenir. Zâhir ve bâtın kuvveti de artar. Dünya aklı taşırsa kırkına varmadan kayıp, gazel olmaya mahkûmdur. İşte bu sebepten dolayı, bu zamanın insanları gerilemektedir. Akıl cevherleri kısalır, içerisinde cevher diye bir şey kalmaz.
- Ahiret aklını nereden alırız?
Ahiret aklını pazarlayan Peygamberlerdir. Sana bir parça maya verir. Bir kaşık maya, bir teneke sütü mayalar. Ya yoğurt, ya peynir yapar. Peygamberlerin aklından bir parça alsan senin de ufkun gelişir. Îman eden kimsenin ufku alabildiğine, hudutsuz genişler. Hududun içinde olan azaptadır. Birine Kıbrıs adası gibi bir cennet verilse, bir müddet sonra onu sıkar;
- Ne kadar darda kalmış bir hâldeyim. Der. Dünya için uğraşan kimse mayasını Peygamberlerden almayanlardır. Onların işi süte döküldüğü anda süt, kesilir. Kesik sütün içine maya atılmaz, bitmiştir.
Dikkat et âhirete yatırım yapmaya bak. Ama dünyaya yatırım yapayım dersen, aklın bir müddet sonra içine bir şey sığdıramaz olur. Unutkanlık arız olur, unutur gider. Unutkanlık derece derece insanın îman zayıflığından ileri gelir. Îmanı gür olan kimse unutmaz.
- Allah’ı unutmayan adam neyi unutacaktır? Onun için;
fesle hu ehluzzikiî in kuntûm la tâlêmun”
Ey Benim kullarım, bir şey sormak isterseniz, zikir ehline, zâkirlere sorun ki Allah’ı zikreden kimse Hakk’a yakındır. Danıştığın vakitte sana cevabını muhkem verir. Ehli zikir olmayana sorma seni dağda bırakır. Kurda kuşa yem yapar. Çünkü Allah’la beraber olan, cevabını Allah’tan
alır.
Oturmaktan kalkmaktan münezzeh olan Cenâb-ı Allah;
Ben Beni zikredenle otururum. Diyor.
Dinde mümkün mertebe yolunu tutmaya bak, âhirete hazırlıkta bulun.


Not. : Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 11 - EVLİYAYI BULMAK


Buğday tanesinin küçük böceği, bakla tanesinin de küçük sineciği olur. Onların ikisi de hemen hemen aynı büyüklüktedir. Buğday tanesinin sineciği bakla sineğine şikâyet etmiş;
- Yahu sen benden büyük değil, benim kadarsın, benden daha sert değilsin, sen değirmene girersin, o kadar öğütüldüğün halde sağlam çıkarsın, biz ise değirmene girdiğimizde un olup çıkarız, hikmet nedir?
Bakla sineciği demiş ki;
- Çünkü biz büyüklerin yanındayız (bakla iri ya!). Siz küçüklerin yanındasınız. Onu öğütünceye kadar biz selâmetle çıkarız. Siz küçüklerle girdiğinizde sizi ezip geçer.
- Ne yapmak lâzım?
Büyüklere uymak gerekir. Büyükler öyle demiş;
“Büyüklerle beraber giden adam ezilmez, işi selâmettir”
Küçüklerle yâni; Aşağılık kimselerle giden ezilir ve gider. Büyük bir ibrettir. Büyüklerle yürüyen kimse dünya ve âhirette kendini kurtarır. Alçak kimselerle düşüp kalkanı çarkıfelek öğütür.
- Kiminle arkadaşlık yapayım, dolaşayım, peşinden gideyim diye soran insana cevaptır.
Büyük adam bul.
Yeryüzünden büyük adam eksilmez, eksilse ertesi gün dünya toz duman olur. Lâkin sen aramazsan aramadığın zaman, o sana ben filânım demez. Onun için büyük zatlar, Evliyâlar boyda posta bizim kadar lâkin Cenâb-ı Hakk’ın indinde büyük kimselerdir. Ararsan bulursun. “Alebena vecedenâ”: “Bizi arayan bizi bulmuştur”.
Araya araya Kâbe’yi bulursun. Sora sora Bağdadı bulursun. Sormayan aramayan bir şey bulamaz.
- Ne aramalıyız?
Elmas çıkan memleketlerde;
“Acaba bir parçacık bir şey var mı” Diye toprağı kazarlar. Değirmene çekerler, su verirler ve toprağını akıtırlar. Fışkı arayan bulur. Lâkin elmas arayan adam yeraltında titiz bir arama yapar. Elmas ara, çünkü elmas yeryüzünde bulunmaz. Cam parçası veya katır boncuğu kolay bulunur ama kıymeti yoktur. Kıymetli olan derin yerlerde bulunur. Midyenin kabuklarını dışarı da bulursun ama içindeki inciyi dışarıda bulamazsın, deryânın dibinde bulursun. Öyleyse iyisini ara. Şimdi iyisini arayan çok az;
- Ne yapalım cam parçası olsun.
Diye ıvır zıvır doldurur. Kıyâmet gününde sana;
- Eh ne topladın bakalım dök seyredelim.
- Sen dünyada bunları mı topladın? Bunlar için mi yaşadın? Benim huzuruma bunlar yakışır mı? Bu kadar sene toplaya toplaya bu zibili mi getirdin? abdesthânede kabul etmez bunu. Diye hesap sorulduğunda ne cevap vereceksin? Surûri Hz.lerine bir kimse gelmiş ve demiş ki;
- Şeyh Efendi Hz.leri, tütün plakası abdesthaneye düştü, hükmü nedir?
- Vay! Abdesthaneyi de pisletti!
Topladığımız her şey kıyâmet günü gözümüzün önünde. Hazır olacaktır. Yaptığı hizmetten dolayı çok değerli mücevherler getirenlerin ve cennet hâzinelerinden doldurmuş olanların yanında, abdesthanedekileri toplayıp getiren utanacaktır. Sabahtan akşama ne topladığımızı ve ya ömür boyunca ne topladığımızı düşünmek lâzım. Yol yakınken torbayı çöpe dök yeni baştan başla. Az da olsa temiz olursa makbûldür. Ama çuvalların içine deve hararı gibi pisliği doldurup, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna getirmek olmaz.
Kıyamet günü muhakkak olacaktır. Amelini bileceksin. Seylân adasında Serendip denilen bir yere gittik (Sri Lanka), Âdem Peygamberin yeryüzüne indirildiğinde Havva anamız Cidde’ye indirilmişti. İndiği yerde Âdem babamızın ayak izi vardır. Oraya inip üç yüz sene tövbesi kabul olsun diye ağlamıştır.
Cenâb-ı Hak tövbesini kabul buyurdu ve onun gözyaşlarından yakut taşı gibi sâir kıymetli taşlar halk eyledi. İnsanlar onları toprağı kazarak bulurlar. O memlekette bir nehir vardır. O nehir değerli taşları kaynaklarından getiriyormuş. Oraya varan herkes o cevheri bulacak ümidiyle bir avuç alır, işten erbap kimselere baktırır. Talihliyse arada bir tane değerli taş çıkar. İnsan bunu işittiği vakitte bana da bir tane olsa diye ümitlenir.
Dünya! Burada sana ebedi hayatı kazandıracak cevherler vardır. Bu hizmetlerden belki mahşer gününde bana cennet nasip olur demiyor. Şimdiki insanların akıl mantık terazisi kırılmıştır. İnsanoğlu acâyiptir.
NOT: Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerinden

24 Haziran 2008 Salı

SOHBET DÜNYASI - 10 - CEZBENİN HAKİKATI


Hakîkatûlcezbet ne demektir?

Tarîkat sohbet mânâsındadır. Sohbet yoluyla terbiye olan kimse insanları ve müritleri terbiye eder. Sohbetsiz hiçbir Peygamber bir kimseyi peşine takamamıştır. Sohbetle onları Hakka dâvet etmiş ve onlarda Peygamberlere tâbi olmuşlardır.

Bizim de yolumuz Şâh-ı Nakşibendi Hz.lerinin yoludur. Bizde onun yolunda hizmette olan kimseleriz. Mâdemki onların hizmetindeyiz onların usûl ve erkânını gözetmemiz lâzımdır. Kendin havasıyla bilirsin, bulursun ve tanırsın.
Şâh-ı Nakşibendi Hz.leri zâhirde de, bâtında da Efendimiz s.a.v.’in yolundadır. Zâhirde yol gösterir, mâneviyatta da kendine bağlı olanlara hem nur verir, hem onları hareket ettirir.
Evliyâda muharrik güç vardır ki ona Hakîkatûl cezbet derler. İnsanları tahrik edecek, harekete geçirecek güç için cezbet kuvveti lâzımdır. Sohbete mêzun olan adamda gelenlerin hâl ve şânına göre o kuvvet açık olur. O kuvvet olmasa sen onun yüzüne bakamazsın, kulak veremezsin, oturamazsın.
Şimdi elimizde kullanmaya mêzun olduğumuz o kuvvet çok hafiftendir. Damla damla akan çeşme gibi, akmıyor ama damlıyor. Tazyikli gelen cezbet membâsı vaktin sahibi zuhûra gelsin ve açsın diye tutulmaktadır. İrâdesini gönderdiğinde bütün Evliyâlar kendihâl ve şânlarına göre cezbet kuvvetini kullanırlar. Tam mânâsıyla cezbet kuvvetini kullandığında taşlar da dayanamaz arkalarından koşturur.
Hikâye; Bir köye iki meczup girmiş. Çocuklar eğlencelik aradığından bunları görünce meczup sınıfındandır diye eziyet etmeye, taşlamaya başlamışlar. Nihâyet bir yere varmışlar. Eski zamanda çamurdan olan damın üzerinde silindir şeklinde büyük bir taş vardı. Onu sürüp damın üzerini düzeltirlerdi. O iki zattan birisi nazar etti, o taş yatarken kalktı, damdan aşağıya pattadak düştü. Çocukların arkasından yuvarlanmaya başladı. Çocuklar oraya buraya kaçtılar bir tanesi kalmadı sonra geldi, Şeyh Efendi nazar etti o taş tekrar damın üzerine olduğu yerde kaldı.
Onlarda canlıyı da, cansızı da tahrik edecek güç vardır. Bu zamanda bütün Evliyâullahta, Seyri Sülük sahiplerinde, irşat sahiplerinde hakîkatûl cezbet kuvveti vardır. O olmadan irşat edemez. Sohbet esnasında o milyonda bir kuvvetten azcıkta olsa kullandırır. O sûretten hem dinler hem dinlediğini işlemeye kuvvet elde eder.
Sohbet eden kimse isterse dereden tepeden, karadan, sudan, dünyadan veya ahiretten konuşur. Dinlemekten maksat onların dikkatlerini toplamak içindir. Dikkatlerini toplayıp kendinde olan kuvvetten onlara da verir. Kulları takviye eder.
Kalp kalıbın sultanıdır. Kalbin olmasa sen boş kafesten ibaretsin. Kalbi teçhiz eden, sohbet esnasında mürşidi nîzamın mêzun kıldığı kimselere kalbin üzerine kuvvet verir. Kalbi harekete getirir. Kalp harekete geldi mi vücutta hareket eder. Asıl tarîkatı âliyyenin içinde sohbetsiz terbiye olmaz. Sohbet edemeyen şeyh olmaz.
Bizim burada yaptığımız o emir üzerine kısa bir sohbettir. Emre ittiba insanlara saâdet getirir. Herkim emri tatbik ederse hayatı tatlı geçer. Problemsiz hayat isteyen büyüklerin arkasından gitsin. Çünkü büyüklerin gittiği yol selâmettir.
HİKÂYE
Sultanahmet camî şerîfi tamam olduğunda, Sultan ilk Cumanamazına, Şeyhi olan zat, Azîz Mahmud Hûdâi Hz.lerini çağırmış. O günde bir fırtına, deniz dağ gibi kalkıp iniyor. Rıhtıma yaklaşmaya imkan yok. Hazret, Üsküdar’dan kalkıp Saray burnuna gidecek orada köprü yok, kayıklarla geçilecek.
Vakti saati gelince Azîz Mahmud Hûdâi Hazretleri rıhtıma geldi. Kayıklar aşağı yukarı kalkıyor. Mübarek ayağını koydu, ânında kayık dümdüz durdu. Kayıkçılar küreğe asıldılar ve kürek çektikleri yer çarşaf gibiydi. Sağ ve sol tarafta dalgalar ortalığı yutuyor, o yol halı döşenmiş gibi saray burnuna doğru gidiyordu. Namaza yetiştiler. O yol Hûdâi yolu diye meşhurdur. Denizciler bilir. Evliyaların ayak koyup yürüdüğü yer.
Dünya alt üst olsa selâmettir. Selâmet hayat isteyen, saadetli yaşamak isteyen, emni emanda yaşamak isteyen onların suyunda gitsin. Kendi havasıyla orada belki iki üç gün fırtına dininceye kadar bekleyecek.. Büyük zatları arayınız. Büyük zatların arkasından gidiniz diye emir var.. Size gelecek ne varsa onlar göğüsler, gözetir. Dünyada da ahirette de gözetir. Allah onlara o kerameti vermiştir.


Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz.lerinin sohbetlerindendir.