21 Aralık 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 116 - MANEVİ GÜÇ

Vücut çok zayıftır, ruh müthiş kuvvetlidir. İnsanoğlu, hakiki kuvvet membaını ihmal edip, teknolojiden kuvvet almak istedikçe ahmaklık eder. Teknolojinin sana vereceği kuvvet fizîki bünyeni belki takviye etmeye kâfi gelir lâkin senin ruhundaki kuvvet müthiştir, muazzamdır. Teknolojideki hiçbir ölçü bizim rûhaniyetimizdeki kuvvet ve kudreti ölçecek halde değildir, kırılır darmadağın olur.

İnsan mahlûkatın içerisinde sultan makamında durduğunun idraki içinde değildir. Bunu idrak etsek herkes birbirine sultan diye hitap eder, hürmet ve îtîbar ile saygı gösterir. O muazzam kudret bizim yanımızda olduğunda, o vakit Cenâb-ı Hak’kın yeryüzündeki halîfeleriyiz. Allah’ın halîfeleri olmak kolay mesele değildir. Muazzam kuvvet ister. Muazzam kudret sana verilmiştir ama onu çalıştırmaya sen hazır değilsin. Hazır olmadığından dolayı onlar kilitli duruyor.

- Muazzam kuvvete ne zaman hazır olursun?

Onu sana tâlim edecek Peygamberlerdir veya Peygamber vârisleridir. Onlar sana nasıl kullanacağını bildirir. Kullandığın vakitte o zaman yeryüzünün halifesisin. Hiçbir şey sana dokunamaz, hiç bir têsir altında kalamaz ve muazzam bir kudreti temsil edersin. Bir taraftan sıfırız, hiçiz. Bir taraftan da Cenâb-ı Allah’ın bize lütfettiği ruhaniyetimizle güçlüyüz, kuvvetliyiz.

Gücümüz kuvvetimiz rakamların içine girmez. Bizde ezel ebed ölçüsünde güçlü, kudretli ve kuvvetli görürüz. Zayıflık bizim fizîki bünyemizdir. Kuvvet ve salâhiyet senin rûhaniyetindedir, ruhunla beraberdir. Mücerret elektrik üzerine değdirmediği gibi, mücerret ruhaniyetimize de dokunulamaz, hiç bir kimse dokunamaz. Şeytan dokunsa şeytanı helâk eder.

Ruhaniyetimiz için himmet ve gayretle bulunalım, ruhaniyetimizin salâhiyetini elimize alacak yere yetişelim ki, o hazîneler gözetebilecek kimselere verilir, değilse onu kilitli tutarlar. Hırsıza karşı kuyumcu dükkânını gözetemeyen adam dükkânı kapatır. Gözetebilecek adam kim isterse gelsin orada oturur. Hâsılı şeytanı ürkütenlerden ol.

Mânevi gücün artmaya başlar. Mânevi güç muhtaç olduğun derecede sana verilir. Veliyullah himmet ederse himmet edilen dünyayı top gibi havaya atabilir.

- Bize himmet ediniz.

- Senin istediğin himmet nedir? Bir çıntık şey. Ne yapacaksın o bir çıntık şeyle?

- İmtihan geçeceğim. diyor.

Veliyullah o bir çıntığı verirse sınıf geçmeyen talêbe kalmaz, hepsi kitaba deftere bakmadan geçer.

Mânevi güç ölçüyle ölçülemez. Himmet umûma doğru verilir ki bir tekine verse o bir tek insanın orada işi biter. Veliyullah azıcık himmetle milyonları ayakta tutabilir.

Allah biz kullarını bereketinden ve nazarından uzak etmesin. Tek sultan O’dur, Êlhamdülillâh biz de O’nun kullarıyız. Cenâb-ı Allah biz zayıf insanlara kulum demekle büyük ve nihâyetsiz şeref vermiştir.

Çok güçlü beş yüz yolcu taşıyan uçan kale gibi veya ejderha gibi tayyare düşün, sen ben onu kumanda edemeyiz. Hatta ikinci-üçüncü kaptanı da onu idareye bırakmaz. Ona bakan birinci kaptandır, öbürlerine emniyet etmez. En güçlüsü o adamdır, onu zapt eder. Bizim rûhaniyetimizdeki güç de hesaba gelmez. Yalnız o güç ve kudreti bizim onu gözetebilecek kuvvete yetiştiğimizde bize verirler.

- Ulûl emre itaatin mânâsı nedir?

Allah’a ve Resulüne itaat eden adam, Allah ve Resul una âsilik olacak emir veremez. Cenab-ı Hak ve Resullûllah bırakmaz. Omuzu kalabalıklarda sana başka türlü emir veremez, verirse sabaha kadar ağzı kulaklarına gider, çarpılır. Sonra kimse çare bulamaz. Allah’ı önde tut hiç kimse seni Allah’a ve Resulüne âsi yapamaz, emir veremez.

HİKÂYE

Mekke fethindeydi, bir iki yerde sıcak temas oldu. Savaşanlardan bir tanesi de Hâlid bin Velîd Hz.leriydi. Kâfir müşrikler aman dileyip Resullûlaha geldiler;

- Hâlid bizi bitiriyor!

Efendimiz s.a.v.,Sahâbeden bir kimse gönderdi;

- Hâlide söyle vurmasın.

O Sahâbe gidip, Hâlide vurma diyeceğine;

- Yâ Hâlid vur. dedi,

Üçüncü defa geldiklerinde Efendimiz s.a.v., Hz. Ali Efendimizi emirle gönderdi;

- Hâlidi tut bağla getir!

Hâlid bin Velîd Hz.leri geldi, niçin ben ne gibi bir isyanda bulundum, emre aykırı nasıl hareket ettim ki beni Resullûllah bu şekilde çağırdı diye çok telaşlanmıştı. Efendimiz Hz;

- Hâlid, niçin benim emrime dikkat etmedin? Dur vurma diye üç defadır sana adam gönderiyorum.

- Vallâhi sizi gönderen Hakka yemin ederim ki; tarafınızdan bana her gelen elçi vur yâ Hâlid diye emir verdi.

Efendimiz o gönderdiği kimseyi çağırmış;

- Sana ne dedim sen ne söylüyorsun?

- Yâ Resullûllah ben vurma diye söyleyecekken dilim dönmüyordu, vur yâ Hâlid diye dilim dönüyordu.



Onun için Allah’a ve Resulüne itaat eden adam, Allah’ın emrine isyan edecek emri veremez. Allah ve Resulüne itaati önde tut. Kibirlenmek en kötü sıfattır.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

18 Aralık 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 115 - ÖLÜMÜN HEYBETİ

Bizim tarikatımız sohbetle dâimdir, hayırda topluluktadır yani cemaatledir. Cenâb -ı Hak bize lütfeder, sözünü tutar cennet kapısına varırız. Allah bizi kendi kötü nefsinden başkasını dinlemeyenlerden etmesin. Çoğu insan kendi nefsini dinler başkasını dinlemez. Ölmeyecek mahlûk yoktur, canlı olan ölümü tadacaktır. Çünkü ebedî hayat öldükten sonradır.

Öldükten sonra Allah bizi ebedî hayata diriltecektir. Şimdiki hayatımız geçicidir. Bu hayat ölüm ile bittikten sonra Cenâb-ı Hak bize ölüm ötesi hayatı bahşedecektir. İnsan dünyadan çıkacağı gün için hazır olmalıdır. Bugün bir cenaze merâsimi oldu. Belki yüz binler, belki milyonlarca insan bir cenazeyi gömmek için sokaklara, meydanlara dökülmüşler, yollara dizilmişlerdi. Ben de bu kimsenin gömülüşünü seyrettim. Evet bir kaç türlü görüntüler var ama bizi âlâkadar eden ölünün bizzat kendisidir. Ölünün etrafındaki binler belki milyonlarca insan bir şey ifâde etmiyor.

- Bu filân kimsenin cenazesidir.

- Ya kendisi nerede? filân nereye gitti?

- Ortadan kayboldu, işte cenâzesi orada duruyor kendi kayboldu.

Öyle ya onun için öldü demiyorlar da kaybettik diyorlar, ben de diyorum ki;

- Gidip kayboldu diye polise haber ver, nerede kaybolduysa bulasınız.

- Yok cenâzesini buldukta kendini kaybettik.

- Allah Allah! cenâzesi elimizde lâkin kendisi kayıpta, kendisi nereye gitti?

Kendisi oraya boş bir kalıp bıraktı ve yürüdü. Evet belki milyonlar bir cenazenin taşınmasında bulundular.

Ölüm sultandır, hükmeder. Ölüm korkutur. Ortada bir ölü var, o ölünün heybeti milyonları mahkûm etmiş, Allahûekber! Bir tek ölü var, onu gömmeye götürüyorlar lâkin o kalabalıkta o tek kişinin ölüsüyle bir heybet içerisindeler; gülemiyorlar, konuşamıyorlar, oynaşamıyorlar. O tek ölünün üzerinde olan ölüm heybeti o kadar onu görenleri veya onun tevşihinde hazır olan kimseleri mahkûm ediyor. Milyonlarca insana bir kimsenin ölüsü sükûnet ve bir hüzün vermiş. Hüzün onlara hükmetmiş.

O ölen tek adam ortada yok, onu sandukanın içerisine çakmışlar. Tabuta çivilemişler. Kendi görünmüyor ama ölünün heybeti dolayısıyla bütün millet o havanın içerisinde yürüyor. Şimdi bizim söylemek istediğimiz nokta şudur;

O milyonlarca insan, o ölünün tesirinde kalıp yavaşlayıp, hareketleri değişip, ilâhi kuvvetin heybetini ve ağırlığını hissedip;

- Böyle bir gün bize de gelecek ve bu bizim taşıdığımız silahlar, tanklar, top tüfekler işe yaramayacaklar... diye düşünüyorlar.

Nitekim bu ölünün etrafında binlerce silahlı asker olmasına rağmen bir fayda veremediler. Bu ölen kişinin canının ve ruhunun alınmasını önleyemediler. Ruhsuz bir ceset yatıyor.

Üzerinde durduğumuz nokta; O kimsenin cenazesi yürüdükçe milyonların o kimseyi sevmesi, sayması, istemesi o kimseyi gömülmekten alıkoymaz. Milyonların yüz binlerin sevdiği o kimsenin uğruna bütün mücevheratlarını verecek insanlar da var. O adam için küfeyle mücevherat yığsalar o adam gene gömülecektir. Çünkü öldükten sonra o adamın üzerinden ruhun verdiği üns gitmiştir. Bizim âlemimizden koptuğu için onunla durmaktan ürküyoruz, ona bakmaktan ürperiyoruz.. Çünkü ünsiyet kalmadı, o bizden geçti. Ruhsuz bir cesettir o. Ruhsuz bir şeyden sana ne ünsiyet gelecektir? Hemen insanın vücûdu onu reddediyor lâkin yüz binler görüyor.

Ve kefâ bil mêvti vaîzan yâ Ömer!

Ölümün verdiği vaazı kimse veremez. Ölüm o milyonlara vaaz ediyordu. Kuzu gibi hareket ediyorlardı.

- Ey cenâze sahibi! Ey bu ruhsuz cesedin sahibi olan kimse, nasıl görüyorsun? Bu kadar milyonlarca kalabalığın sana ne yapacağını ümit edersin?

Ölünün lisânından:

- Arkamdan gelen bu milyonlarca ahâliden bir tanesi bu gece yanımda yatsa! İçinizden bu gece benimle yatan biri yok mu? Hadi kabrin içine sokmasınlar, kabrin dışında bir döşek sersinler orada yat bu gece benimle, ben içerdeyim, sen dışarı da..!

Ey ölen insan; Seni isterse yüz milyon kişi taşısın onlar; bu herifi ne zaman gömeceğiz? Gömelim de üzerimize çöken ağırlığından kurtulalım, zûlmeti üzerimize bindi çabuk indirelim, o davul zurnayı geri kes, yarı da bırak gömelim ve dönelim, milyonların içinde yanında kalacak kimse bulunmaz.

Her birimize o gün gelecektir. İster davul zurnayla gitsin veya ilâhi tevhit ile gitsin, herkesin sırası geldiği vakitte onu da götüreceklerdir. Her iki halde o meyyît yâni ölü yalnız bırakılacaktır. Onun için bu milyonların kalabalığı bu meyyîte ne verecektir diye dikkat ettim. Hiçbir şey...Bende o meyyîte seslendim;

- Bunların bir tanesi senin yanında kalır diye ümitlenme.

- Beni bu kadar sevdiklerine göre belki ilk gece benimle yoldaşlık yapacaklar diye ümit ederdim ama sükût ve hayal kırıklığına uğradım, kabre indirdiklerinde o ipleri çekenler, beni tutanlar beni nasıl yalnız bıraktılar..!


Arkandan bu kadar milyonlar da yürüse, milyonlar seni gömecek, yalnız bırakacak ve dönecektir. İşte bitti, ne istersen ol. O cenâzeyi seyrederken bu gibi işaretler vâki oldu.

Bu ölüm meselesi dünya işine benzemez, ölüye ne kadar tâzim yaparsan yap dünya tâzimidir. Dünya tâzimi ölüye fayda vermez, hiç faydası olmaz. Orada biter, o kimse kendisini yalnız başına orada tenha bulur. Gözünü açacaktır.

Onun için ey insan; bu dünyanın hiçbir şeyiyle mağrur olma! Dünya kazancı seninle gitmez,Mevlâya kulluğun gider, Mevlâya kulluk yaptıysan o seninle Mevlâ arasındadır. Lâkin Mevlâya kulluk yapmadan gidersen işin zordur. Kemiklerinden yağ çıkaracaklardır.

- Kemiklerinden yağ çıkartması ne yâhu?

Kemikleri kıyma makinesi gibi bir makinenin içerisine koyarlar, düğmeye bastımı rırrr dedimi öbür taraftan kıyma gibi çıkar. Ondan sonra kazana düşer, kazandan yağı çıkar posasını atarlar. Atılan posa yeniden icad olunur, yeniden kabrin içerisine gelir, yeniden melâikeî kîram onu un eder tekrar kazana düşer. Böylece o insanın hakîkati meydana çıkacaktır. Dünyaya aldanmanın neticesi işte budur.

Şan şöhretin mağripten maşrığı tutsa, bütün dünyanın insanları sana selâm vermeye gelseler, bir şey ifâde edemez bir fayda vermez. Bir gün bizi de taşırlar. Eğer ele geçerse dünyada seni yıkarlar kefenlerler sonra derecene göre top arabasına mı, tayyareye mi koyar yürütürler. Yürüte yürüte kabrinin başına getirirler, milyonlar nasıl kabre indirildiğini seyreder. Nasıl başına yüzüne gözüne taş toprak kum attıklarını dünya seyreder.

Ey insan; Oraya seni tek başına yapayalnız alırlar, arkandan getirdiğin kalabalığı almazlar. Herkes evine aceleden döner;

- Sağa sola gel, bu kabri de ziyâret edelim.

- Yooo..! aman boş ver çok geç kaldım, gidelim kaçalım, çıkalım şu mezarlıktan.

Ne kadar dünya büyüğü olsa ve arkasından milyonlar yürüse sonunda kabrin başında onu yalnız bırakacaklar ve ayrılacaklardır. Yalnız kaldığın günde o âlemden gelecek olan vazîfeliler sana ne gibi muamele yapacak ona hazır ol.

Kulağından tutup mu çekecekler, elinden alıp seni hürmetle mi kabul edecekler, ona dikkat et. O günkü günde işin sağlam olsun. Arkandan milyonların koşturması sana kâr getirmez. Mühim olan nokta, kabre girdiğinde kabir sana nasıl olacaktır ve kabrini nasıl bulacaksın. Kulluktan kaçamaklık yapma, sonra yaparım deme, Cenâb-ı Hakk’ın sana tâyin etmiş olduğu hizmeti vaktinde yerine getirmeye bak.

Sultan Sensin Yâ Rabbi, ebedi Hayy..! olan Sultan Sen’sin, son gününde güzel karşılananlardan eyle.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

15 Aralık 2009 Salı

SOHBET DÜNYASI - 114 - İYİLERDEN OLMAK

İnsan günden güne iyi olmalıdır. İyi olmayan günden güne Allah’tan uzaklaşıyor demektir. Bu bir sohbettir; insan olan kimsenin günden güne insanlık faziletlerini kazanması lâzımdır;

- İnsanlığa yakışan nedir?

Güzel ahlâktır. Gün geçtikçe insanın bu dünyadaki vücûdunun varlığının, zâhirde terakki etmesi, olgunlaşması gerekir. Dünyada olgunlaşmayan adam âhireti beklese de olgunlaşamaz. Buna bir misâl verecek olursak; Dalında olan muza ilâç serpmeye veya buzdolabına husûsi sûrette koymaya gerek yoktur. Çünkü anasında pişmiştir ve olmuştur. Bazı muzları ham ve yeşilken keserler, sararsın ve zoraki tatlansın diye yüksek derecede soğuk buzluğa koyarlar ve ilâç verirler.

Hiçbir yemiş, anasının üstünde yetişmiş olduğu lezzette, tatta ve görüntüde buzdolabında yetişemez. Onun gibi, insan dünyadayken iyi insan olabilir.

- İnsanı iyi yapan nedir?

İyi olan kimse Cenâb-ı Hak’kın huzurunda O’nun rızalığına yakınlık elde eder. Ebedî şereften alır, dünyanın eğreti şerefinden vazgeçer. İyi olmaya gayret etmeyen bir kimse ham ve pişmemiş kalır. Onu ya soğuk cehenneminde veya ateş cehenneminde olgunlaştırırlar. Üzerindeki kötü sıfatları yakarlar veya ameliyat ederler. Sağ selâmet olduktan sonra cennete girerler.

Dünyada kemâl kazanan ve iyi olan kimsenin kalbi rahattadır, huzurdadır. Dünyadan giderken de telâşı yoktur. Kabrin içerisinde de gelecek melâikelerden korkmaz, ürkmez, çekinmez çünkü yabancı gelmez, soracakları suallere hazırdır. Mahşer gününde Cenâb-ı Hak iyi olan insanı Arasat meydanında bekletmez. Arasat meydanında bekleyenlerin yüzde yüzü, hepsi iyi olamadan dünyadan gidendir. Peygamber Efendimiz s.a.v.;

- Geride bir kulağın olsun. Diyor;

Kendi kendine ben iyiyim demek olmaz. Sen bir meclise oturduktan sonra, o meclisten kalkıp gittiğinde kulağını o meclise bırakıp git. O kulağın o meclisteki insanları dinlesin. Senin hakkında orada biriken kimseler ne diyorlar?

- Allah müstehâkını versin, Allah cezâsını versin, bereket aramızdan kalktı, sanki üzerimize dünya çökmüştü, herifin yüzünde meymenet yok, bastığı yerde ot bitmez, cehenneme gidesi, sarhoş olduk onun ağırlığından.

Diye lânet mi söyleseler hoşuna gider yoksa seni meth etmeleri mi hoşuna gider? Meselâ;


- Eyüp muhlîs insandır, temiz ve gayretlidir, himmet sahibidir, yalana tenezzül etmez, çalmaz, emeklerine acımaz, bir şeyden de şikâyet etmez, bu adam iyidir.

Diye halk ona şahadet ederse Cenâb-ı Allah bu kul iyidir diye kabul eder. Ama kendi kendine “ben iyiyim” dediğinde iyi olduğunun ispâtı; cemaatin arasında bulunduğunda, davet edilip oraya gittiğinde ve oradan kalktığında senin hakkında ne gibi ifâde verecekleridir. Eğer;

- Bu şeytan herif nasıl geldi hülle gibi aklımızı dağıttı..!

Diye şahâdet ederlerse o kötü adamdır. Halktan olan şahâdeti Cenâb-ı Allah kabul eder, onun için iyi ol. İyi bil ki, Hz. Allah huzuruna iyi kullarını alacaktır. Allah kendi huzuruna kötü kullarını koymaz. Bütün Peygamberler bu tembihle gelmiştir;

“Ey insanlar, yarın mahşer gününde içinizden iyileriniz alınacak, kötüleriniz de bırakılacaktır”

Allah’a yakın gelmek yâni Allah’ın huzuruna gitmek istersen iyilerden yazılmalısın. Kötüler ve işe yaramayanlar çöp gibi atılır.

- Sen nesin? iyi misin kötü müsün? Günden güne iyi oluyor musun, yoksa kötü mü?

Bu soruyu kendine sormalısın. Günden güne iyi olan kimseye ne mutlu, günden güne ahlâkı pis olan bedbahttır. Dünyada da sevilmez âhirette de istenmez.

İstenmeyen adam diye bir tâbir vardır. Bazı kimseler hakkında bizim memleketimize giremez derler. Makbûl olan, istenen adam olmak için uğraş. Kabul edilmiş, kapılar kendilerine açılacak olanlardan ol. Bu mühimdir bunun tatbikâtı lazımdır. Ağır ağır iyi olmaya gayret edeceğiz. İnsan diliyle, eliyle, kafasıyla veya malıyla iyilik yapar.

Ademoğlu iyilik yapmak için yaratılmıştır. İyilik yaptığı zaman insanların içinde ismi sayılır. İnsan kötülük yaptığı anda, insanlıktan düşer. Tâ ki tövbe edip düştüğü yere gelene kadar. İyilik yaptığında insansın, kötülük yaptığında insan değilsin. Bu da Peygamberlerin tâlimidir. İyilik yaptığın müddetçe insansın, iyilik yolunu bıraktığın vakitte hayvansın, çünkü insan kötülük yapamaz. İnsanın şerefi, Allah’ın ona vermiş olduğu husûsiyetleri melek sıfatlarıdır. Melâike sıfatı galip olduğu zaman insansın. Nefsani sıfatın ki hayvandır, hayvanî sıfatın sende zâhir olduğu vakit, o boyayı aldığında hayvansın.

Ciltlerle kitap okuyup yazmaya gerek yok, bu kolay meseledir. Allah bizi günden güne iyi olanlardan etsin. Erik, kayısı, kiraz ağacından ibret al, o ağaç

“yiyenler tat alsın ve yiyenler şükür Yâ Rabbi ne güzel yarattın bu kayısıyı deyip Cenâb-ı Hak’ka şükür etsin diye günden güne yemişini tatlandırmak ister.”

O ağaç sana şükrettirmek için hizmet veriyor. Ey Âdemoğlu! Sen Allah’a şükredesin diye ağaçlar çalışıyor. Biz bir kimseye hizmet verebiliyor muyuz ki o ;

- Yâ Rabbi sana şükürler olsun ki bu kulun bana bu kadar hizmet yaptı, senin lûtfu kereminle beni bataktan kurtardı, feraha çıkarttı. Diyebilsin.

İnsanoğlu şükretsin diye ağaçlar çabalıyor. Sen neden çalışmazsın? insanlar şükretsin diye hizmet ver, açı doyur, susuzluğu olanı suvar, çıplak olanı giydir, evsiz, yurtsuz olanı barındır, çoğu kul desin ki;

- Şükürler olsun Yâ Rabbi bu kulun bize bu iyiliği yaptı. O kulun geçmişlerine rahmet olsun. Allah senden râzı olsun.

Ey insanoğlu sen sen ol ki yaptığın iyilikten dolayı o kullar; şükür Yâ Rabbi desin. Çünkü darda olan kul daraldıkça sövmeye, küfretmeye başlar. Senin elinde iyilik yapmak varken elini çekme.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

11 Aralık 2009 Cuma

SOHBET DÜNYASI - 113 - DOĞRU YOLU BULMAK




Hicaza doğru gidecek olan biri; Mısıra giden vapura ve ya Şam tayyaresine binip;

- Yol yoldur, tayyare tayyaredir! mâdem yola girdik, bizde tayyâreye bindik, hadi gidelim! Diyemez.

Her tâyyare senin istediğin yere gitmez, senin istediğin yere o yola tayin edilmiş tayyareyle gidersin.Başka tarafa binersen başka tarafa yol alırsın. Sonra bir kere daha o yolu bulamaz, kurda kuşa yem olursun. Onun için yolun doğrusunu aramalısın.

Eğri yol çoktur ama doğru yol bir tânedir. Her girdiğin yol, seni istediğin yere götürür zannetme. Yolların üzerinde nereye gidecekleri yazılan tabelalar vardır. Bakarsın ve gidersin. Millet okuyamasa da çoğu yolların üzerinde cehenneme, bir yolun üstünde de cennete yazar.

Bu asırdaki Avrupa’nın çağdaş şehirleri, meselâ Londra veya Fransa cehennem gibidir. O yollara giden adamın dînini îmanını gözetmesi ve temiz kalması çok nâdirdir. Kanalizasyonları patlamış, yollarından sel suyu gibi pislik akan bir şehre, kim girmeye uğraşırsa batar. Atlayabilse bile pis su üstüne sıçrayacaktır.

Temizlik; temiz iş, temiz yol, temiz şehir...şimdi bulması çok zor. Bu zâhiri pisliklerden başka görünmeyen pislik daha fazladır. Er kişi odur ki o pislik üzerine atılmaz veya pisliğin üzerine batmaz. Dünyanın pisliklerinin içine girmemiş temiz kalanlara ne mutlu!

-
Bizim uğraştığımız mesele nedir?

Bize gelen insanların temizleneceğine dâir bir hizmet gösterilmiştir ki Allah’ı zikretmeyen adam temiz olamaz. Lâfza-î celâl yâni: “Allah Allah” lâfı, temiz ağızlardan çıkar. Ağız temiz olmasa çıkamaz ve o temiz nefes senin kalbine rahatlık verir. Pis nefes seni depresyona uğratır.

İlaç her şeyi halletmez. Bu zamandan daha çok ilâç kullanılan devir geçmemiştir. İlâçla yaşayan insanın hayatının tadı kalmaz. Genç insanlara da hastalıklar musallat olmuştur. Gençliğinde hastalanır bütün ömrü boyunca çeker, ömrü zehir zemberek olur. Harama gittiği için üzerine bir belâ düşer ve onu çeker. En sonunda kendini atıp kurtulmak ister.

Eskiden böyle bir şey yoktu. Hiç kimsenin kendini öldürmesini temenni etmesini veya o derecede vaziyete düşmesini istemeyiz. Lâkin günümüzün insanı sabırsız ve her istediği hemen önünde hazır olsun diye alıştırılmıştır. Din terbiyesi olmayan insan her şeyi önünde hazır bulsun ister. Sabrı olmayınca da “böyle hayat eksik olsun” diye kendini asar, vurur, denize atar veya yüksek binâdan aşağı atıverir. Din ve mâneviyatı olmayan birine azıcık sıkıntı geldiğinde dayanamaz ve ölümü seçer.

Ölüm tükenmek demek değildir. Sen ölmekle dünya hayatında tükenirsin ama seni diri tutan rûhaniyetin ölmez. Berzah âlemine yâni kabir ve mezar hayatına iner. Giden kimse rûhaniyetiyle o hayatın ya zevkine ya azabına düşer. Mezarlıktan sessiz bir yer yoktur. Hâlbuki yeryüzünde mezarlıktan daha gürültülü bir yer yoktur. Orada yatanların feryatlarından dolayı diğer sesler hiç kalır. Berzahta azâba çakılmış olan kimselerin ıstırabı insanoğluna duyurulacak olsa yaşayan insan kalmaz. O feryatların tesirinde düşüp kalpleri duruverir ve ölürler. O derecede şiddetlidir.

Bu âhirete âit olan meseledir, onun için insan mâneviyatına dikkat etmese ezilir. Dünyadaki hâdiseler onu ezer, ayağının altında sıfırlar. Her gelen dünyaya aldanmıştır, aldanmayan Peygamberlerdir. Dünyaya en çok aldanan en büyük ahmaktır. Şeytan, îmansızları ve hafif akıllıları aldatır. Şeytan her insanı bir belâya düşürtmek için uğraşır (Allah’a sığınddık)

- Şeytandan uzaklaştıran nedir? sıkıntı bastığında ne yapmalıyız?

“Lâilahe illâllah Muhammeden Resûllullah” dediğinde şeytan hemen kaçar sıkıntı geçer. Biraz sonra gene geldiğinde tekrar Lâilahe illâllah dersen gene kaçar. Şeytan gâfil olan insanın yanına yaklaşır, gözü açık olan adama gelemez.

Günden güne âhirete yaklaşıyoruz ve bir gün bizi bu dünya hayatından çıkarıp, berzah hayatına götürecek olan ölüm meleği gelecektir ve;

- Sana verilmiş olan emâneti ver bakalım. Diyecektir.

Bizden istenen emâneti eksiltmeden, kırıp dökmeden, harâb etmeden sahibine teslim etmektir. Îmanı berbat eden ve tutar tarafını bırakmayanlar elbette;

“Sana akıl vermişken bizi niye düşünmedin

Diye azarlanacaktır.

Bazen fotoğraf çekerler. Filme baktığında içinde otuz altı filmden bir tanesi bile yansa;

- Yazık oldu nasıl oldu da yaktık,

Diye insan eseflenir ve mahzun olunur. Öyleyse koca bir hayatı yakıp ta Allah’ın huzuruna gelen o zaman ne hale düşer? Hem o zaman insana görsün diye tam hisler verilir. İnsan Cenâb-ı Allah’tan o azarı işitince;

- Sen niye hiç secde etmeyi düşünmedin? Bu inanan insanın yaptığı iş mi?

Demesinin azâbı ve utanması, cehenneme gitmekten fazladır. Herkesin bu dünyadan çıkması muhakkaktır. İş odur ki, dünyadan çıkarken hayatını yakmış olmayasın, yanmış ve ya yanlış filmle dünyadan çıkıp gelmeyesin. İnsanın kendi senelerini inançsız ve ibâdetsiz boşa geçirmesi için ya zâlim ya da deli olması lâzım.

Günde bir defa düşünseydin bu rezâlete duçar olmayacaktın.
Onun için Allah bizi câhillerle beraber etmesin. Bir şey bilen adamla yürü, sana fayda getirmeyecek adamla yürüme, akıl kârı değildir. Kendi zararda olan seni de zarara düşürür. Kendi hastadır ve hıncından der ki;

- Bu da hastalığa tutulsun, bir ben mi hasta olacağım.

Şeytan onları diğerlerinin hayatı zehir olsun diye kullanır.

Gençler, kötü arkadaştan ve gece hayatından yâni yatsı namazından sonra başlayan hayattan uzak durmalıdır. Gece hayatı mümine yakışmaz. Îman ve İslâm hayatı yaşamak isteyen insan gece hayatı yaşamaz. Helâl yolu gözet ve haramdan kaç. Aksi takdirde Allah’ın haramdan niye uzak ettiğini günün birinde kabirde akrep, yılan veya bir ejderha sokup ısırdığında anlarsın.


Not: Ş.Nazım Kıbrısi hz. sohbetlerinden

10 Aralık 2009 Perşembe

SOHBET DÜNYASI - 112 - EÛZÜ - BESMELE.

Sohbet müminlere nasihat, askere cephane yerinedir. Cephanesi olmayan asker muharebede müdafaa yapamaz. Sohbet dinlemeyen kimse nefsine karşı gelemez, şeytanla muharebe edemez, dünyanın köleliğinden kurtulamaz. Askere cephane nasıl lüzumsa; müminlere, müritlere, tarikat sahiplerine sohbet o derecede lüzumludur ki mermi, cephane almak gibidir.

Nefsini serbest bırakırsan hudut tanımaz. Nefsine hudut koymalısın. Hududun öte yerinde tampon bölge dedikleri bir yer vardır. Tampon bölgeyi geçtikten sonra mayın tarlası vardır yâni mubah olan yer, helâl ile haram arası tampon bölgedir. Mubahı zorladığın zaman harama düşersin. Mubah işi geçtikten sonraki yer, mayın tarlasıdır, (Allah muhafaza) ya büsbütün adamı uçurur, ya elini, ya ayağını, ya da bir parçasını koparır.

Sürünün başındaki hiç bir çobanın,

- Benim sürüm akıllandı, her gün ben bu sürüye kumanda ediyorum artık zarar gelmez.

Deyip yatıp uyuduğu olmaz. Hayvan, helâl haram hududu tanımaz. Onun için nefsi boş bırakmaya gelmez. Çoban dikkat eder, eğer ziyâna giriyorsa hemen taş atar, ıslık çalar veya kelbi üstüne saldırttırır. Hayvan hayvandır, zararı ziyânı bilmez. Bunun gibi zararı ziyânı bilmeyen adam hayvandır.

Helâli haramı, iyiyi kötüyü, hakkı bâtılı ayırt edemeyen kişi hayvan sınıfındadır. Kendi halinizi murâkabe edin. İnsanın küçük çocuğu olursa:

“Ne yapıyor, nereye gidiyor, çocuktur bu aklı kesmez” diye üzerine titrer.

“Yâ Rabbi; Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsin eline bırakma”

Duasının mânâsı; bir gün, Seylân adasında yolda gidiyorduk, arabayı kullanan şoför göz açıp kapayıncaya kadar bir hamle yaptı ve arabanın önü darmadağın oldu, biz şaşırıp kaldık. Bu bir lâhzanın içerisinde gelen kazadır.

Kaza ânında gelir, onun için Cenâb-ı Allah ;

Gâfillerden olmayın! diyor,

Çünkü şeytan gaflet anımızı arar. Gaflet anımızı tuttu mu tuzağa düşürür. Şeytan üzerine bindiğinde, kontrolden çıkmış, frenleri patlamış, direksiyonu kopmuş bir araba gibi, bir lâhzanın içerisinde parçalanır. O kadarcık gafletin içinde, şeytan nefisle beraber ortaklık yaptı mı işin içinden çıkamazsın.

Gâfil olma. Günde on defa, belki yüz defa;

Eûzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm.

Demekten bıkma ve usanma, çünkü bu en azından şeytana silah veya mermi atmaktır. Düşmana karşı hareket halinde değilken bile asker kuvvet gösterisi için kurşun atar. Onun için Eûzübesmele çekmek, şeytana mermi atmaktır. Her ne zaman kalbine aksi bir fikir gelse, ne zaman aksi bir işte bulunsan, o zaman yanlış bir adım atarsın;

- Eûzubillâhimineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm... Yâ Rabbi hata ettik, döndük..!


Dediğinde şeytan vurulur. Sohbette uyuyan kimseleri uyandıracak, uyumayanı da uyanık tutacak kuvvet vardır. Cenâb-ı Hak bizi düşman eline düşürecek gafletten muhafaza buyursun.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

7 Aralık 2009 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 111 - RABBİN TERBİYESİ.

“Êrrahmân allêmêl kuran”

- Cenâb-ı Hak Kuran-ı Kerîmi kime tâlim etti?

Cenâb-ı Hak’kın tâlimi doğrudan Efendimiz s.a.v.’e dir. Efendimiz s.a.v.’ de Ashaplarına ve Sahâbeye tâlim ettirmiştir. Sahabeyi Kirâmda, sâir Ashâbı Kirâma ittiba eden, uyan insanlara yani Evliyâlara tâlim eder. Evliyâlara muhabbeti ve bağlılığı olan kimseye de yine Evliyâlar tâlim eder ve öğretir. Evliyâların tâlimi netice îtibâriyle baştan Cenâb-ı Hak’tandır. Cenâb-ı Hak bizzat kendisi de tâlim ettirir.

- Yâ Rabbi bize tâlim et.

Dendiğinde, Cenab-ı Hakk’ın, bir hocanın küçük çocuğa ders vermesi gibi düşünülmesin.

- Bize öğret Yâ Rabbi..!

Dediğimizde, bizim mertebemizde olan kimselere Cenâb-ı Hak lûtfu keremiyle bir kimse gönderir ve o yoldan öğretir.

Tarîkatun assohbe ve hâyru fîcemiyye

Bu söz kıyâmete kadar söylense, yine muktastır. Her gece her sofraya oturmada, envâi türlü yemekler önüne konsa insan gene ekmeği arar;

- Ekmek yok mu?

- Ekmeği ne yapacaksın ye!

- Biz daha kedi olmadık, kediler ekmeksiz yer.

HİKÂYE

Çölden bir bedevî gelmiş ve memlekete girerken bir fırın görmüş. Fırıncı hamurdan çeşit türlü ekmekler, börekler, çörekler, pideler, peksimetler yapmış. Bedevî doğru o dükkâna girmiş ve sormuş;

- Ben doyasıya ekmek yesem kaç para öderim?

- Yarım altın verirsen ben seni doyururum. Demiş,

O vakitler yarım altın bir ailenin bir aylık geçimine karşılıktı. Fırıncı;

- Bu arâbinin elinden yarım altını alayım, bu paraya iki çuval un alırım, zaten ne kadar yiyecek ki..! diye tamah etmiş.

Arabî demiş ki;

- Ben ırmak kenarına gidiyorum, ekmekleri gönderiver orada yiyeceğim.

Fırıncı çırağıyla oraya bir-iki ekmek göndermiş. Arabî ekmekleri koparır, çaya batırır gibi suya batırır lup yutarmış.

- Gene getir. Demiş.

İçerden fırıncı bakmış ki yarım altınlık ekmek bitti, bir altınlık ekmek gönderildi oda bitti, iki, iki buçuk, üç altın oluyor daha o bedevî demiş ki;

- Daha ekmek getir,

Ne biçim adam bu, hakikaten doymadı mı diye fırıncı şaşırmış, nihâyet;

- Daha doymadın mı?

- Bu dereyi akıttıran Allah’ın hakkı için, bu dere aktığı müddetçe yerim, senin fırının da bir şey bırakmam.

- Yarım altının yerine üç altınlık yedin helâl olsun ama artık git seni biz doyuramayız.