27 Aralık 2008 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI - 24 - GAYE NEDİR, NE OLMALIDIR.



- Hakiki îman mertebesi nedir?

Hakiki îman mertebesinde olan adamın maksat ve gayesi ilâhi ente maksûdî dır.

Benim istediğim, kast ettiğim aradığım, bulmak istediğim ve yetişmek istediğim sen’sin. Çünkü Allah’ın varlığı ebedî ve ezelîdir. Cenâb-ı Hakk’ın varlığı dâim ve kâimdir. Onun yokluğu düşünülemez. Başka her şeyin yokluğu olur, düşünülür mânâsı; hepsi yokluğa mahkûm olur. Asli varlık, evveli olmayan ebedi varlık, mutlak var oluş Allah’ındır.

Mümini hiçbir şey Allah’a doğru hareketinden men edip hakka doğru yürüyüşünü engelleyemez. Müminin önüne çıkıp;

“Beni ara beni iste, beni bul, beni kazan, benimle yetin” diye gözünü dolduracak hiçbir şey yoktur. Îmanı fırsat vermez.

Mümini dünyadan alıkoyan her şey dünyadan sayılır. Dünya mümini Allah’tan alıkoyarsa kötüdür. Allah’a doğru yürüyüşünde ona yardım ederse makbûl olur.

- Dünya melundur ne demektir?

Melun, lânetlenmiş demektir. Allah’ın yolunu isteyen kimsenin bana talip ol, nereye gideceksen ben senin önündeyim diye önüne geçer. Domuz Bolşeviklerin çocukları aldattıkları gibi:

- Allah’ı çağır size şeker versin,
O masum çocuklar, çağırırlar bir şey yok,
- Lenin’i çağırın!
Çağırırlar,
- Haa..! işte al şeker!

O domuzların şeytanlıkları gibi dünya müminin hemen karşısına geliyor;
- Ben varım nereye gidersin, ne istersin?

Dünyayı karagöz perdesinde oynatıyor gibi insanların önüne çıkarıp çeşit türlü gösteren karagözcü, şeytandır. Durmadan insanların gözünün önüne getirir.

Seni Allah’ı aramaktan eden her şey melundur. Dikkat et, hiçbir şey senin Allah’a doğru yürüyüşünü engellemesin ve yolunu kesmesin. Engelleri aşasın ve çengellerden kurtulasın. Sıratın üzerinde o engeller ve çengeller seni çekip cehenneme düşürecektir. Kalbinde dünya muhabbeti olan insan sırat köprüsünden selâmetle geçemez. Dünyaya muhabbet büyük bir çengeldir. Dünyayı Allah’ı bulmak için iste ve Allah’ı bulmak yolunda kullan.

- Dünyanın var oluşunun sırrı nedir, dünya niçin verildi?

Dünya, Allah’ı bulmak yolunda onu kullanasın diye verildi. Dünyaya tapıp kalasın diye değil. Aşıp ta Mevlâ’yı bulasın diye verildi. Bir basamaktır, basasın ve mâbuduna ulaşasın diye verildi.

Dünya murat değildir, maksutta değildir lâkin murat ve maksut için arada vasıtadır ve vesiledir. Vasıtayı sen maksut yerine koymamalısın. Tayyâre vasıtadır ama maksat Beytullahtır. Gönlünü tayyâreye verip te kalırsan, Beytullahtan mahrum olursun. Vasıtasız Kâbeye varamayacağımız için tayyâreyi isteyeceksin, arayacaksın, bulacaksın ve bineceksin. Dünya Mevlâ’yı bulmak için vasıtadır. Olmasa Cenâb-ı Allah dünyayı yaratmazdı. Şimdi dünyanın var oluşunun sırrı da meydana çıktı. Namaz vâsıtadır, gâye değildir. Oruç vâsıtadır, gâye değildir, zikir, cihat ve hacda öyledir.

- Gâye nedir?
Gâye Allah’tır, Mevlâ’dır. Her ne yaparsan vasıtadır ve Allah’a ulaştırmak, yaklaştırmak içindir. Şimdi millet şaşırıp gâyeyle gâyeye giden yolları karıştırıyor, yollarda kalıyor ve gâyeye ulaşamıyor. Maksadını aydınlık tut ve maksadını bil. Maksada yetiştirecek vasıtadan da gâfil olma.

Öyleyse Allah bu dünyayı niye yarattı? Diye sorma. Yarattı ki Mevlâ’ya giden yoldur, vasıtadır. Bineceksin ve yetişeceksin. Lâkin bu vasıta çok güzel senin nefsâniyetini okşuyor, sevindiriyor diye gâyeyi unutup ta tayyâredeki yem yiyecekle, uçuşla, seyir ile meşgul oldun mu gayeden mahrum kalırsın. O tayyâre de lânetlenir içindekiler de. Buna dikkat et.

Cenâb-ı Allah bizim gözümüzü kendisinden başka yere döndürtmesin. Allah’a bakalım.
Bir söz var tavuk su içer Allah’a bakar derler (Suphanallah!) O söz ibret içindir. Boş söz değildir. O hayvan hayvanlığıyla;

- Bu suyu, bu hayatı veren Mevlâ’ya bakayım şükredeyim. Der.

Sen dünyayı gâye tutarken, nerede insanlık, nerede insanı kâmil rütbesi. Sözü ters anlama, dünya var Mevlâ var, lâkin dünya Mevlâ’ya giden yoldur, akılsızlık edip de yolda kalma. Mevlâ’ya gitmeyi unutuyor, piknik yapıyor. Saraydan sana dâvet olsa, pikniği çok beğendik deyip yatsan, orada kalır, kurda kuşa yem olursun. Dünyada kalma Allah’a yetiş. Dünyaya dünyada kalmak için değil, Mevlâ’ya gitmek için geldin.

Sultana git sultana, zindana değil ey akılsız, zindana koşma, zindandan çıkmaya bak Sultana koş Sultana. Ezel, ebed Sultanına.




Not. Ş. Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 23 - YAŞAM VE ÜMİT

Kalpleri bir olan yani kalpleri birbirine uygun olan kimselerin topluluğu Allah ve Resulüne sevgilidir. Allah ve Resulünün sevdiği bir topluluk dünyada da ahirette de sevilir. Bu bilinen bir şeydir. Lâkin insanlar âhireti unuttukça birbirine girişiyorlar.

Dünya muhabbeti insanları sarhoş ediyor ve o sarhoşlukla ne yaptıklarını ne ettiklerini düşünemiyorlar, bilemiyorlar ve ıstırap çekiyorlar, huzursuz oluyorlar, günleri rahatsız olarak geçiyor. Yarından ümitlerini kesmişler, çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. Yarın ne olacağını Allah bilir. Olacak şeyin korkusu insanlara geliyor, mesela altı ay sonra gelecek vukuatın korkusu ve ya bir sene sonra gelecek bir korku insanların huzurunu kaçırıyor. Rahat edemiyorlar, korku ile ümitsizlik arasında kalıyorlar. Ümidi kaybolan insan ne dünyaya ne de ahirete yarar. İnsanı ayakta tutan ümittir.

- Dünya ehlinin ümidi nedir?
Dünya ehlinin ümidi; dünyada çok kalmaktır. Dünyada çok kalabilirsin ancak seneler arttıkça kamburun çıkmaya başlar. Senelerin yükü omuzlarından bastırır.

Dünyada uzun yaşamak insana bir rahatlık vermez. Buna bir misal verecek olursak; Yeni arabayla eski araba bir değildir. Yeni arabaya binip gaza bastığında neredeyse uçar. Eski arabanın hareketi ağırdır. Eski arabanın motoru zamanla zayıflar, içindeki alet edevat aşınır ve zor hareket etmeye başlar. İnsanda yaşlandıkça gerilemeye başlar. Çünkü insan bu hayatta ebedî kalmak için yaratılmamış, bu dünyadan gitmek için yaratılmıştır.

Bu dünyadaki insan günden güne bir zaman için yükselir bir noktaya vurduktan sonra düşüşe geçer. Düşüşe geçtiğinde bütün âzâları gerilemeye başlar.
Dünyada uzun ömür eğer ibâdet için değilse insana hiç yaramaz. İbâdet için olursa Cenab-ı Allah rûhani kuvvet verir. O rûhani kuvvetle insan uhdeliğini kaybetmez, âzâları gerilemez. Genç ve dinç olur. İbâdet kuvveti olduğundan ruhaniyeti onu taşır. İbâdet ve taatı olmayan insanı gençlik çağında fizikî bünyesi taşır.
Fizikî bünye bataryayla çalışan bir alete benzer. Eğer bataryadan aslî merkeze kendini bağlayabilirse, bataryası bittiğinde, öteki güç devam eder. İbâdet sahiplerine ve zikir ehline mesele yoktur.

- Neden?
Rûhani kuvvet onları taşır. Batarya dursa bile onu yürütecek rûhani kuvveti hazırdır. Dünya ehlinin ümidi; bu hayatta, bu dünyaya daha çok sahiplik yapabilmek, dünyadan daha çok zevk alabilmektir. Kendilerine göre cismâni isteklerini toylamak. Her zaman için zevk-ü sefayla geçinmektir. Dünya zevklerinden mahrum olmamayı temin etmek içinde ne çare varsa hepsine hücum ederler.

İnsanın tabî gücü gerilemeye başladımı bütün âzâlar inmeye başlar. Yani gençlik çağındaki alacağı zevki bulamaz. Bununla beraber dünya ehlinin ümidi çok yaşamaktır. Çok yaşamak ibâdet maksadıyla olmadığından bataryalar duracak, bataryalar durduğunda artık hayat çekilmez yük olur ve ne zaman ölsekte kurtulsak... diyecekleri gün geliverir.

İbâdet ehlinin ümidi ebedi hayat hakkındadır. İnancı olmayan kimsenin ümidi; ne kadar çok yaşayabilirsem yanıma kâr kalacaktır diyedir. İnanmadıkları için onların ölümden ötede ümitleri yoktur. İnanan kimse ebedi hayatı ümit eder. Ümit ettikten sonra bu dünyanın hiçbir şeyi artık ona ağır gelmez.

- İnanan birine bu dünya niye ağır gelmez?
Bu dünya hayatı bittiği andan itibaren bizim için ebedi hayatın günleri başlar. Ebediyet sonsuzluktur. O tarafa atladıktan sonra, ayağını o tarafa bastığında korku kalmaz. Cenâb-ı Hak’tan ümit: o tarafa o adımı selametle atabilmektir, çünkü çokları aşağı düşer. Aşağı düştümü bitmiştir. Artık yukarı çıkması yoktur. Îman eden kimsenin ümidi; bu son geçidi geçebileceğine dâirdir.

- Cenâb-ı Hak’ın keremiyle bu dünya ile âhiret arasındaki geçidi geçebilirim.
Ümidi onları ayakta ve zinde tutar. Ümidini kaybeden insanlar, toplumlar ve milletler tükenmiş mahvolmuştur. Milletleri de, toplumları da ayakta diri tutan îmanlarıdır. Îman müessesesi yıkıldı mı bitti. Bizim cahtımız gündüz ve geceleri Cenab-ı Hak’kın emrini tutmaya gayret etmek ve namaz meselesine dikkat etmektir. Çünkü ona dikkat eden o köprüyü geçecektir. Dikkati olmayan muhakkak düşer.

- Nereye kadar düşer?
Allah’ın emrinde belki onların düşüşü sonsuza kadar sürer. (Allah’a sığındık) korkunç bir karanlık ve korkunç bir sona doğru gitmek felaketlerin en dehşetlisidir. Dünyadan âhirete geçeceğimiz geçitte, nasıl geçeceğimize dâir her gün her namazda Cenab-ı Allah’a niyaz etmek lâzımdır ki:

“Yâ Rabbi bu geçidi geçelim”,
“Eğer kademi sıdk sahibiyseniz geçersiniz”
Diyor Cenab-ı Allah. Kademi sıdk: doğru adım atan demektir. Doğru adım atan kimselerseniz geçersiniz. Doğru basmayan geçemez. Eğri bastığında o kadar derindir ki ne ip yetişir ne halat. Allah bizleri kötü âkıbetten saklasın.


Ümidini kaybeden insan bitmiştir, insanı dünyada yaşatan ümittir.

Dünya ehlinin ümidi başka, ahiret ehlinin ümidi başkadır. Dünya ehlinin ümidi sonunda kendisiyle beraber söner. Ahiret ehlinin ümidi sonsuzdur, sonsuza dek gider ve ümidi artar. Ümidi hakikate çıkar. Cenab-ı Hak onu ümitsiz koymaz ve ya ümit ettiğinde onu mahrum bırakmaz.

Not. Ş.Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

20 Aralık 2008 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI -22 - ÖLÜM GERÇEĞİ



Dünya hayatını herkes biliyor ve tanıyor.

Bu asırdakiler kadar insanlıktan uzaklaşanlar geçmiş asırlarda gelmemiştir. Kabul etmeyenlerin bize zararı yok ama kendisine zararı vardır. En azgın, en kâfir, en asi, en nankör, en kanlı, en vahşi, en tabiatsız, en cani, en zâlim, en yalancı, en dinsiz, en îmansız insanlar bu asırdadır. İnkar etselerde kabahat sahibi kürk olsa kimse onu omuzuna atmaz. Kabul etmez!

Zulmûn zirvesine ulaşanlar, medeniyiz diye kendilerini satarlar ama Allah tutuşturdukları ateşle kendilerini yakar. Kazdıkları fitne çukuruna kendileri batar. Yaptıkları kötülükler kendilerini bulur, icad ettikleri silâhlar kendilerini vurur. Onların alacağı budur.

Cenab-ı Allah’ın görmesi ve işitmesi bizim gibi değildir. Bizim görmemiz ve işitmemiz çok sınırlıdır lâkin Cenab-ı Allah her şeyi gören, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Azgın insana müstehakını veren, yolunu gözeten kulunun hakkını vericidir. Cenab-ı Allah;

“Adâlet mîzanını koydum, benim adâlet ölçüm hiç yanılmaz”

Bugün değilse yarın veya bu hafta olmazsa gelen hafta bir gün Azrail as. pençesini onunda sinesine vurunca tepinmeye başlar;

- Kurtar beni..!

Diye bağırır. Bir Lokman hekim değil, bin Lokman hekim gelse onu kurtaramaz. İnanmamakla insan başını kurtaramaz.

- Ben hiç bir şeye inanmıyorum!

Öyle der ama Allah’ın hükmünün sınırından dışarıya çıkamaz.

- Ben bir şey kabul etmedim, ben bu hapın zehirli olduğuna inanmıyorum, yutarım...! Diyerek zehirli bir hapı yutsa zehirlenir.

- Ben bu yılanın zehirli olduğuna inanmam. Elimi ısırsın bakayım. Diye inanmayıp yılana kendini ısırtırsa, zehir onu şişirir davul gibi yapar,olduğu yerde kalır.

Onun için yirminci asrın insanının en çok Allah’a inanması gerekirken bilakis en çok küfredenler ve Allah’a asi gelenlerdir. Halbuki okudukça Allah’ı tanımaları gereken yerde şeytanı tanıyorlar. Doğrulacakları yerde eğriliyorlar. Allah’a itaat edecekleri yerde şeytana, ahirete inanacakları yerde dünyaya inanıyorlar.

- Dünyanın nesine inanacaksın?

Bir insanın elinde yağlı halat olsa, karşıda kendisinden kuvvetli beş adamda onu çekse, o halat o tek adamın elinden kayar ve düşer gider. Dünya budur. Onun için inanmamak insanı kurtarmaz ki;

- Ölüme inanmıyorum..!
- Nasıl inanmazsın yahu ölenleri görmüyor musun?
- Ben de öleyim ona göre inanayım,
- Ölümden sonrasına inanmıyorum.
- Peki, inanmam dersen sen bilirsin, öldüğünde inanırsın.

Ellerin tutmadığı, ayakların yürümediği zamanda çukura götürecekler ve kabrin kıble tarafına çevirip kapatırlar. Kürekler dolusu toprak serperler gözünü açtığında hiç bir şey göremezsin. Hristiyanlarda daha beter, onları tabutun içine koyduklarında ne yukarı, ne sağa, ne sola bakamaz, onlara hiç mesafe yoktur.

Sencileyin bir gün seni de kapatacaklar. Bırakacaklar..! Koca Kral Hüseyin’i kaldırdılar, iyice ittirdiler ki gözünü açtığında hemen karşısında mezarın yamacı vardı...

Hasılı kelam ellerin, ayakların tutmadığı zaman geldiğinde ne yapacaksın ağam paşam?

- Ölüme inanmam dersen ölümden ötesi ne?

Ölümden ötesini biz seni oraya bıraktığımızda görürsün. Hiç kavga etme! Onların çoğunu mezarlığa davul-zurnayla, dümbelekle getirirler ve sonra öyle bir kaçarlar ki;

- Var haşrol içinde.! Vazifemiz bitti, biz de sana boru çalmaktan yorulduk.

Seni toprağa verirler, üzerine toprağı çekerler. İmamın kimse ileri gelir. Sana bir fatiha halkın ihsanı demiş aşık...Ondan sonra tuh!... Kırbaçlanmış gibi kaçarlar. Orda yanacak olan senden başkası değildir. Kabir sualleri başlar;

- Gel bakalım ahbab ne yaptın ne eyledin dünyada?

Bunu peygamberler bildirmiştir. Her kabre inen kimseye orada bir kapı açılır, tabî bunu dünya ehli görürse olmaz. Kapı açıldığında bir kimse içeriye girer selâm verir. Mümin ve salih amel sahibi kişiyse, o kişinin yüzüne bakmaktan doyamaz, güzel kokusundan ve ondaki güzellikten mest olur.

- Ya mübârek bu kara toprağın içerisinden çıkan sende kimsin? Bu ne hoşluk, bu ne cemâl, kemâl yâ Rab?

O artık herşeyi unutmuş, dünyadaki çektiği eziyet ne varsa hepsi bitmiştir, onun kalbi ona o derecede akar ki;

- Ey Allah’ın sevgili, temiz, mûmin, saygılı kulu, beni tanımadın mı?
- Tanımak sözü neyi ifade edebilir, ben bütünümle seni tanımaya âşık oldum.
- Sen beni tanımadıysan kendimi tanıtayım. ben senin dünyadaki güzel amellerinim, temiz işlerin, hizmetlerin, hayırların, sâlih amellerin, ibâdetlerin, taatlerinim, Cenab-ı Hak beni bu sûrette yarattı seninle kıyâmet gününe kadar buradayım.

O insanın ferahı bütün dünyadaki felakete uğramış insanlara dağıtılsa ferahtan çılgın olurlar.

Bir kimseye de sol tarafta bir kapı açılır ki bir zifir, bir pis koku, diri insan o kokuyu alsa bağırsakları dışarı dökülür, öyle murdar ve kerih bir koku içeriyi dolduracaktır. Gürüldeme, guruldama acâyip korkunç seslerle yollar açılır. İçeriye o girmeden insanın aklı kaçar, o simsiyah karanlık gibi kapının içinden iki nokta gibi gözler...Hani bazı korkunç filmlerde gösterirler ya.. Vücudunun her bir tarafında pislik ve irinler akarak, tiksindirici kerih bir sûrette biri orada zuhur edip gelmeye başlar. Ne kadar pis manzara, acaba nereye kaçsam diye gözünü kapatsa da içeri girer;

- Beni tanımadın mı?
- Ben seni tanımaktan Allah’a sığınırım.
- Allah’a sığınmak şimdi mi aklına geldi?Dünyada seninle beraberdik, çok hoş gezerdik, beraber gece klüplerinde, pavyonlarda nataşalarla beraber, seninle değilmiydim bre edepsiz? Gel bakalım o pis amellerin sahibi nereye kaçabilirsin? O vakit benimle hoş beş idin, gece olsada içsem, yiyip içip bilmemne yapsam davasındaydın. Ben işte oyum, o pislik amelinim ve şimdi seninle beraberim. Dünyada nasıl kaçmadıysan şimdi bende kıyamete kadar senden ayrılmam, geeel...!

Dediğinde (Allah’a sığındık) kaçacak yer var mı? İster inan ister inanma! Biz söyleyeceğiz, yarın kabre indiğinde;

- Aman Şeyh efendi söylediydi ne iş ettik!

Ne iş ettiysen ettin. Dünyada temiz durup, insanlığını unutmazsan, sana kıyamete kadar yoldaş olacak arkadaşın güzel olur. Pis işlerin içerisine girersen senin yoldaşın pisliktir . Cenab-ı Allah o sûreti yaratır, kolları çok kuvvetlidir hiç ayrılmaz, kaçacak yer var mı?

Uzak mesafeden çok fenâ kokusu çıkan kabirler vardır. Bunu o toprağa hamdederler ama toprağın değildir aslında o pis kokudan gelir. Toprak kokusuyla karıştığında bizim ruhaniyetimiz onu alamadığından, uzaktan cismani koku verir. Bâzı defa kabristana giderim bilhassa yaz zamanında rüzgâr estiğinde. Öyle ağır bir koku gelir ki, insanın kabristandan kaçası gelir. İçindeki hâli hiç sorma! İnsan toprağın arasından çıkan kokuya dayanamazken toprağın içinde yatanın hali nasıl olur ki? Dünya münkirle dolmuş, hâlâ;

- İnanmayız !

Diyorlar. İnanmayanları kabristana götürecek değiller mi? götürmeyin beni, inanmazdım, gömmeyin beni atın dese, dışarı atsalar köpekler bir gecede hakkından gelir hemen. Sabaha kadar etlerini sıyırıp bitirirler, ertesi günü de kemiklerine başlarlar, köpeklerin dişleri sağlam ya hemen çatur çutur yerler biter gider.

- Eeee..! Ahbab inanır mıydın, inanmaz mıydın?

Hâsılı kelâm bu hayat çok kısa hayattır. Bu hayâtın şenliği zaten otuza, kırka belki kırkbeş yaşına kadardır. Seksen-doksan yaşına kadar yaşayan birinde artık hayatın tadı kalmaz. Hayatı, insanın fizîki varlığıyla ölçen adamlar kırklı yaşlarda tükendiğinde onlar için hayatın mânâsı kalmaz. Lâkin hayatını ruhanî varlığıyla mütâla eden kimse yüz yaşında da olsa onun hayatı hayattır. Onun hisleri eskimez, eksilmez, yıpranmaz, dâima yenidir. Ruhâni hayatına değer vermeyen insanın kırk ve ya elli yaşından sonraki hayatının bir değeri yoktur.

Çocuk gözünü açar, altı yaşından itibaren otuz yaşına kadar mektepte uğraşır;

- Biz diplomayı alalım derken gençlik çağımız bitmiş yâhu! En kıymetli çağım bu diplomayı almak için geçti, şimdi hangi kapıya gitsem; Sana iş yok, aylık yok, yerimiz yok diyorlar ne yapayım, bu yaştan sonra ırgatlık mı yapayım işportacılık mı, evlensem beni kim alır, ne iş yaparsın, evin araban bilmemnen varmı? diye sorarlar.

Zaten o vakite bilmemne de biter...Sıfırlandıktan sonra bir şeye yaramaz olur. Kırk yaşına yaklaştımı iş bitti, hayatta ümidini kesmiş olduğu halde yaşamı büsbütün çürümüş gitmiştir. Yirminci asrın gençlere hediyesi budur. Aldatılmış genç bir nesil. Baştakiler gençleri aldatıyor. İş güç yok, bu zamanın insanları kibir ve gururlarının kurbanı oluyorlar, zannediyorlarki o diplomayı aldıklarında bir şey olacaklar. Evet, diplomalı işe yaramazlar sınıfı.
Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 21 - ALLAH YOLUNDA TRENİ KAÇIRMA

Hiçbir şey seni Allah’ın yolundan alıkoymasın, Hiçbir şey Allah’tan daha kıymetli olamaz. Etrafımızda olan her şey fânidir. Mevlîdi şerîfi yazan Süleyman Çelebi Hz.(Allah derecatını âli eylesin), Cenâb-ı Hakk’ın azâmetini çok basit kelimelerle târif eder;



Ol dedi bir kerre var oldu cihan

Olma derse mahvolur ol dem heman



Ol dedi bir kerre; çok basit kısa bir sözle Cenabı-ı Hakk’ın azâmet ve kudretini avam tabakasına anlatıyor. Ol; kûn feyekûn, ol dedi hemen oldu. Kün Arapçada ol mânâsındadır. Kêf harfiyle nûn harfidir. Kêf ile nûnun kûn olması için; kaf nûna vurduğu vakitte kûn olur. Kaf nûn harfine yetiştimi emir meydana çıkar yani nûna yetişmeden o derecede süratle Cenâb-ı Hakk’ın istediği vâsıl olur.



Ol dedi bir kerre var oldu cihan; Burada cihan dendiği zaman halkın dilinde cihan âlemdir, kâinattır. Cihan avam tabakasına daha yakın bir sözdür. Kâinat dediği vakitte daha yüksek bir tabakaya hitap eder ama avamın gözünde cihan dedin mi her şeyi içine alan büyüklük mânâsındadır.



Olma derse mahvolur ol dem heman; Varlıktan kaybolur biter, senin arkasından koştuğun ne varsa, bütün cihan olsa değeri müsâvisi sıfırdır. Onlardaki varlık kün emrine bağlı yâni ol emrine bağlıdır. Olma emriyle kaybolur ve mahvolur biter.



Allahu Teala istese kâinatı bir an içerisinde yokluğa gönderir, yok eder. Kûn! emri verildiğinde, o emir katiyen geri çevrilmez ve karşı gelinmez. Bir an-ı vakitte bu kâinat gibi milyonlar ve milyarlarca âlemleri halkeder. Allahu Tealaya yorulmak yoktur. Yoruldu mu, O’nun üzerine yükü koyan başka kuvvet var ve o yükü kaldırmaya insanın zorlandığı gibi zorlanır demek olur: Ama Allah yorulsa, Allah olmaz (haşa)! yani Allah yorulmaz.



Allah sana yorulmayı ve zıddı olan rahatlığı verdi,

Hayatı verdi ve zıddı olan ölümü verdi,

Gündüzü verdi ve zıddı olan geceyi verdi,

Yazı verdi ve yine zıddı olan kışı verdi.



Cenab-ı Allah istediğini yaratır. Herşey O’nun Ol emriyle varlığa gelir. O’nun için zorluk yoktur, ağırlıkta değildir. Semâ-î dünya dediğimiz gökyüzü yıldızlarla ve kerkeşanlarla doludur. Hepsiyle bir bir alâkadar olan Cenab-ı Hak’tır.



Hiç şüphesizdir ki, hiç bir şey kendi haline bırakılmaz. Kendi haline bırakıldığında kaybolur ve varlıktan çıkar. Bu âlem kendi haline bırakılmadığı için ilâhi iradenin altında yürür. Allah dilediğini yapar, dilediğini yıkar. Diriltir ve öldürür. Dilediği gibi kış veya yaz yapar. Dilediği mahlûkatı kimseye sormadan tüketir ya da yaratır.



Allah, Allah’tır. Allah’ın şânı yücedir ve O’nun yüceliğine ölçü bulunmaz, azâmeti kibriyasına hudud yoktur. Eğer Allah c.c. azıcık yorulsaydı o azıcık yorulmalar O’nu ezecek (haşa!) mağlub edecekti. Azıcık:



- Meselâ ne kadar az?

Bizim hayal hududumuzu aşan bir okyanusun, uçsuz bucaksız sahilinin içinde toplu iğne kadar yorgunluk gelse, o birike birike hepsini sarar ve Onun Allah’lığı kalmaz (haşa)! O zaman acz iczar etmiş olur ki; Allah âciz olmaz! Ezelden ebede acz O’na hiç bir suretle ulaşmaz. Acz bizim mikyâmızdadır. Cenab-ı Allah yorulmaz.



Cenab-ı Hak Ramazan-ı Şerif için “sayılı günler” demekte: bu sayılı günler otuz gün değil, otuz milyar olsa veya hayalinin yetiştiği kadar sıfır ilâve etsen ve onu ikiyle çarpsan yinede bir gün bitecektir, çünkü sayılıdır. Mânâ okyanusunda bizim aklımız çok ufak kalır. Bu muazzam seneler ve zamanın içerisinde bir noktacık olsa, o noktacık bir gün gelecek, o hayalimizi zorlayan okyanusu bitirecektir.



- Bitmeyen nedir?

Sonsuzdur. Onun için dünya hayatı için koşturma, rızık çok koşturmayla artmaz. Allah bize neyi taksim ettiyse o gelecektir. Dünya meselesinde insan yorularak bir şey kazanmaz. En çok yorulan çobanlar, çiftçiler, ırgatlardır ve onların aldıklarına baktığımızda, şehirde masa başında oturan birinin kazancının yanında çok az kalır. Biri oturur, öbürü çalışır.Çalışmayla Allah c.c.ın tayin ettiği rızık artmıyor, para için çalışmak yorgunluktan başka bir şey kazandırmıyor.



Onun için insan ahiret meselesinde sonsuzu kazanmaya gayret etmelidir. Sonsuzu tutabilip yakalayabildiyse ebediyete dek gider. Sonsuzu yakalayamazsa, koştuğu derecede bir yere kadar varıp ordan sonra hafifleyip, zayıflayıp, yorulup ağır ağır kesilerek olduğu yerde kalacaktır. Ama bazıları da devam edecektir. Trenin içinde treni yakalayan oturur, yakalayamayan ne kadar yanından koştursa treni tutamaz. Trenin içine atlayan rahat olur.



-Tren nereye kadar gider?

O tarafın treninin durağı yoktur, daima yürür. Sağda solda görüntü için duraklar var ama trenin durması ve yolun bitmesi yok, daima sürer. Mühim olan ebediyet katarını yakalayabilmektir. Treni yakalayamayan olduğu yerde durur. Ebediyet katarını yakaladıktan sonra istersen hayvanlara mahsus olan üstü açık veya üstü kapalı hayvan kargosuna girsen de olur. O gün geldiğinde Sırat köprüsünden en son düşe kalka, gelen alevlerden yana tutuşa kömür köfte haline gelmiş vaziyette geçebilen kimsenin nefsi;



- Benden büyük talihli var mı? Yandık ama geçtik, aman ne saadet! Diyecektir.

Sırattan geçerken düşenlerden olmayalım. Ahiret yaklaşıyor, bunlar sayılı günlerdir. Ümmeti Muhammedînin ömründen dile kolay bin beşyüz sene geçmiştir. Ne Allah’ın kulları, ne sultanlar, ne krallar, ne imparatorlar, ne beyler, ne paşalar, ne zenginler, ne kibarlar, ne âlimler, ne peygamberler geçmiş ve hepside son kafilelerin geçmesini bekleşip diyorlar ki;



- Bakıyoruz ama son kafileler daha gelmedi...!



Artık kırmızı ışık yandımı geçiş yoktur, Bitti.

Bir gün yaklaşıyor ve dünya üzerindeki bütün bu rahatsızlıklar, insanları tedirgin eden haller, o sırattan düşe kalka geçen adamın haline benzer. Geçecek ve düşmeden geçerse elbetteki Cenab-ı Allah’ın ilâhi lütfuna mazhar olmuş demektir, Ondan ötesi selamettir. İşin esas noktası ebediyyet katarını yakalayabilmek için gayret etmektir.



Dünyada binalar, çift çubuklar, bağlar, bahçeler, hanlar, hamamlar, arabalar veya bankalar bizi beslemez. Treni yakalayan kurtardı, kaçıran kimsenin çekeceği vardır. Sende bir parça hızlan ve gayret et. Geçen gün biri vefat etmişti, bütün millet bağıra çağıra ağladı, bunun üzerine biz de dedik ki;



- Ey filân kimse yakalayabildin mi?

Yakalayabildiysen işin iş, Bunların ağlamasına bakma, istedikleri kadar ağlasalarda faydası yok. Üzüldükleri senin aralarından ayrılmaklığındır.

Bağırıp çağıran insanların aklına “Cenaze sahibi ebediyet katarını yakalayabildimi, yakalayamadımı” diye bir şey gelmiyor. Onu soran yok çünkü mühimi bilmiyorlar. Olup bitenleri onun ruhu görür.



- Ey mümini, o tepinmelere bağırıp ağlamalara aldırma. Sen yakayı kurtardın ya, şimdi ne mutlu canına! Mutluluklar dileriz, Allah’ın Rahmetleri ve inayetleri üzerine olsun. Diye melekler müjdeler ve tebrik eder.



Allah treni kaçıranlardan etmesin. Rızâlık trenine binebilmek ve Allah’ı hoşnut ederek dünyadan çıkabilmek en büyük mutluluk nişanıdır. Müjdelenenlerden olalım. (Amin)




Not. Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden

SOHBET DÜNYASI - 20 HAYIR VE ŞER

Şeyh Abdullah Dağistâni Hz.leri öyle söyledi;
“El hayır, fil el hayrukî mavaka”: Hayr olan şeyde, hayır
vardır.
Bu bir tâlimdir ki insan bir şeyi şerre yormasın, hayra yorsun hayırdır inşallah desin çünkü;


Hak şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayr eyler,

ârifâne seyreyler,
Mevlâ görelim neyler,

neylerse güzel eyler.

Bu bir sohbettir ve sohbet insanları uyandırmak içindir. Dünyada her şey olur olmayan şey yok. Bizim aklımızdan geçende oluyor, geçmeyen de oluyor.
Dünyada hayır var, şer de var. Hayır ve şer pazarlanmaktadır. İsteyen hayır satın alır isteyen şer satın alır. Hayır alınız diye teşvik vardır. Şerre yaklaşmayınız diye onda da tahzir yâni sakındırmak vardır. Tabî şerri pazarlayan şeytandır hayırı pazarlayan Peygamberlerdir.

- Şer nedir?
Şer: İnsanların gerek cismâni hayatına gerek rûhani hayatına zarar veren iş ve harekettir
, niyet ve tavırlardır. Şer; zarar verir, onun için yasaklanmıştır.
İslâm dîni glôbal, bütün dünyaya hükmeden bir dindir. Aynı zamanda bütün asırlara hükmeden bir dindir. Fazlalık kabul etmez çünkü gereği yoktur. Noksanlık kabul etmez çünkü noksâniyet bir şeyi ayıplı gösterir. Onun için İslâm da ne fazlalığa, ne eksikliğe yer yoktur. İslâm tam ve mükemmeldir ve insanlara şerri de bildirmiştir yani insanların fizîki bünyelerine ve ruhaniyetlerine zarar yapacak olan sekiz yüze varan yasak bildirilmiştir. Hangisi sana rast gelirse yapma! Diye hitap var.


- Hayır nedir? Dünyada pazarlanan hayır nedir?

Hayır: İnsanlara gerek dünya hayatlarında, gerek âhiret hayatlarında fayda getiren iş ve hareketlerdir. Bunlar hayır endeksinde endekslenmişlerdir. Demek ki insanların bütün hareketleri bu iki lêvhanın altında durur.

Hayır ve şer; İnsanın bir kendi irâdesini kullanarak düştüğü bir hâl olur.
Birde kendi irâdesinin dışında insana bir şey gelir. O da imtihandır ve iptilâdır. Cenâb-ı Hak kullarını hayır ve şer ile imtihan eder. Mümin kendi irâdesini dâima Allah’ın irâdesine bağlar ve Allah’ın irâdesine kendisini tâbi kılıp ilâhi irâdenin tecellisi neyse ona teslim olur. Teslimiyette selâmet vardır ve sıkıntıların içerisinden genişlik gelir.

Diyelim ki insanın başına kendi irâdesini kullanmadan bir hâl geldi şer sûretinde göründü. Kendi irâdesini araya sokmadan onu kabûl eden kimse, o imtihandan selâmetle çıkar. Şer sûretinde görünen, onun hayrına döner.

İnsanların şehvet veya gazap yoluyla işledikleri şerler, şer levhasının altındadır. Cenâb-ı Hak bunlara karşı bazı kullarına dünyada bir cêza verir ve o cêzanın zahmetinden dolayı, o kulun müstahak olduğu âhiret azabını kaldırır ve onu temize çıkarır.
Bir de Cenab-ı Allah gene imtihan olarak, kulun irâdesinin dışında üzerine bir şey gönderir. Cenâb-ı Allah çok Enbiyâya belâ gönderip, müptelâ kılmıştır. Sıkıntıya düşmüşlerdir. Lâkin hiçbir Peygamber eziyet çekti diye, Peygamberliğini bırakıp kaçmamıştır. Sâbit kadim olmuştur. Bir zamana dek Cenâb-ı Allah onları imtihan ettikten sonra o sıkıntıyı üstlerinden kaldırmıştır:

*Yusuf Peygamberi zindanda durdurmuştur. Yusuf Peygamber zindan adamı değil, lâkin zindanda kalmış, kendisi mâsum Peygamber olduğu hâlde onu Cenâb-ı Allah zindanda imtihan etmiş ve o da zindanda bulundu diye şikâyet etmemiş.

*Yâkup a.s. evlâdıyla bir imtihana tâbi tutulmuş ve şikâyet etmemiş.

*Îbrahim Halîlullah oğlunu kurban etmekle imtihan edilmiş, iptilâya uğratılmış ama şikâyet etmemiş.

*Eyüp a.s. çeşit türlü hastalıklarla imtihan etmiş, sonra sıhhat ve âfiyetini fazlasıyla iâde buyurmuş.

*Süleyman Peygambere mülk vermiş, onu da imtihan etmiş ve onu şâkirinden yazmış.

*Mûsa Peygamberi çeşit türlü sıkıntıyla imtihan etmiş ve Mûsa Peygamber şikâyet etmemiş. Denizi aşırtmış, düşmanlarını gark eylemiş.

Zâhirde bu sûretle şer gibi görünen bir işle Enbiyâyı da imtihan etmiş, sonra üzerlerinden o imtihanı almış. Onlara;

Sâbır; Sabredicilerden olmak rütbesini giydirmiştir.

Her insan kendi hâl ve şânına göre imtihan olmaktadır. İmtihandan geçebilen iki kat veya hesapsız ecir alır. Sabretmeyen kimseleri de Cenâb-ı Allah boş bırakmaz. Onlara gene mükâfat verir. Lâkin onlar mükâfatın kemâline ulaşamaz. Bir parçasına ulaşır ama kûlli olan mükâfatın tamamına ve cümlesine ulaşamaz. Tamamını alsaydı rütbesi tamamlanacaktı.

Tarîkatlarda bir kâide vardır. Büyük Şeyh efendi Hz.leri onu bildirdi;
Hayır êl hayrukî mavaka: Hayr, hayır olan şeydedir, ne olduysa olanda hayır görünür. Olan şeyi birden bire şer gibi görme. Araplar; Asa hayır ; Belki hayırdır der. Kul o görünüşü kötü olan şey hakkında hayırdır inşallah dedi mi Cenâb-ı Hak;

- O şer için kulum hayırdır dedi. O şerri hayıra döndürün. Kulum beni şikâyet etmedi. Bana karşı edebini gözetti. Ben ona bir sıkıntı verdim ama, o bu sıkıntıyı bile kabul etti, hayırdır inşallah dedi. Kulum hayır gördü, hayır görsün. Der.

Çoğa varmaz onun üzerinde alır hayır verir. Cenab-ı Allah kulunun şikâyetini istemez, kulundan herhalde şükür ister. Cenâb-ı Hak şükrü sever.


Ş.Nazım Kıbrısi sohbetlerinden.

3 Aralık 2008 Çarşamba

SOHBET DÜNYASI - 19 - ZAMAN KURGUSU

On bin seneler geçmiş, yüz bin seneler geçmiş milyon seneler geçmiş.
- Bugün kaçıncı gündür? Var mı bir tarih?
- Bu gün kaçıncı gün olarak kapandı?
- Computerler yazıyor mu?
- Biz uykuda mıyız?
Aksini iddia edemeyiz. Yâni uyanıksınız da diyemeyiz. Biz uykudayız diye iddia etseler biz de evet uykudasınız diyeceğiz. Bu bir sualdir. Kaç bin suallerin içerisinde bir sualdir.
- Bu gün kaçıncı gündür?
- Tâ başından olan meseleyi bırakalım. Efendimiz s.a.v.den bu yana kaç gün geçmiştir?
- Kaç günler geçti, kaç haftalar, kaç yıllar veya kaç asır
geçti?
Belki ağır ağır onu toplarsın ama bize gerekli olan mesele bugün de kapandı. Yarın yeniden güneş doğar. Akşam üstü batar. Gece karanlığı çöker ve şafak sökünceye kadar karanlık devam eder sonra tekrar güneş doğar. Güneş yürür ve yeryüzü döner. Yine akşam olacak. Yine sabah olacak ve yine akşam olacak. Açıla kapana kâh gündüz kâh gece olacak. İş devam ediyor ve biz bir sona doğru gidiyoruz.
Herkesin son günü gelecektir. Genç adam belki daha benim son günüme yıllar vardır diye söylese de, her gencin dünyadan gitmesi için yaşlı oluncaya kadar beklemesi diye bir kânun yok. Yâni her genç ihtiyarlayacak diye bir kanun yoktur. Bilâkis ihtiyarlayanlar az olur. Çünkü ihtiyarlayıncaya kadar genç olanlar gidiyor.


- Peki bu kadar insan doğuyor, bu kadar gençlere ne oluyor ?


İhtiyarları parmaklarınla bir iki üç beş diye sayarsın. Gençler ise yüz binlerle Mâşallah. Lâkin ihtiyarlar az. Demek ki ihtiyarlamadan evvel ölen çoktur. Öyle ya hepsi ihtiyarlayacak olsaydı, dünya ihtiyarlarla dolu olurdu. Bizim mecliste bile bir ben varım. Bir o yanda oturan dede var, birde bu yanda. Üç kişi. Hepiniz gençsiniz.

- Bizim çağdaşlarımız nerede?
- Bizimle beraber yetişen nesil ne oldu?
Âhirete gittiler. Demek ki gençlerden ölen daha çoktur. Yaşlanan kimseler daha az, çok azdır.
Bu dünya bir değirmendir bir gün bizi de eder un. Demiş Türk aşığı.
Bırak dünyanın başından ortasından, kendin bugün kaçıncı günündür bilmezsin. İnsan bizzat kendi hayatının kaçıncı günü olduğunu, kaçıncı günün kapandığını bilemez.
- Geçen günlerinden haberin yok. İçinde yaşadın. Peki kalan günlerinden haberin var mı? kaç gün daha güneş üzerine doğacak ve batacak haberin var mı?
Hadi geçmişi bırakalım geleceğe bakalım;
- Benim daha üzerime bu kadar bin güneş doğacak, bu kadar bin gecenin karanlığı beni örtecek diyecek adamınız var mı? Söyleyebilecek biri varmı?
- Niye hindi gibi kabarıyor?
- Neyi biliyor bu insanoğlu?
Yeni teknik deniyor. Onu bırak ta eskisini de kullan bakalım da, geçmişten haber ver. Yeni teknik kuvvetliyse, gelecekten haber versin.
Ne geçmişten haberi var ne gelecekten. Birde horoz gibi kabarır, hindi gibi kabarır ooo teknoloji, bilim! Diyor. Otur da söyle bakalım “Neyi biliyorsun?”
Ne sorsanız her şeyi bilirim diyen bir âlim varmış. Biri demiş ki;
- Ey her şeyi bilirim diye iddia eden kimse, karıncanın beli niçin incedir?
- Onu bilmiyorum.
- Peki karıncanın bağırsakları başının tarafında mı, kıçının tarafında mıdır?
- Kitaplarda öyle bir şey yok.
- O zaman niye her şeyi biliyorum diyorsun?
Bir şey bilmiyoruz ne geçmişimizden haberimiz var doğru dürüst ne geleceğimizden . Çünkü geçmişte hazır değiliz ki, katî bir ilim söyleyelim. Daha yarına çıkmadık ki gelecekte olacak vukuattan haberimiz olsun. Onun için geçmişten haberimiz yok, geleceğimizden hiç yoktur.
Zaman akıp gidiyor. Sende içerisinde akıp gidiyorsun. Zamanın dışına çıkamazsın. O kadar teknik var, teknoloji var şimdi ilim fen zamanı deniyor;
- Peki zamanın dışına çıkabiliyor musun?
Zamanın içinde akıp gidiyorsun, çıksana dışarıya akma, otur ben akmam ben burada oturacağım de. Hiç duyuldu mu suyun içindeki balıklar sudan çıksın da otursun ve desin ki;
- Biz suya girmeyeceğiz, suyun dışında duracağız.
Suyun dışına çıktı mı ölecektir. Bir kimsede zamanın dışına çıktımı
öldü bitti. İnsan öldümü onun üstünde zaman artık yürümez. Bitti. Onun zamanla işi gücü kalmadı. Mevtalar, ölüler zamanın dışına çıktı. Diyelim fakirin biri yetmiş yaşında öldü, sonra zamanın dışına çıktı. Yetmişten sonra yetmiş bir, yetmiş iki diye sayılmaz. Öldükten sonra o adamın yaşını;
- Şimdi yetmiş beş yaşında, yüz elli yaşında oldu. diye saymazlar. Taşın üzerinde yazar; elli yaşında, elli beş, yaşında, kırk yaşında, otuz yaşında, yüz yaşında, sonra yüz bir olmaz. Zamanın dışına çıktın, öldün. Ölmeyince zamanın dışına çıkamıyorsun. Varlıktan çıktı. Balık sudan çıktı öldü. İnsan zamanın dışına çıktımı öldü demektir. Yani kabre gömülen insan küçükse, artık büyümez. Neyse odur bitmiştir. Bitmiş, sıfırlanıp toprak olmuştur, zamanla ilişiği kalmaz.
- Bu meseleyi niçin söylüyoruz?
Zaman seni dışarı atmadan, bir şey toplayabilmen için. Zamanın dışına çıktığında senden sorulacak olan cevâhirler vardır. Zamanın içindeyken cevâhirleri toplamaya bak. Zamanın içinde fışkı toplama. lağım temizleyici olma.. Sen zamanın içerisinde lağım boşaltıcısı olma, zamanın içerisine girmişken, zamanın içerisinde olan
cevâhirleri, mücêvheratı topla.
Nasihat bu, sözün hülâsası budur. Çünkü bir gün ansızdan
seni zamanın dışına çekecekler. Bu düşünülecek bir meseledir hepimizin hakkındadır. İster bey ol, ister paşa ol, ister vezir, ister pâdişah ol, en güzel, en kuvvetli ol bir gün seni kanca takıp zamanın akışının içerisinden kızağı dışarı çekiverecek gel bakalım işin bitti senin!
İşte bizim hâlimiz ve şânımız bundan ibârettir. Delikanlılar için, Allah gecinden versin diyoruz ama uzun ömürlü olmak mühim değildir. Mühim olan zamanın içerisinde akarken cevâhir toplayabilmektir, zamandan seni yukarıya çektiklerinde yanında topladığın mücêvherler olsun ve işine yarasın. Çıktığın anda sağın solun cevahirle dolu olsun.
Allah c.c. âhiret güzelliği versin, son gürlüğü versin, son gündeki
Allah’ın hoşnutluğu bize nasip olsun, son anımızda Cenâb-ı Hakk’ı
zikrederek, o cevâhirleri toplarken dünyadan çıkmak bize de nasip
eylesin.
Zamana ve mekâna hükmeden tek Sultan. Ezeli ebedi Sultandır.

Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.