12 Nisan 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 168 - İNSANOĞLUNUN ARAYIŞI

Büyüklerin yolunu ve sözünü tutanın işi selâmettir.

Büyüklük Cenâb-ı Hakk’ındır. Kullar kuldur. Cenâb- ı Hak istediği kuluna ikram eder. O’nun ikramı elbette kulların ikramına benzemez. Allah(c.c.)’ın ikram ettiği kul kerâmet sahibi olur, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık bulur, Onun râzılığını bulur ve Allah(c.c.) ondan hoşnut olur.

Hiç şüphesiz gördüğümüz göremediğimiz varlıkların sahibi vardır. Yeryüzünde sen dolaşırsın, dağı taşı gezersin belki kimse sana bir şey demez. Lâkin bir eve girsen, bir dükkana girsen, bir tarlaya, bir bahçeye girsen veya bir ağacın altında oturup;

- Bu ev benimdir! bu tarla, bu dükkan, bu ağaç benimdir!

Desen, belki bir sürü kişi gelip sana;

- Nerden buldun bu salâhiyeti? Bu ağaç benimdir! Der.

Sen benimdir diye iddia etmezsen, kimse sana gelip bu benimdir! demez.

Bunu söylemekten maksat, her şey sahiplidir. Dünyada eskiden karalar ve denizlere hudut koyarlardı, şimdi âhir zamandayız. Gökyüzünde uçan tayyareler bile gökyüzünü taksim etmişler hava sahası! deniyor. Hava sahasına girersen vururum! diyor.

İnsanoğlu gökyüzünün de de aradıklarını bulsalardı;

“Ay benimdir, yok senindir, karanlık taraf senindir, aydınlık taraf benimdir” diye paylaşacaklardı.

Orada aradıklarını bulamadılar, ayada kimse benimdir demiyor. Muharebe edecek raddeye gelmiyorlar çünkü kimsenin aya çıkıp da oturmaya tamahı yok. Keşke bu ayı merak edenler oraya çıksa da yeryüzünde değil de orada kavga etseler.

Bilirler, sivrisinek tahtaya konmaz, çünkü tahtayı yoklar bakar tahtadır, hayvanın sırtına bile konmaz. Toz gibi olan bu hayvancağız, narin insan derisine gelir, ileri geri hortumunu oynatarak sokar. Cenâb-ı Hak kudretiyle onu öyle yaratmış ki, aralarında ancak mikroskopla görülebilen incecik dericikleri arar bulur ve oradan insanın kanını emmeye başlar ve kendi gıdasını alır.

Eski insan bir şeytana bedelse şimdikiler on tane şeytana bedel olmuş. Eğer ayın üzerinde insanoğlu aradığını bulmuş olsaydı hepsi oraya gitmek ve oradaki altınları nakletmek için kuyruğa gireceklerdi. İnsanoğlu haristir.

Yıllarca evvel Amerika’ya gittiydim. Amerikanın şimâlinde Alaska denilen buz deryası memleket kutuplara varır. Rusya’nın Asya’daki ucundan oraya atlamış. Ruslar orayı keşfetmişler hakimiyetlerine almışlar, seneler senesi oraya hükmetmişler sonra ümitleri boşa çıkınca Amerikan hükümetine;

- Bizde bunun gibi buz dağları çok,size satalım burasını alır mısınız?

- Satın alalım..! demişler,

Galiba o zamanın parası on milyon altına satmışlar. Bu kadar altına satınca Rus çok ferah etmiş. Yeni ele geçirilen bu yeri merak eden bazı Amerikalılar görelim ne gibi bir yerdir diye gelmişler. Bir tanesi gezerken dağların içerisinde bir dağın eteğinde, güneş açtığında parlayan bir şey fark etmiş. Birde bakmış ki çubuklar halinde saf altın.. Onu gören o adam orada alabildiğine yüklenmiş ama nede olsa işitilmiş. İşiten küreğini omzuna vurup oraya yol almış.

Millet dağları taşları vura kese, hayvanlarla oraya yığılıp orada altın çıkarmak için seferber olmuşlar ve gelenlerden köyler olmuş, köyler büyüyüp kasabalar hatta şehirler olmuş, etraf insandan geçilmez olmuş. O dağların kökü altındanmış. İşletmekle bitmeyecek kadar, tıpkı bizdeki kömür gibi, o mâden orada bitmezmiş. Belki yerin tabiatından, yeniden meydana geliyor.

- Bunu söylemekten maksat nedir?

Bizim ahbaplar; Amerika ile Rusya demiş ki;

“Bu ay gezegeni çok parlaktır, sakın bu altın mâdeni olmasın? dümdüz bir şey olsa bu parlaklık olmayacaktı, üzerine güneşin ışığı gelince ayna gibi parlıyor, biz evvel çıkalım”

Diyerek o hırsla harekete geldiler. Çıktılar ve baktılar, avuçladıktan sonra kül çıktı..!

- On para etmez kül bu! kaç milyara bize patladı, hiç olmazsa kaşıkçı elması gibi olsaydı, verdiğimiz para helâl olurdu.

Dediler ve netice itibariyle Elhamdülillah ay kurtuldu! Oraya bangera diktik ya! Şimdi sahipsizdir ay...!

Ama yeryüzünde bir karışın üzerinde durup, bizim koçanlı malımızdır! Demeyesin!

Bunu söylemekten maksat, her şeyin bir sahibi vardır. Peygamber a.s.,

Bir zamanda bir çeşit okuyanlar olacak, okuyanlar çok olacak, lâkin okudukça câhil olacaklar”

Açıklaması, ”Okuyan insanların aydınlanması, bilgisinin artması, cahillikten kurtulması lâzımken, âhir zamanda okudukça daha câhil olacaklar. Diplomalı câhil, sonunda en büyük diplomayı aldığında Allah yoktur diyor. Mastır, doktorluk pâyesi var ama Allah’ı tanır mısın? Diye sorsan ne Allah’ı? Üniversitede Allah’ı anmak yasaktır, Allah’ın kitabından ders verilen hiçbir üniversite yoktur ki, bizim taptığımız tabiattır!” Der.

İşte âhir zamanda çok okuma olacak, hasılı cehâlet olacak. En büyük câhil, Allah yok diyendir, tabiata inanır, Allah(c.c.)’a inanmaz.

- Tabiatı tarif et, tabiatın burnu var mı, gözü, eli, ayağı, kuyruğu var mı?

- Yok.

- Bu âlem nasıl meydana geldi? Tarifini yap,

- Bir kuvvettir.

- Nasıl bir kuvvet? Yıldırım mı, elektrik mi?


(Tarifini bilmez Bu âlemleri meydana getiren vardır. Kimin başlattığını biz bilmiyoruz! (Allah(c.c.) demeye utanıyor...)

Biz inanıyoruz ki bizim sahibimiz var. Sen kendine sahiplik yapamazsın, senin kendi varlığın üzerinde sözün yoktur, daha açığı: kendini varlıkta tutabilmek senin elinde değildir, başkasının elindedir. Sen bu varlıkta kendini ispatı vücut ettirmeye muktedir değilsin, çünkü senin varlığın senin elinde değildir, sana verilmiştir. Sana verildiği gibi, istediği vakitte onu sana veren onu senin elinden alır. Gece yatağına yatarsın, sabah olduğu gibi kalkarsın:

- Ne oldu yahu? Bu cenâze kimin?

- Filân kimsenin.

- Filân kimse nerde, ona ne oldu?

- Kayboldu.

Kalan naaşıdır, sonra getirip toprağın altına ekiyorlar, kapatıyorlar, seneler geçtikten sonra açıp baktıklarında;

- Biz koskoca adamı olduğu gibi koymuştuk, şimdi toprak kaldı, ne oldu?

- O da bitti Ey insan, sana varlığı verene kulluk yapacak mısın?


Kulluk yapıp onun hoşnutluğunu kazanırsan ne mutlu canına, değilse çekeceğin var, çünkü seni bugün varlıkta tutan yarın varlıktan çekip alır, istediğini yapar.

İşte bizim işimiz hatırlatmaktır, hatırlatıyoruz. Çünkü insanlar çok açıldı, fikir ve düşünceden çok uzaklaştı. İnsanları düşünceye bırakmayan çeşit türlü şeyler var. Belki insanları düşündüren mühim mesele;

Nasıl geçineceği,

Nasıl bir iş bulacağı,

Nasıl hayat süreceği,

Nasıl hayatın zevkini çıkaracağı,

Bütün düşünce ve fikir bunun üzerinedir. İnsanoğlundaki telâş hayvanlarda yok. Onlar sabah ovaya aç çıkar tok döner, kurt kuş hiç birisi gelecek günün merakını taşımaz, hemmu gammı yoktur.

Cenâb- ı Hakk’a tam teslim olmuş ne aylığı, ne işyerleri, ne tarlası ne de bahçesi olmayan bir veliyullah Allah(c.c.)’ın evliyâsı, geçinme derdinde olan birine demiş ki;

“Bu yaşa kadar yemeden içmeden dişlerin yosun tuttu, ağzında dişlerin kalmadı hâlâ açlıktan korkup duruyorsun. Nedir sendeki bu telâş, kurdun kuşun Cenâb-ı Hakk’ı tanıdığı kadar niye tanımazsın? Tanı ve rahat ol. Tanımazsan zahmet çekersin!!”

Mal sahibi, mülk sahibi;
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan..!

Dua: Her şeyin mutlak sahibi, ezelden ebede sultan Allah(c.c.). Biz hepimiz bugün varız yarın yokuz. Biz hayal gibi olan varlıklarız, hakiki
varlığın sahibi olan Allah(c.c.)’tır. Allah(c.c.) bizi kulluğundan uzak
etmesin, habîbinin sancağının altında toplasın, kâfire fırsat vermesin, ümmeti Muhammed’in kullarına selâmetlik nasip etsin.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz.leri sohbetlerinden.

Hiç yorum yok: