1 Şubat 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI -122 - MAKSAT VE DÜNYA

Evliyalar bilinmeyi istemezler, gizlidir. Şimdi de vardır yok değil, lâkin müracaat eden adamımız yok. En azından hîcaza giden ümmet, Efendimiz s.a.v.’in huzuruna çıkıp ta ;

- Peygamberimiz, böyle böyle istiyoruz. .Diye söylemiyor

Çünkü oradaki kavgadan, itişmeden kakışmadan insanın ihlâsı kayboluyor. Ne söyleyeceğini, ne edeceğini bilemiyor.

Peygamberimizin huzurunda da vahabiler kimini kırbaçlar, kimine: müşrik! kâfir! haram! helâl der, iter, kakar. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e selâm vermeye bırakmaz.

Din ilmi; bu bizim ihtiyacımız olan mânevi gücü bize yetiştirecek ve mahpus olan rûhaniyetimizi âzâd edip nefsâniyetimizi mahkûm ettirecek sâlâhiyeti vermek içindir. Dînimizde Enbiyâlar bu vazifeyle gelmiştir. Onlardan sonra gelen, Peygamber yolunda yürüyenler de hep bu sûrette hareket etmişlerdir.

Tabî herkesin maksadı yalnız dünyadır, onun ötesinde bir maksadı yoktur. Belki yüz binde bir bulursun ama genel olarak dünya için koştuğudur. Koşmayan pek az kimse kalmıştır. O yolda âlâkadar olacak insan azdır.

Dünya için koşturan kimseyi dünya âvâre koymaz hiç boş bırakmaz. Dünyaya gönül veren adamın dâima meşgalesi vardır. Boş oturamaz;


- Kalk git şeytan dolabını aç, karşısında seyret.

- işim var.

- İşini gör tekrar gel, çayhâneye gir, birahaneye, pavyona bilmem nereye gir der de, camiye gir demez.

Dünya insanı katiyen kendi hizmetinden bir lâhza bırakmaz. Öyle kıskanıyor dünya ahiretten;

- Ahiret için katiyen izin vermem, onu lûgatlardan, kitaplardan çıkarın, o olmasın, yalnız bana..!

Bir kimse âhiret meselesine bir parça kancayı taksa dünyayı sürükler. Lâkin ona fırsat vermediğinden ahirete dönemiyor.


HİKÂYE

Abdullah İbnî Selâm Hz.leri. vardı, onun esas adı, İsmail İbnî Selâmdı. Asrı saadetteki Yahudilerim ahbârındandı

Ahbâr: Yahudilerin ûleması demektir.

Efendimizin nübüvveti yayılıp ehli kitâbı davet ettiği vakitte, bu davete icâbet etmek için yola çıktı. Bu zat, ehli kitap olduğu cihetle kendi mukaddes kitabından, nebî değilse cevabını bilemeyecek soruları aldı ki Peygamber değilse, kimse o soruların cevabını veremezdi. O cevabın vahiyle gelmesi lâzımdır, düşünüp kitap karıştırarak olmaz. Sualleri tefsîr etmiş o suallerle Medîne-i Münevvere ye teveccüh etti. O gelmeden önde Cebrâil a.s.gelip haberi Efendimiz s.a.v.’e yetiştirdi;


- Yâ Resulûllah, Yahudi ahbârından İsmail İbnî Selâm şöyle şöyle suallerle sana geliyor.

Geldiği vakitte huzuruna girdi, Efendimiz s.a.v. buyurdu ki;

- Yâ İsmail İbiî Selâm, o tertip ettiğin sualleri sen sormadan biz sorup sualini mi verelim yoksa sen mi sormak istersin?

Burada şafak attı, onun koynunda suallerin olduğunu Allah’tan başka kimse bilmez. O şaşırıp kalmıştı.

- Nasıl olur, bunu benden, Allah’tan başka bilen yok, siz söylerseniz daha iyi olur.

- Peki senin tertip ettiğin birinci soru budur, cevabı budur.

İkinci, üçüncü, ne soru yazıldıysa suallerin hepsini söylemiş ve cevaplarını da vermişti. Onun üzerine İsmail İbnî Selâm Hz.leri;

“Eşhedüenlâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne muhammeden abdûhu veresûluhu” Dedi.

- Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine şahâdet ettiği gibi sen o Muhammetsin!

Bu mesele Harîdetûl Acâyip adlı kitapta tafsîlatıyla yazılmıştır. Hadis kitaplarında da mevcuttur.


Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

Hiç yorum yok: