
Dünya hayatını herkes biliyor ve tanıyor.
Bu asırdakiler kadar insanlıktan uzaklaşanlar geçmiş asırlarda gelmemiştir. Kabul etmeyenlerin bize zararı yok ama kendisine zararı vardır. En azgın, en kâfir, en asi, en nankör, en kanlı, en vahşi, en tabiatsız, en cani, en zâlim, en yalancı, en dinsiz, en îmansız insanlar bu asırdadır. İnkar etselerde kabahat sahibi kürk olsa kimse onu omuzuna atmaz. Kabul etmez!
Zulmûn zirvesine ulaşanlar, medeniyiz diye kendilerini satarlar ama Allah tutuşturdukları ateşle kendilerini yakar. Kazdıkları fitne çukuruna kendileri batar. Yaptıkları kötülükler kendilerini bulur, icad ettikleri silâhlar kendilerini vurur. Onların alacağı budur.
Cenab-ı Allah’ın görmesi ve işitmesi bizim gibi değildir. Bizim görmemiz ve işitmemiz çok sınırlıdır lâkin Cenab-ı Allah her şeyi gören, her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Azgın insana müstehakını veren, yolunu gözeten kulunun hakkını vericidir. Cenab-ı Allah;
“Adâlet mîzanını koydum, benim adâlet ölçüm hiç yanılmaz”
Bugün değilse yarın veya bu hafta olmazsa gelen hafta bir gün Azrail as. pençesini onunda sinesine vurunca tepinmeye başlar;
- Kurtar beni..!
Diye bağırır. Bir Lokman hekim değil, bin Lokman hekim gelse onu kurtaramaz. İnanmamakla insan başını kurtaramaz.
- Ben hiç bir şeye inanmıyorum!
Öyle der ama Allah’ın hükmünün sınırından dışarıya çıkamaz.
- Ben bir şey kabul etmedim, ben bu hapın zehirli olduğuna inanmıyorum, yutarım...! Diyerek zehirli bir hapı yutsa zehirlenir.
- Ben bu yılanın zehirli olduğuna inanmam. Elimi ısırsın bakayım. Diye inanmayıp yılana kendini ısırtırsa, zehir onu şişirir davul gibi yapar,olduğu yerde kalır.
Onun için yirminci asrın insanının en çok Allah’a inanması gerekirken bilakis en çok küfredenler ve Allah’a asi gelenlerdir. Halbuki okudukça Allah’ı tanımaları gereken yerde şeytanı tanıyorlar. Doğrulacakları yerde eğriliyorlar. Allah’a itaat edecekleri yerde şeytana, ahirete inanacakları yerde dünyaya inanıyorlar.
- Dünyanın nesine inanacaksın?
Bir insanın elinde yağlı halat olsa, karşıda kendisinden kuvvetli beş adamda onu çekse, o halat o tek adamın elinden kayar ve düşer gider. Dünya budur. Onun için inanmamak insanı kurtarmaz ki;
- Ölüme inanmıyorum..!
- Nasıl inanmazsın yahu ölenleri görmüyor musun?
- Ben de öleyim ona göre inanayım,
- Ölümden sonrasına inanmıyorum.
- Peki, inanmam dersen sen bilirsin, öldüğünde inanırsın.
Ellerin tutmadığı, ayakların yürümediği zamanda çukura götürecekler ve kabrin kıble tarafına çevirip kapatırlar. Kürekler dolusu toprak serperler gözünü açtığında hiç bir şey göremezsin. Hristiyanlarda daha beter, onları tabutun içine koyduklarında ne yukarı, ne sağa, ne sola bakamaz, onlara hiç mesafe yoktur.
Sencileyin bir gün seni de kapatacaklar. Bırakacaklar..! Koca Kral Hüseyin’i kaldırdılar, iyice ittirdiler ki gözünü açtığında hemen karşısında mezarın yamacı vardı...
Hasılı kelam ellerin, ayakların tutmadığı zaman geldiğinde ne yapacaksın ağam paşam?
- Ölüme inanmam dersen ölümden ötesi ne?
Ölümden ötesini biz seni oraya bıraktığımızda görürsün. Hiç kavga etme! Onların çoğunu mezarlığa davul-zurnayla, dümbelekle getirirler ve sonra öyle bir kaçarlar ki;
- Var haşrol içinde.! Vazifemiz bitti, biz de sana boru çalmaktan yorulduk.
Seni toprağa verirler, üzerine toprağı çekerler. İmamın kimse ileri gelir. Sana bir fatiha halkın ihsanı demiş aşık...Ondan sonra tuh!... Kırbaçlanmış gibi kaçarlar. Orda yanacak olan senden başkası değildir. Kabir sualleri başlar;
- Gel bakalım ahbab ne yaptın ne eyledin dünyada?
Bunu peygamberler bildirmiştir. Her kabre inen kimseye orada bir kapı açılır, tabî bunu dünya ehli görürse olmaz. Kapı açıldığında bir kimse içeriye girer selâm verir. Mümin ve salih amel sahibi kişiyse, o kişinin yüzüne bakmaktan doyamaz, güzel kokusundan ve ondaki güzellikten mest olur.
- Ya mübârek bu kara toprağın içerisinden çıkan sende kimsin? Bu ne hoşluk, bu ne cemâl, kemâl yâ Rab?
O artık herşeyi unutmuş, dünyadaki çektiği eziyet ne varsa hepsi bitmiştir, onun kalbi ona o derecede akar ki;
- Ey Allah’ın sevgili, temiz, mûmin, saygılı kulu, beni tanımadın mı?
- Tanımak sözü neyi ifade edebilir, ben bütünümle seni tanımaya âşık oldum.
- Sen beni tanımadıysan kendimi tanıtayım. ben senin dünyadaki güzel amellerinim, temiz işlerin, hizmetlerin, hayırların, sâlih amellerin, ibâdetlerin, taatlerinim, Cenab-ı Hak beni bu sûrette yarattı seninle kıyâmet gününe kadar buradayım.
O insanın ferahı bütün dünyadaki felakete uğramış insanlara dağıtılsa ferahtan çılgın olurlar.
Bir kimseye de sol tarafta bir kapı açılır ki bir zifir, bir pis koku, diri insan o kokuyu alsa bağırsakları dışarı dökülür, öyle murdar ve kerih bir koku içeriyi dolduracaktır. Gürüldeme, guruldama acâyip korkunç seslerle yollar açılır. İçeriye o girmeden insanın aklı kaçar, o simsiyah karanlık gibi kapının içinden iki nokta gibi gözler...Hani bazı korkunç filmlerde gösterirler ya.. Vücudunun her bir tarafında pislik ve irinler akarak, tiksindirici kerih bir sûrette biri orada zuhur edip gelmeye başlar. Ne kadar pis manzara, acaba nereye kaçsam diye gözünü kapatsa da içeri girer;
- Beni tanımadın mı?
- Ben seni tanımaktan Allah’a sığınırım.
- Allah’a sığınmak şimdi mi aklına geldi?Dünyada seninle beraberdik, çok hoş gezerdik, beraber gece klüplerinde, pavyonlarda nataşalarla beraber, seninle değilmiydim bre edepsiz? Gel bakalım o pis amellerin sahibi nereye kaçabilirsin? O vakit benimle hoş beş idin, gece olsada içsem, yiyip içip bilmemne yapsam davasındaydın. Ben işte oyum, o pislik amelinim ve şimdi seninle beraberim. Dünyada nasıl kaçmadıysan şimdi bende kıyamete kadar senden ayrılmam, geeel...!
Dediğinde (Allah’a sığındık) kaçacak yer var mı? İster inan ister inanma! Biz söyleyeceğiz, yarın kabre indiğinde;
- Aman Şeyh efendi söylediydi ne iş ettik!
Ne iş ettiysen ettin. Dünyada temiz durup, insanlığını unutmazsan, sana kıyamete kadar yoldaş olacak arkadaşın güzel olur. Pis işlerin içerisine girersen senin yoldaşın pisliktir . Cenab-ı Allah o sûreti yaratır, kolları çok kuvvetlidir hiç ayrılmaz, kaçacak yer var mı?
Uzak mesafeden çok fenâ kokusu çıkan kabirler vardır. Bunu o toprağa hamdederler ama toprağın değildir aslında o pis kokudan gelir. Toprak kokusuyla karıştığında bizim ruhaniyetimiz onu alamadığından, uzaktan cismani koku verir. Bâzı defa kabristana giderim bilhassa yaz zamanında rüzgâr estiğinde. Öyle ağır bir koku gelir ki, insanın kabristandan kaçası gelir. İçindeki hâli hiç sorma! İnsan toprağın arasından çıkan kokuya dayanamazken toprağın içinde yatanın hali nasıl olur ki? Dünya münkirle dolmuş, hâlâ;
- İnanmayız !
Diyorlar. İnanmayanları kabristana götürecek değiller mi? götürmeyin beni, inanmazdım, gömmeyin beni atın dese, dışarı atsalar köpekler bir gecede hakkından gelir hemen. Sabaha kadar etlerini sıyırıp bitirirler, ertesi günü de kemiklerine başlarlar, köpeklerin dişleri sağlam ya hemen çatur çutur yerler biter gider.
- Eeee..! Ahbab inanır mıydın, inanmaz mıydın?
Hâsılı kelâm bu hayat çok kısa hayattır. Bu hayâtın şenliği zaten otuza, kırka belki kırkbeş yaşına kadardır. Seksen-doksan yaşına kadar yaşayan birinde artık hayatın tadı kalmaz. Hayatı, insanın fizîki varlığıyla ölçen adamlar kırklı yaşlarda tükendiğinde onlar için hayatın mânâsı kalmaz. Lâkin hayatını ruhanî varlığıyla mütâla eden kimse yüz yaşında da olsa onun hayatı hayattır. Onun hisleri eskimez, eksilmez, yıpranmaz, dâima yenidir. Ruhâni hayatına değer vermeyen insanın kırk ve ya elli yaşından sonraki hayatının bir değeri yoktur.
Çocuk gözünü açar, altı yaşından itibaren otuz yaşına kadar mektepte uğraşır;
- Biz diplomayı alalım derken gençlik çağımız bitmiş yâhu! En kıymetli çağım bu diplomayı almak için geçti, şimdi hangi kapıya gitsem; Sana iş yok, aylık yok, yerimiz yok diyorlar ne yapayım, bu yaştan sonra ırgatlık mı yapayım işportacılık mı, evlensem beni kim alır, ne iş yaparsın, evin araban bilmemnen varmı? diye sorarlar.
Zaten o vakite bilmemne de biter...Sıfırlandıktan sonra bir şeye yaramaz olur. Kırk yaşına yaklaştımı iş bitti, hayatta ümidini kesmiş olduğu halde yaşamı büsbütün çürümüş gitmiştir. Yirminci asrın gençlere hediyesi budur. Aldatılmış genç bir nesil. Baştakiler gençleri aldatıyor. İş güç yok, bu zamanın insanları kibir ve gururlarının kurbanı oluyorlar, zannediyorlarki o diplomayı aldıklarında bir şey olacaklar. Evet, diplomalı işe yaramazlar sınıfı.
Not; Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder