Haftalar, aylar, yıllar geçiyor, dünya ihtiyarlıyor; geçen haftadan bu haftaya dünya daha ihtiyarladı, bizde daha yaşlanıyoruz. Siz de gençlik çağında yürüyorsunuz. Cenâb-ı Allah îman ile İslâm ile yürümeyi nasip etsin.Yeryüzünde îman ve İslâm ile yürüyelim küfürle yürümeyelim. Allah bizi Müslüman olarak yaşatsın, Müslüman olarak dünyadan çıkarsın, Müslüman olarak huzurunda haşir eylesin. Bu olmadıktan sonra Akdeniz senin olsa bu koca denizden içeceğin işte bir bardak sudur ki deniz portakal suyu değildir.Düşünüyorum da;
- Bu denize kaç kova su döktüler? Bin kere, milyon kere mi su döktüler?
Bizim söylediğimiz dibini ıslatmadı!
- Bu denizleri yaratan ve dolduran Allah! Yukarıdan mı döktüler yoksa aşağıdan tulumbayla mı bastılar? Peki hadi onu bilemedin denizin suyunu tuzlamak için kaç torba tuz döktüler acaba? Diyorum ki bizim deniz çok mâvidir acaba kaç şişe mavi mürekkep döktüler?...
Eskiden insanlar paklanmak için küçük torbacıklarda çivit kullanırlardı, suya attığında masmâvi kesilirdi ve yıkanan çamaşırları onunla durular asarlardı, daha beyaz ve parlak olurdu. Şimdi keskin olsun diye içine çeşit türlü uydurmacalar attıkları deterjanlar çamaşırları daha beter eder. Diyorum ki; bizim denizin çiviti çok geldi...
Hiç bir şeyden haberimiz yok. Biz hazır bulduk. Hazır bulduğumuz halde takdir edemiyoruz. İnsan gücünün üstünde bu denizleri böyle halk edebilen, doldurabilen, bir Zât-ı âlâ olması lâzımdır ki eksilmesin, taşmasın aynı yerde dursun. İnsanlar aklını kullanmıyor. İnsanoğlu aklını kullansa nereye baksa Cenâb-ı Hak’kın varlığına ve birliğine, azâmet ve kudretine, saltanatına, ilmine, sanat ve hikmetine milyonlarca şahit bulur ve;
“Lâilâhe îllallah Muhammeden Resullûllah” der.
Aklını kullanmayanların çoğaldığı bir zamandayız. Aklını kullanmayanların başına aklını kullanmayan adamlar gelmektedir. Aklını kullanamadığı için ne yapacağını şaşırmaktadır;
- Şimdi buraya oturduk ne yapacağız? Nasıl hareket edeceğiz? Akıl vardı da korktuk, eskiyecek diye kullanmadık!
Aklını kullanmalısın. Bu mühim bir nasihattir. Her şeye bakmalısın, her şeye ibret nazarıyla bakana nice ilimler keşif olunur ve feth olur. Kuvvetler meydana çıkar ve eline geçer. Lâkin milletin bakışı koyun bakışına döner; nerde yeşillik var diye koyunlar gibi yemek için sağa sola bakarsa, geride kalanlardan olur. Avrupalı kâfiri cüzî dereceden aklını kullanmaya muvaffak olmuştur. Aklını azıcık kullanmaları sebebiyle bu kadar âletleri icât etmişlerdir. Bize gelince, biz diyoruz ki ;
- Biz niye uğraşalım, kafa yormaya lüzum etmez.
Biz aklımızı o kadarcık kullanmadık, kullanmadığımızdan dolayı Avrupa bizi mahkûm etti ve bize:
- Geri kalmış ülkelerin insanları (diye adlandırıyorlar)
Yani kafasızlar, kafalarını kullanmayanlar, akılları var da akıllı işleri olmayanlar. Akılları olsalar ve ya akıllarını kullansalar bize uymayacaklar.
Evet Kuran-ı Kerîm baştan sona insana aklını kullanmayı emreder. Onlar akıllarını kullanıp bu hakikatlerden pay alırlar, hak ve gerçek olduğunu bilirler. Akıllarını kullansalar ne kadar iyi olacak...
Fâtiha-î şerîfin yedi âyeti kerimesi vardır, kelime kelime mânâlarını çıkarırsın lâkin fâtiha bittiğinde ikinci sûre olan Bakara sûresi başladığında, "Elif Lâm Mîm" denir. Burada üç harf vardır. Elif bir harftir, Lâm bir harftir ve Mim bir harftir. Üç harf olarak ayrı ayrı okunur. Orada doğrudan doğruya, birinci sayfasında;
“Ey insan, bu kitabı okurken aklını kullanacaksın.”
Mânâsındadır. Akıl şimdi zorlanıyor..!
- Cenâb-ı Allah orada ne demek istedi? Elif, Lâm, Mîm dedi,
- Acaba ne demektir?
Şimdi akıl düşünüyor. Orada aklını kullanasın diye tâlim yapılmaktadır! İşte o tek âyeti kêrîme, bu insanları cehâletten yani en aşağı seviyeden alıp en yüksek seviyeye çıkartmaya yetişir; o üç harf... orada insanoğlunu karşılar;
- Söyle bakalım Elif, lâm mîm nedir?
- Odur, budur, şudur..! Diye düşünce gücünü çalıştırır lâkin katî olan neticeye varamaz.
Başka türlüsü de olabilir, yani bu sûretle Cenâb-ı Hak akla her yolu kullanmasını tâlim eder. Kuran-ı Kerîmi okuyan kişi aklını kullanmalıdır. Kullanmazsa anlayamaz. Hayvan anlamaz, hayvanın aklı yoktur. Aklı olup da kullanamayan; o da hayvan sınıfına girer. Aklını kullanmasa ezbere iş olmaz.
- Cenab-ı Allah bunu niçin söyledi?
Kalbine îman hakîkati girip de, kalbinde îman nuru açılan kimseler çok mânâ söyleyebilir .
Şimdi bunun üzerine kısa bir mânâ ki sende kavrayabilirsin: Efendimizin amcasının oğlu Abdullah ibnî Abbas Hz.leri sultanûl müfessirindir yâni Kuran-ı Kerîmi tefsir edenlerin sultanıdır. Kuran-ı Kerîmi tefsir edecek her kimse onun tefsirine bakmadan tefsir edemez. O demiş ki ;
“Bu üç harftir ama üç ummandır; ilk kapıda bize söylemek istediği;
Elif; Cenâb-ı Hakk’ın zâtına işârettir yâni Allah’a,
Lâm; Cebrâîl a.s.’ın son harfine delâlettir,
Mîm; Efendimizin mübârek ismi şerîfinin baş harfidir.”
Binâenaleyh burada denmek istenen şudur: aklınızı kullanın, Allah zülcelâlın, cenneti âlânın vahiy meleği Cebrâîl vasıtası ile has kulu ve peygamberi Muhammed a.s.’a göndermiş olduğu kitaptır bu...
- Hak ölçüleri nelerdir?
Hak ölçüleriyle kâinat ayakta durmaktadır. Hak ölçülerini bırakan kimselerin hâli, koparılmış dal gibidir, bir müddet şenliğini, diriliğini gözetir, o müddet geçtiğinde çiçekleri solmaya kendi buruşmaya başlar.
Hakkı bırakıp da batıla dönülürse batıl az bir zaman için parlaklık gösterse de batılın kuvvet alacağı bir yer yoktur. Onun için bizim talebimiz hakta hak ile sabit olmaktır. Hak ile bir kimse ebedi payidar olur bâtıl ile olmaz. Bâtıl sabun köpüğü gibidir; köpüğün aslı yoktur ama görüntüsü vardır.
Bu zamanda herkes dış görüntüye bakmaktadır. Dıştaki görüntü herkesi cezp eder ve arkasından o görüntü kaybolur. O görüntüye bağlanan, gönül veren kimse o da nâdedid olur yâni o da gider.
Hak ölçüleri insanlığı ayakta tutmak içindir. Tabiat kanunları dedikleri aslında hak ölçüleridir. O ölçülerin dışına çıkılamaz. Üzerinde yaşadığımız dünya ve içinde yaşadığımız her hâdise bir ölçüye bağlanır, o ölçünün dışında bir hâdise olamaz. Bu dünyanın fennini mekteplerde öğrenen çoluk çocuk biliyor. Fizik kanunu, kimya kanunu, cebir kanunu bunu gibi kaç ilim dalı varsa hepsinde kanun mevcuttur, o ölçülere uyulacaktır. Ölçünün dışına çıkmak olamaz. Bunu bize Cenâb-ı Hak gösteriyor.
Şimdi bu asırda yaşayan entelektüel denilen sivri akıllı, aklını kullanmayan, kullanırsa eskiyecek diye korkan dört köşe kafalılar vardır. Onlar her şeyde bu kanunları görür ve tabiat kanunları der, insanın kendi hayat kanunlarını kabul etmez. İnsanın hayat kanunu değişmez, bozulmaz, o sabittir. Kanunların üzerinde gitmek mecburdur, o kurallardan çıktın mı işin bitiktir.
Yaklaşık doksan senedir bizde modadır, tabiat kanunlarını bizim etrafımızda olan meseleler olarak kabul ediyoruz. İnsanın kendi zâtında ve şahsında onu kabul etmiyoruz. İnsan hayatının hak ölçülerini reddediyoruz. Ağaç için, yerler için, dağlar için, gün için, güneş için kabul eder, insan hayatı için kabul etmez. Çünkü kendi hayatı içindeki hak ölçülerini kabul etse onun hayatı disipline bağlanır.
- Kâinatta disiplinsiz bir hâdise var mı?
Her şeyin bir disiplini vardır. Yirminci asrın insanı kendi hakkında bunu kabul etmiyor, gelişi güzel, kânunsuz ve ya nâm-ı diğer orman kanunu istiyor. Orman kanununu kabul ediyor, Kuran kanununu kabul etmiyor yâni Kuran-ı Kerîm’den gelen hak ölçülerini kabul etmiyor. Onun için başlarına öyle bir çorap ördüler ki ne taraftan çözüp kurtulacaklarına dâir, akıllarında hiçbir çözüm kalmadı. Cenab-ı Hak;
“Azgınlıkları daha da artsın diye bırakıyorum, lâkin ben iyi ilmek atmışım (ya ayaklarından, ya bacaklarından, ya ellerinden herhangi bir taraflarından) ne kadar uğraşsalar bir tarafa kımıldayamazlar”
yâni “Ne kadar uğraşsalar tutup geri çekilecek, hak ölçülerine getirilecektir”denmek istenmiştir.
Bir insan veya bir toplum veya bir ümmet hak ölçülerine bağlanıp tâkip etmedikçe, cemiyet saadetini ve nîzamını bulamaz. Çünkü Cenâb-ı Allah’ın bize vaadetmiş olduğu dünya nimetleri, dünyanın izzet ve şerefi hak ölçülerine senin bağlandığın derecede olur. Hak ölçülerini bırakıp çıktığın zaman başına zıddı gelir, meselâ; izzetin yerine zillet gelir, devletin yerine mahkûmiyet, nûrun yerine zûlmet, iyiliğin yerine hastalık, genişliğin yerine darlık, şerefin yerine şerefsizlik, bereketin yerine bereketsizlik,uğurun yerine uğursuzluk, tatlılığın yerine acılık, hayâtın yerine mevt, sûlhun yerine harp gelir.
Hak ölçülerine uymalısın. Hak ölçülerini kendine uydurmaya çalışırsan, sen hakkı harama uydurmaya çalışıyorsun demektir. Herhalde darlıktan kurtulup genişliği bulmak için yâni yitirdiğini bulman için hak ölçüsüne gelmen lâzımdır. Asıl hakîkatin hepsi bundan ibârettir. Anlayana aşk olsun, bir defa anlayıp tatbik edene yedi defa aşk olsun.
Not; Ş. Nazım Kıbrısi Hz. Sohbetlerinden.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder