11 Temmuz 2009 Cumartesi

SOHBET DÜNYASI - 47 - EVLİYANIN TEVECCÜHÜ (1)


Hepiniz, hepimiz. Biz kendimizi sizden ayırt et­miyoruz. Buraya mahsus toplandık. Cemaatimiz söyleyeni gör­düğü vakitte daha rahat oluyor. Herkes­ te söyleyeni görmek ister. Onun için bu yüksekçe yere oturmayı tercih ediyorum, yoksa ben si­zinle beraber, sizden daha aşağı oturup durmayı tercih ederdim.

Hepimiz buraya Allah için gelen, Allah’ın kulları­yız. Hepimizin muhabbeti de Allah içindir. Başka bir maksat için gelen kimse boş çıkar. Onun için biz, hepimiz Allah için gelmişiz. Allah’a olan mu­habbetle buraya toplanmışız.

Yâ Rabbür Rahîm, yâ Rabbe’l-Kerîm, yâ Erhamer Rahimîn, yâ Ekreme’l Ekremîn! Senin kapından başka hangi kapıyı biz kastede­biliriz. Nah nü âbiduk, senin kullarınız.
Ente Rabbunâ, Ente hasbunâ, Ente veliyyunâ, Ente Mevlânâ.
Rabbimiz Sen, Mevlâ’mız Sen, bize her hususta kifâ­yet edicimizsin.
Biz Seninle varız. Biz yokuz, hakî­ki varlık Senindir.
Yâ Rabbi! Buraya bizi toplayan Sensin. Bu muhabbetle burada bizi durduran Sensin. Bize Senin muhabbetinden aşıla. Bizim kalplerimizde Senin muhabbetinden, habibinin muhabbetinden maada, senin sevdiklerinin muhabbetinden başka bir şey bırakma. Ağyarı bizim kalbimizden sür ya Rabbi! Bizi muhlis kullarından eyle. Biz tâlip olarak geldik. Bizim muhtaç olduğu­muzu bizden iyi bilirsin. Onu bekleyip duruyoruz, Sen söylet ve dinlet. Şimdi bizde olan noksaniyetleri ikmal edecek ve huzur-u Rab bul âlemine yüz akıyla bizi çıkarta­cak usul ve ıstılah üzerine, bize lâzım geleni dinle­yelim.

Bir defa delilsiz Allah’a kimse varamaz. Delîl olmadan şu vaazı bile geçirtmezler. Allah’a giden yol­da delilsiz gidilebilseydi, Cenabı Rabbû’l âlemin pey­gamberlerin hiç birini göndermeyecekti. Onun için her kimse ki kalbi uyanmıştır; Al­lah'ı bilmiştir. O kimselerin kalplerine verilen uyanık­lık ki, ilk aradıkları kendilerine hak yolunda delil olacak bir kimsedir.

─ Dünya ne gibidir?

Simsiyah, kapkaranlık bir yer gibidir. Hususuyla bu bizim bulunduğumuz günler ki; Bunun hakkında Cenabı Pey­gamber aleyhi efdalü’s selatü vesselâm buyurdu ki:
«Benim ümmetlerime hiç ay mehtabı olmayan, hatta yıldız bile görüle­meyen öyle siyah gecenin zulmet ve karanlığı gibi bir zaman gelecektir.»
]
Lâ şek velâ şüphe, biz o günlerin içerisindeyiz ki, bu karan­lığın içerisine şimdi burada ışık olmasa, ben bu elim­de tuttuğum ne renktir? Diye size soracak olsam kimse bilmeyecek. Ben bu elimde tuttuğum nesne,“beyazdır” desem kimisi tasdik edecek, kimisi,

- “Canım, beyaz dediğini biz görmüyoruz ki tasdik edelim? Göster ki tasdik edelim” Diyecekler.


Şimdi öyle bir günlerde bulunuyoruz ki hakla bâtılı seçmekte bütün insanlık şaşkın duruyor. Bir kısmı;

- “inandık” diyor, yeri geldiğinde.

- “Zaten görmüyorum ya diyor” geçiyor. Bir kısmı büsbütün;

- “Öyle şey yok, ne ak var, ne kara var” diyor. Doğrudan doğru­ya;

- “Ne hak, ne bâtıl, öyle şeyleri hiç bize söyleme” diyorlar. Bazıları da daha ileri gidip

- “Allah mı var?” diyor.

Şimdi, o simsiyah karanlığın içe­risinde hiçbir eşyanın rengini ve şeklini göstermeye imkân olmadığı gibi bu zamanda en büyük hakikat Allah’ın varlığı olduğu halde, artık o karanlığın şiddetinden onu bile inkâr edecek hale düşmüş.

Bu zamanda herhangi bir veliyullaha elindeki o velayet nurundan açmaya izin de yok. Elin­deki velayet nurunu bir açsa o zaman herkes akla karayı ko­lay seçer. Lâkin imkânı yok, izin yoktur.

Bir veliyullah İstanbul’u kaynatır. Lâkin o izin olmadığı vakitte ne yapacak? Gelip geçen yirmi dört saat zarfında onlardan bu beldeye yedi veliyullah gi­rer. Bunlar İstanbul’a birer saatten hizmet gö­rür. Bu memleketin üzerindeki yükü alır, gider. Bu da bir müjdedir. Onlar o vazifeyle buraya gelip, o hizmeti tamam etmese müminlerin kalbinin üzerine biriken zulümattan, o kahırdan millet çatlar, iman sahipleri erir gider. O yükü almaya o yirmi dört saat zarfında yedi veliyullah vardır. Onlar buraya hazır olur, o hizmeti görür. Kimse de onu bir şey yerine saymaz. Bazısı göstertmeden o mukaddes yerlerden birisinde gelip bir saat oturur. Gecede ve gündüzde o hizmeti yapar, ümmetin üzerinden o zulmeti sıyırıp alır, götürür. Bu bize müjdedir.

Ben her şeyi biliyorum diyerekten dava ederdim. O her şeyi biliyorum diyenden da­ha ahmak adamda yok. Öyle ahmaklardan idim. Ne yapalım ahmaklığı kabul edip, uyanık zâtı bulmasak, onu kabul etmeyenlerde o tekebbürlük onları olduğu yerde bırakır. Şimdi buradan mühim meseleler sıralanıp gelecek İnşallahurrah­man.

Bir gün Sultanül evliya Şeyhim Hazretleri; bir gece sülûsül âhirde, seher vaktinde huzurunda onun sohbetini dinlerken:

- “Sana bir şey söyleyeceğim, dedi. Bu kadar senedir benim huzurumdasın, bu söylediğimi sen daha işitmedin. Bak, nazar üçtür dedi, Bakışlar üç türlüdür.

Birisi farz olan, onun bakması vâcip olan kimseler vardır, o bakacaktır. Orada en kalabalık noktada, köprü üstünde diyelim, köprü üstünde yirmi dört saat zarfında en kalabalık, en zil-zurnalı zamanda orada bir tane duran vardır. Onun gözleri oradan gelip geçenleri görmeye vazifelidir. Bu kimselerin bakması vâcip, farz kâbilindendir.

İkinci türlü bir bakış vardır, o da sünnettir. O mertebede olan kimselerin bakışları sünnettir.

Üçüncü türlü bir bakış ta ha­ramdır. Birinci bakış sahipleri ki; kendilerine Allah kul­larına bakmak, onlara nazar etmek vâcip olan bir sınıf vardır.

─ Onlar kimlerdir?

Onlar, Fahr-i kâinat eftalüs selatü vesselam Efendimizin varisleridir. Onlar, gözleriyle ibâdullahı ümmeti Muhammedîyi temizleyecek nur sahipleridir. Onların nazarı değen kimse, temize çıkar. Üzerinde ne kadar zul­met varsa, mahşer gününde alacağı mesuliyet, ne kadar zulmet üzerine bindi ise, onun nazarının altına giren kimseler temize çıkar. Onun için onların vazîfesidir. Onlar böyle, ümmet-i Muhammed iyeye ba­kar.

Evvel zamandaki ve bizim zamanımızdaki evliya­ların halini de söyledi bana Hazret. Bu söylediği sözü, geçmiş evliyalar için söyledi. Dedi ki;

- “Geçmiş evliyalardan, o hizmete tayin olunan vâris-i Muham­medî olan evliyalar, baktıkları kimseleri temize çıka­rırlardı ve kıyamet gününde onların üzerinde hiçbir mesuliyet bırakmazlardı.”

─ Şimdiki evliyalarda ne kuvvet var?

Şimdi herkes zanneder ki dünya boştur. Onlardan bir tanesi nok­san olursa bu dünya duramaz. Dünyanın bütün mas­lahatı durur. Onun için Fahrü kâinat âleyhi efdalüs salâtü vesselâm Efendimiz: «Bihim Tumtarûn bihim tünsarûn bihim turzakûn»buyurmuş:

- O Allah’ın veli kullarının bereketi­ne size rahmet yağdırır, onların yüzünden Allah size inâyet buyurur ve sizi rızıklandırır. Lâkin gizlidir, onların kendilerini izhar etmeleri mümkün değildir. Onlara izin yoktur.

─ Neden Efendimiz 1400 sene önce kıyametin geleceğini ve kıyametin alâmet­lerini, nişanlarını, bir bir; ‘bu da olacaktır, bu da ge­lecektir, bu da çıkacaktır’ diye saymıştır?

Peygamber (S.A.V.), Muhbir’in sâdık’tır, yani haberi doğrudur. Günden güne o pey­gamberimizin haber verdiği şeyler meydana çıkıyor. Şimdi bir veliyullah kendi velayet kuvvetini kullanır­sa, bu alâmetleri durdurur. Bir veliyullahın durdurmaya kuvveti var. Lakin onlar Peygamber-i zîşan dan hayâ eder. Milet;

- “Demek ki peygamberin haber verdiği şey­ler doğru çıkmıyor” Diyecek diye evliyalar durur. Yoksa bu âlem gibi sıra sı­ra yüz tane olsa, bir teveccühte ya hepsini dünyadan azleder atar, ya hepsini velâyet makamına oturtur.

Şimdi böyle kuvvet sahibi evliyalarda var. Eski evliyalardan Alâeddin-i Buharî
[1][2] Hazretleri, Şâh-ı Nakşibendî Hazretlerinin halifesiydi. Öyle der­miş,

- «Eğer şeyhim Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri teveccüh yaparsa, yeryüzünde ne kadar insan varsa hepsini velâyet makamına oturtturmaya kuvveti var­dır.»

Teveccüh kuvveti, velâyet sırrı; Tâ sen veli olun­caya kadar onun hakîkatini idrak edemezsin.


Not: Ş.Nazım kıbrısi Hz. sohbetlerinden

Hiç yorum yok: