4 Ocak 2010 Pazartesi

SOHBET DÜNYASI - 117 - SOHBETLERİN HİKMETİ.

Allah bizi affeylesin; Şah-ı Nakşibendi Hz.;

“İki davar sağacak kadar zaman olsa da sohbet size mekânet ve metânet kazandırır” Diyor.

Metânet olduğunuz makamda sizi sabit kılar, metânet sizin üzerinize gelecek olan zıdda karşı direnç, dayanma gücü verir. İsterse yılda bir, isterse ayda bir, isterse günde bir, her sohbette hazır olan kimse ne kadar hazır ise o kadar nasip olur.

Kalıbıyla hazır olup kalbi burada olmayanlar, burada bulunduğundan dolayı rütbe alır. Hazır olduğun kadar sana verilir. Lâkin sen rahmeti bırakıp başka şeyle meşgûl olduğunda o rahmetten mahrum kalırsın. Allah uyanıklık versin, uyanık olduğun vakitte alırsın.

Allah için içtima ettikten sonra o mecliste sen nasıl dursan da makbûl olur, her rahmetten nasip alırsın, çünkü burada kendini zapt etmende bir cihattan sayılır. Nefsimizi burada yarım saat veya bir saat zikirle fikirle mecbûri tutuyoruz. O kalkıp gitmek ister biz dur bakalım diyoruz. Böyle meclislerde en azından bunun faydası vardır ki azdan çoktan nefsine söz geçirebilmeye sana bir salâhiyet verilir. Tabî yüzde yüz alması kolay mesele değil, hiç bir kimse bir günde doktor olmaz, bir günde okur yazar olmaz, bir günde hâfız olmaz, bir günde usta olmaz lâkin zamanın çokluğunda öğrenir.

Kumaşı boyacı küpüne beyaz getirirsin, boyacı küpünden yeşil çıkar. Bizim işimiz boyacı küpü işi değil ki, insan bu. İnsan ağır ağır alışır. Cenâb-ı Allah isterse insanı bir geceden sabaha kadar halk eder; gece anası o çocuğa gebe kalır, sabahleyin o çocuğu doğurur. Bu Cenâb-ı Hak’ka güç değildir. Lâkin bu âlemde bir maksada ağır ağır yürümek vardır.

Bu bir imtihan ve iptilâ merkezidir. Onun için ağır ağır alışırsın, ağır ağır bırakırsın, ağır ağır büyürsün, ağır ağır küçülürsün. Ağır ağır öğrenirsin. Bu mecliste biz bir saatten fazla duruyoruz, o bir saat içerisinde sen nefsini mahkûm ediyorsan, emrine alabiliyorsun demektir. Nefsini emrine alamayan adamın son nefeste îmanını kurtarması çok zor olur.

Nefsini birdenbire kumanda edip emrinin altına alamazsın. Ama tedriç ile yavaş yavaş emrinin altına alabilirsin. Müezzini minârenin başında gördüğünde;

- Ey müezzin minârenin tepesine nasıl çıktın?

- Ayağımı vurdum burada bulundum!


Dese inanmayız çünkü merdiven basamak basamak çıkılır. Tayyâreyi yapanlar motorların mukâvemetini, süratini, hızını ve dayanıklılığını, içinde uçacağı havaya göre tâyin ederler. Çünkü gökyüzünde düz hava, orta fırtına şekli veya kasırgayla esen hava şekli olabilir. Hava şekillerine göre hesabı vardır ve tayyâre gene uçar. Bizim hareketimiz ki; biz Allah’a doğru hareket etmek istiyoruz, çünkü Cenâb-ı Hak;

“Ve îleyna türceûn” (Dönüşünüz banadır.) diyor.

Dönüşümüz mâdem ki Cenâb-ı Hakk’a olacaktır bizde ağır ağır tedârikte bulunup, Allah’a dönmeye hazırlık yapmalıyız. Söylediğimiz bir kaç söz bu maksat içindir. Elbette çevredekilerin mukâvemeti kuvvetlidir. Evdekilerin nefsinin karşı gelmesi kuvvetlidir. Sana yol verirken Evliyâullahın ona göre hesabı vardır. Bir makamdan bir makama çıkacağın vakitte nasıl geçeceğini, nasıl yükseleceğini, ne gibi bir yol takip edeceğini sohbet esnasında bize tâlim ederler, çünkü dönüşümüz Allah’a dır.

-
Allah’a nasıl dönülecektir?

Davul zurna çalarak değil, böyle bir şey kazandırmaz. Allah’a dönüşümüz mânevi yoldandır. Öldüğümüz gün zâhirle muamelemiz kesilir, şimdi içinde yaşadığımız zâhir hayatla bir âlâkamız kalmamıştır.

- Bundan ötede Allah’a nasıl yürüyeceğiz, Allah’a nasıl gideceğiz? Allah’ın huzurunda nasıl duracağız? Allah bize hitap ettiğinde nasıl cevap vereceğiz?

Çünkü Cenâb-ı Hak’kın hitâbı olacaktır, hitâbına karşılık nasıl hareket edeceğiz? Nasıl cevabımız olacak. Mahşer gününde akla fikre gelmedik işler olacaktır. Buradaki uğraştığımız ve verdiğimiz saatlerin hepsini versek gene tedârikimiz az olur. İşte bu zikir meclisi ve sohbet meclisi tedârikten sayılır. Kulu hazırlar, kul tedarikte bulunur. Kul, Cenâb-ı Hak kendisine hitap ettiğinde nasıl söyleyecek, nasıl duracak diye hareketlerini ona göre edep dairesinde tutar ve edep dairesinden çıkmayı istemez.

- Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna nasıl çıkacağız, yürüyerek mi koşturarak mı?

İnsan sevdiği insana kavuştuğu vakitte üzerine koşturur. Sevgisine ve hasretine göre onu gördüğü zaman yavaş yavaş yürümez, üstüne koşaraktan gider. Allah c.c.,

- Gel bana ey kulum!

Dediğinde kanatlarımız olsa da uçsak diyen kazanır. Günler geçiyor ve bir gün hasretimiz dinecektir. Büyük hasretimiz Allah’adır ve Resulü Ekreminedir ve Âshabı Kirâmınadır ve Evliyâsınadır.

- Hasret çekmeyen neyin tadını bulmaz?

Hasret çekmeyen, hasret çektiği kimseye kavuşmanın tadını bulmaz. Bizim Efendimiz s.a.v., hasretimiz ne kadarsa onunla buluştuğumuzda o kadar zevk bize hâsıl olacaktır. Cenâb-ı Allah’a karşı hasretimiz ne derecedeyse o kavuşmada da o kadar zevk hâsıl olur.

Biz Allah’ı bilen adamlar değiliz ki, Allah’ı bilen adamların hâli bizde yok, biz sûretayız yâni kopyacı. Sûreta muhabbet söyleriz, asıl muhabbet olsa...



HİKÂYE İLAHİ MUHABBET.

Mûsa Peygamber Tur dağına giderken bir Âbidin savmağasından geçiyormuş. Savmağa: evvel zaman âbidleri orada otururlar, ibâdet ve zühdü takva üzerine olurlardı. Ne âile derdi, ne çoluk çocuk derdi, hiçbir şeye bakmazlar, Allah ile olurlardı.

Mûsa Peygamberin görüp geçtiği âbid, yalnız başına Allah’ı gözeten adam, tecellî ne zaman olacak, geçerken kapsın diye Mûsa Peygambere demiş ki;

- Rabbin Celle ve âlâyla sen kelâm söyleştikten sonra, benim için ilâhi muhabbetinden bir kıtta, hardal tanesi kadar bir şey yollasın, muhabbetine âşıkım! Demiş.

Musa Peygamber o risâleti Cenâb-ı Hak’kın huzurunda takdim etti;

- Kullarından filân kimse bir kıtta(küçük bir tane.), muhabbet istiyor Yâ Allah.

- Verdim Yâ Musa. Demiş.

Musa Peygamber geldiği yere geri dönünce bakıp, çağırdı;

- Ey filân kimse nerdesin? Çıksana meydana sana müjde veriyorum!

Bağırdı, çağırdı kimse yok, kapıyı açmış bakmış ki yer ikiye ayrılmış, o içerisine düşmüş, gözleri ateş gibi nefes kesiyor, yukarıya bakıyor. Mûsa a.s.;

- Ona Cenâb-ı Hak’tan müjde getiriyordum..!

Cenâb-ı Allah;

- Onun istediğinin bir zerresini yolladım, eğer onun istediği kadar ben gönderirsem dünya yanardı.

Allah’ın muhabbetinden dünya çatır çatır çıra gibi yanar. İlâhi muhabbetin, aşkın, zevkin, lezzetin içerisinde gark oldu gitti o. O bizden geçti. Ondan tatlı bir şey yok ki. Tasavvur bile edemezsin. O lezzeti târif etmek, hayâl gücünün ötesindedir. Biz burada saman çiğneyen adamlarız. Dünyada lezzet ararız. Dünyada lezzet yok ama bize göre çok lezzet var. İşte o ilâhi muhabbet bizim kalbimize düştüğü zaman biz Allah’a mensup oluruz. Biz bizim olmaktan çıkarız. Bizde bizim irade diye bir şey kalmaz. O’nun bizi sevk ettiği yere artık gideriz.




Not; Ş.Nazım Kıbrısi Hz. sohbetlerinden.

Hiç yorum yok: